Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Türk-İş Başkanı, toplu sözleşmeye neden imza attığını açıkladı
Yeniasya:
Adalet reformunu getirin destekleyelim
Aydınlık:
Akçakaleye yerleşen Suriye'liler ABD ile mutabakata güvenmiyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Şükran Soner, 17 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Toplusözleşme masası pazarlık haberlerinin dayanılmaz hafifliği”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Dikkatinizi çekerim, gerek kamu işçileri, gerekse kamu memurları için toplusözleşme masası pazarlıkları, 18. kuruluş yılı kutlamaları ile çakışan AKP iktidarları döneminde, ilk kez medyanın ana haberleri içinde, tartışmaların odağında, gündeminde. Suriye üzerinden Amerikan’nın başrol aldığı savaş tamtamlarının estirilmesinin, Türkiye’ye dönük yaşamsal ağırlığı olmasa, aileleri ile birlikte milyonların yaşam koşullarını bir sonraki sözleşme dönemine kadar kilitleyecek toplusözleşmelerin sonuçlarına ilişkin toplumsal tepkiler çok daha boyutlu, sokaklara taşmış olarak yaşanacak.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
...***
Neden 18 yıl sonra, ancak şimdi mi? Kamu gücü, kaynakları, erki üzerinde, 2002’den günümüze iktidarları yandaşlığı, kayırmacılık, saadet zincirinin, kendi iç kaosuyla, içinden kırılmasıyla olabilir mi?Birkaç gün öncesinin kamu işçi sendikaları için oturulmuş sözleşme masası pazarlıkları gelişmelerinden deneyimli kamuoyu, sonrası gelişmeleri nasıl yorumlar, sonrası gelişmeler nasıl evrilir? Haber açıklanmadan yazımın başlığına koyduğum cümleyle, elbette kamu işçi ve memur sendikalarını, konfederasyon başkanlarını da, hele de işçilerin haklarını hafife almak gibi, bir kastımın olamayacağı, işçi hakları savaşımı, kazanımlarında 53 yılını geride bırakmış, bir profesyonel gazeteci ve amatör sendikacı yöneticiliği kimliğimi bilenlerce bilinir.
Öncelikli kamu memurları adına Memur- Sen’in yetkili sendika olarak oturduğu masanın daha önceki kimi yazılarımda da anlatmaya çalıştığım konumundan bazı anımsatmalar yapmak zorundayım.. Başkan Erdoğan, İstanbul yerel seçimlerine dönük son sert çıkışlarından birini, raslantısal İstanbul Belediye Başkanlığı’nın zorla yinelenen seçimleri kampanyasıyla çakışan genel kurulunda yaptığını unutmadan. 2016 yılında Erdoğan Başkanlığı’nın iradesi ile kamuda çalışan memurlar için sözleşme masasına oturma hakkının tanındığını da anımsayalım. Türkiye, altına imza attığı ILO sözleşmesindeki kamu çalışanlarının sendikalaşma, sözleşme haklarını tanımadan, özel bir düzenleme ile sözleşme masası düzenini getirmişti. Elbette kamu memurlarının gerçek bir sözleşme masası hakları söz konusu değildi. Çoğunluk yetkili sendika ile masaya oturulacak, sözleşme imzalanamazsa sonunda hakeme, hukuk diliyle tahkim sistemine postalanacaktı. Memur-Sen masada uzlaşamazsa “makul değil malul” tezinde direnirse, sözleşmesi imzalanamadan 20 Ağustos’ta tahkime gidecek. Erdoğal Liderliği, yeni sözleşme zammı için birçok aylık daha zaman kazanacak. Yeri gelmişken Erdoğan Liderliği sonrası kamu memurlarının siyasi erkin iradesiyle kadrolaştırılmaları sayesinde, yargı başta tüm kamu işletmeleri, memurları için nerede ise tek tek partizanca yeni kadrolaşmalar furyası gündeme geldikten sonrasında, önce Gülen Cemaati sonrasında elbette Erdoğan belirleyiciliğinde iradenin nasıl baskın çıktığını bilmeyen var mı? Erdoğan Liderliğinde 2016 yılında 956 bin üyesi ile çoğunluk sendikası olarak masaya oturan Memur-Sen’in üç yıl sonra bugünkü sözleşme masasına otururken üye sayısı 1 milyon 19 bin 853’e yükselmiş. Soldan bir zamanlar en güçlü muhalif sendika KESK’in ise tasviyelerle üye sayısı 137 bin 606’ya düşmüş.
...***
Emin Çölaşan, 17 Ağustos tarihli Sözcü gazetesinde, “İşsizlik faciası”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye'de üzerinde hiç durulmayan, hatta Saray yönetimi ve iktidar partisi tarafından sürekli gözden kaçırılmak istenen çok acı bir gerçek var. İşsizlik faciası. Evet, Saray-iktidar ikilisinin üzerinde hiç durmak istemediği, gündeme getirmekten ısrarla kaçındığı en önemli sorunlardan biri. Bu konuda sorulan sorulara asla yanıt veremezler… Nereye gitsem, kimi görsem aynı ricalarla karşılaşıyorum: – Abi benim oğlan üniversite bitirdi ama işsiz. Şuna bir iş bulabilsek… – Kızım evli, iki çocuk anası. Sizin eliniz kolunuz uzundur, sözünüz geçer. Ne olur belediyede falan yardımcı olun. – Emekliyim, şu halimle elalemin taksisinde günde 12 saat şoförlük yapıyorum. Bir büyüklük yapsanız da…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu işsizlik olayı hem ülkemizin, hem de milyonlarca insanımızın bir numaralı baş belası oldu. TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından açıklanan son rakamlar korkunç. Rakamlar yine alarm veriyor: İşsiz sayısı bir yılda bir milyon 102 bin kişi daha arttı. Resmi işsiz sayısı dört milyon 527 bin kişi. Geniş tanımlı işsiz sayısı altı milyon 890 bin kişi. Genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 23. Son bir yıl içerisinde 869 bin kişi işinden oldu. Orada, Saray'da yaşayan bir Cumhurbaşkanı var. Saray'a bağlı, binlerce kişiden oluşan kamu görevlileri var. Hükümet var, bakanlar var. Siz onlardan herhangi birinin bu ciddi soruna değindiğini, çözüm önerilerini masaya yatırdığını hiç duydunuz mu? Elbette ki duymadınız. Gençler, yaşlılar, kadın erkek herkes, üniversite bitiren gençler dahil iş ararken Saray yönetimi sessiz! Ama söyleyin, şu acı tabloyu görmezden gelmek, üzerini çizmek, ne zamana kadar mümkün olacak?
…***
Remzi Özdemir, 17 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Algıyla nereye kadar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye son 3 yıldır ciddi bir kriz yaşamakta. Öyle ki, krizi her kesim iliklerine kadar hissediyor ve acısını hissediyor. Binlerce şirket konkordato ilan etti, bazıları iflas etti, bazıları ise iflas durumunda olmasına rağmen banka kredilerinin yüzdürülmesi nedeniyle sürünüp gidiyor. Kriz vatandaşın yaşam kalitesini düşürdü. Enflasyon adeta can yakıyor. Kısacası 80 milyonluk ülke cayır cayır yanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Görünen durumun böyle olmasına rağmen iktidar krizi hep inkâr etti. Krizi dış güçlerin saldırısı olarak gösterip çok güçlü olduğumuzu açıkladı. Havada uçuşan ekonomi paketleri ve kamu bankalarının bol keseden dağıttığı krediler hep "bakın ne kadar güçlüyüz" imajı içindi.
Özetle şunu söyleyebiliriz: İktidar çözüm getiremediği tarihimizin en büyük ve en ciddi ekonomik krizini algı operasyonu ile yönetmeye çalışıyor.
Elindeki 3 kamu bankası ile bol keseden kredi dağıtıyor.
Bunun için de elindeki basını kullanıyor. Artık algı da para etmiyor. Çünkü bu operasyon karın doyurmuyor. Bayram öncesi dolarda büyük gevşeme oldu. 5.450 TL'ye kadar düştü. Doların 5 liraya kadar gevşeyebileceğine yönelik haberler yapıldı.
Hatta bazı haberlere göre vatandaşın bankada tuttuğu 200 milyar dolara yakın mevduatının çözülmeye başladığı iddia edildi. İddiaya göre, vatandaş artık dolardan çıkıyordu.
Gelen verilere bakınca vatandaşın dolar satmadığı hatta düşen her fiyattan biraz daha aldığı ortaya çıktı. Nitekim biz 4 günlük bayram tatili yaparken yurtdışı piyasadaki gelişmeler doların sert bir şekilde yükselmesine neden oldu.
Hani her şey iyiye gidiyordu? Hani ekonomik tedbirler çare olmuştu? Dünyanın öbür ucundaki bir ülkedeki gelişmelerden bu kadar kolay ve fazla etkilenen ekonomi ne kadar güçlü?
Türkiye'nin en önemli sorunu inkâr politikasıdır. İktidarın inkâr politikası krizin daha uzun yıllar devam etmesine neden olacaktır.
Devlet yönetimi de aile gibidir. Eğer aile reisi baba ailesine gerçekleri açıklayıp, "sıkıntıdayız ona göre yaşamalıyız" demez ise aile bireyleri tasarruf etmez kötü günlere hazırlık yapmaz.
İşte iktidar inkâr politikasıyla her şey güllük gülistanlık gösterip daha da batmamıza neden oldu. Bizi yönetenlerin bir başka sorunu gururadır. Türk ekonomisi alev alev yanıyor halen gerçeği kabullenmiyor. Evet hata yaptık biz ülkeyi iyi yönetemedik, ülkenin kaynaklarını kötü kullandık diye öz eleştiri yapmıyor. Sürekli sorunun başkalarından kaynaklandığını mızmız çocuklar gibi tekrarlayıp duruyor.
Gelelim neden böyle olduk sorusuna: Türkiye'nin en önemli sorunlarının temeli liyakatin olmamasıdır.
Ekonomi işi bilgi ve tecrübe işidir. Bankalar büyük ve ticari şubelerine daha tecrübeli insanları yönetici olarak koyarlar. Çünkü onlar kriz görmüş nereden ne çıkacağını bilen insanlardır. İktidar ise liyakatten çok biatı tercih etmiştir.