Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Soylu: Kayyım kararı siyasi değil
Yeniasya:
BM'den Yemen uyarısı
Yenişafak:
orman yangını kontrol altına alındı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mustafa Balbay, 20 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Seçimle gelen kayyımla gider!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Uzun bayram tatilinin ardından Türkiye gündemi, görevden alınan belediye başkanları ile başladı. 31 Mart seçimlerinde Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) derin incelemelerinden geçerek aday olan, seçimi kazandıktan sonra yine YSK’nin yüksek istişarelerinden sonra mazbatasını alarak göreve başlayan Diyarbakır Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı, Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk, Van Belediye Başkanı Bedia Özgökçe Ertan görevlerinden alındı. Yerlerine Diyarbakır Valisi Hasan Basri Güzeloğlu, Mardin Valisi Mustafa Yaman, Van Valisi Mehmet Emin Bilmez kayyım olarak atandı. Bu tablo yaz boyunca konuşulan, “Sonbaharda siyaset çok ısınacak” yorumlarına haklılık kazandırıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
En çarpıcı olanı Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk’ün durumu. Türk, 2016 sürecinde de görevinden alınmış, yerine o dönem de yine Mardin Valiliği’ne yeni atanan Mustafa Yaman getirilmişti. Mustafa Yaman’ın bir vali olarak siyasi faaliyetlerini Türkiye kamuoyu, Tunceli Valiliği’nden beri tanıyor. 10 yıl önce de seçimlerden önce kar yağarken soğutucu dağıtmış, tarafsız bir şekilde AKP’ye oy istemişti. Yaman, 31 Mart seçimlerine dek Mardin Belediye Başkanlığı’nı da kayyım olarak yürütüyordu. Bu zaman diliminde Ahmet Türk hapis yattı, çıktı. Yeniden seçim gündeme gelince yeniden aday oldu. AKP yöneticileri, buna itiraz edip YSK’ye başvurdu. YSK uzun uzun inceledi, “Aday olabilir” dedi. Seçildi, göreve başladı. Beş ay geçmeden alındı. Bırakın dünyayı, bırakın Türkiye kamuoyunu bunu Mardinlilere nasıl anlatacaksınız? Böylesi durumlarda, usul esastan önce gelir. Hukuki deyimle, usul esasın kapısıdır. Eğer bu belediye başkanları, İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasındaki suçları işledi ise bunu ortaya çıkarıp, gereğini yapacak makam yargıdır. Açıklamada belirtilen konuların çoğu soruşturma aşamasında. Belki de kovuşturmaya, dava sürecine geçemeyecek. Zira bunun geçmişte pek çok örneği var.Ne yazık ki terörle mücadeleye de hizmet etmeyecek, halkın vicdanında kabul görmeyecek bir usulle adım atıldı.
İstanbul seçiminin yenilenmesiyle ortaya çıkan tablonun ardından AKP’nin bir daha kayyım yöntemine başvurmayacağı beklentisi vardı. Erdoğan, kayyım olasılığını 31 Mart’tan önce de dile getirmişti, ama 23 Haziran’dan sonra bunun rafa kalkması “aklın yolu” olarak bekleniyordu. Söz konusu kararla, AKP içinde dile getirilen “Kürtlerin gönlünü kazanma” gündemden düşmüş görünüyor. Ya da “büyük gözdağı” vererek yeni bir süreci zorlamak istiyorlar. Yukarıdaki maddeye paralel olarak Güneydoğu’da demokrasiye, devletin hukuki işleyişine olan inanç da büyük ölçüde zayıfladı. Başta Van olmak üzere bölgede iktidar sisteminden beslenenler dışında Ankara’yla diyalog ortamı büyük ölçüde azaldı. Öcalan’ın Kürtler üzerindeki gücüyle çok sık oynayan iktidar, son attığı adımların sonuçlarını nasıl öngördü? Bunu şu aşamada bilemiyoruz. 23 Haziran İstanbul seçiminden önce Öcalan’ı mektupla siyasete soktular. Sonuç alamayınca, intikam mı alıyorlar, sorusu öne çıkıyor.
…***
Akif Beki, 20 Ağustos tarihli Karar gazetesinde, “Kayyum kazanacaktıysa neydi o sandık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İktidarın seçim vaadiydi, kazansalar bile HDP'lilere başkanlık yaptırılmayacak, hatta ertesi gün görevden alınacaklardı.
Sormaktan dilimizde tüy bitti... Seçilmeleri yasaksa seçime nasıl girebiliyorlar? Yasal bir engel varsa YSK adaylıklarına nasıl onay veriyor? 'İstersen seçebilirsin' diye seçmene sunup ama yanlışı seçerse saymayacağını söylemek milli iradeyi tanımazdan gelmek değil mi? Suçsa seçmene tuzak kurmak gibi olmuyor mu? Hani sandıkla gelen sandıkla gidecekti, hani demokrasilerde millet ne derse o olurdu, hani sandıkla inatlaşılmaz milletin tercihleriyle zıtlaşılmazdı dedik durduk fakat nafile!...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Dediği dedik, sözünden dönmedi iktidar, o seçim vaadi 4 ay gecikmeyle hayata geçirildi. Madem Diyarbakır, Mardin ve Van büyükşehir belediye başkanları görevden alınacak, yerlerine kayyum atanacaktı, ta en baştan belliydi... Niye kuruldu o sandıklar, pusulaya adları basılıp göstermelik olarak mı halkın önüne kondu?
'Seçim meydanlarında söylenen seçim meydanlarında kalır, sandıkla harbiden kavgaya tutuşacak değiller ya' diye umutlanacak bile olduk geciktirilince.
Ama unutmadı, dediğini yaptı iktidar. Yeni bir durum mu ortaya çıktı, hayır. Terör orgütüyle iltisak ve destek suçlamasıyla haklarında açılan idari, adli soruşurmalar gerekçe gösteriliyor. Belediye kaynaklarını terör orgütüne peşkeş çekiyor, teröristlere iş ve imkan sağlıyorlarmış. Bu kaynak transferi ve kötüye kullanıma son vermek için geldiklerini söylüyor atanan kayyumlar.
Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk, 2016'da da benzer iddialarla görevden alınmadı mı? 31 Mart'ta tekrar aday olabildiğine göre demek ki iddialar, üç yılda bir yargı kararına dönüşmedi. Hakkında kesinleşmiş ve adaylığına mani bir mahkeme kararı çıksa seçime sokulur muydu? Geçici tedbir olarak, soruşturma ve kovuşturmaların selameti için alınıyor, yerlerine il valileri vekaleten oturtuluyorsa... Önceki geçici kayyum tedbirleri ne kadar geçici oldu, nasıl sonuçlandı; açılan dava ve soruşturmaların akıbeti ne oldu diye hatırlatmazlar mı peki! 'Seçime girmek serbest ama kazanmak idari kararla yasak' gibi bir absürtlüğü konuşuyor olur muyduk; iddiaların somut dayanağı vardıysa ve mahkemede kanıtlanabiliyorduysa?
Yine yargı kararı aranmıyor, yine idari tasarruftan başka elde avuçta yok bir şey... Cumhurbaşkanı Erdoğan, HDP adayları konsunda lafı dolandırmadan seçmeni uyarmıştı. “Benim vatandaşım bunları geri almana fırsat veriyorsa, belediyelerin imkanlarını Kandil’e gönderecek veya teröre kullanacak olursanız, hiç beklemeden yine kayyumları atarız” demişti.
Terör elebaşılarına istediklerini vererek onları sevindirmiş, propagandalarını körüklemiş olmuyor muyuz diye bile sorgulanmıyor hala.Her siyasi tercihin baş üstünde yeri vardı ama 'yanlış’ta ısrar eden seçmeni cezalandırmak da var mıydı demokrasinin fıtratında?
…***
Faruk Çakır, 20 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Seçim, sandık, netice”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ülkemizde sağlam işleyen bir adalet sistemi olsaydı muhtemelen bugün yaşanan tartışmalar yaşanmazdı. Seçim, sandık ve buradan çıkan neticeler üzerine Türkiye’de uzun süre tartışmalar yapılmıştır.‘Tek parti’li ve ‘çok parti’li dönemlerindeki fark bu tartışmaların en belirgin noktalarını oluşturur. Türkiye’de çok partinin katıldığı ilk seçim 21 Temmuz 1946’da yapılan Türkiye milletvekili genel seçimleridir. 5 Haziran 1946’da Milletvekili Seçim Kanunu değiştirilmiş ve Cumhuriyet tarihinde ilk defa tek dereceli seçim esasına göre seçim gerçekleştirilmiştir. Kayıtlara göre bu seçimde Cumhuriyet Halk Partisi 395, Demokrat Parti 64 ve Bağımsızlar 6 milletvekilliği kazanmış.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye’deki siyasi hayat hakikaten çok çalkantılı bir şekilde ilerliyor. Değişik tarihlerde değişik ittifaklar kurulup bozuluyor. Mesela ‘çözüm süreci’nde bu ittifakların envai çeşidine kamuoyu şahit olmuştu.
31 Mart 2019 seçimleri öncesinde bazı belediye başkanları görevden alınmış ve yerlerine ‘kayyum’ tayin edilmişti. 31 Mart 2019 seçim neticeleri gösterdi ki ‘kayyum’ tayini seçime katılanların fikirlerini değiştirmiyor. Yapılan seçimlerde bir önceki seçim tablosuna benzeyen sonuçlar ortaya çıkmıştı. 19 Ağustos 2019’da alınan benzer bir kararla 3 belediyeye yeniden ‘kayyum’ tayin edildi. Ortada bir problem olduğu görülüyor ama bu problemin ‘kayyum’ tayin edilerek çözülmesine imkan var mı? Daha önce yapılan bu uygulama netice vermediğine göre benzer adımları atmak isabetli olabilir mi?
Mesele elbette çetrefillidir. İşin hem hukuki hem de sosyal ve siyasi sebepleri ve neticeleri vardır. Bu bakımdan aklı selim ile düşünerek iş yapmak doğru olur. Değişik siyasi görüşlere mensup siyasetçi ve hukukçular uygulamanın doğru olmadığına işaret ediyorlar. Elbette bu kararları alkışlayanlar da vardır ama bu alkışlar neticeyi değiştirebilir mi? Maksat var olan problemi çözmek ise yolu bu mudur? Hislerle değil akılla, uzun dönemli düşünerek ve tabii ki adaletle adım atmak gerekir.