Ağustos 25, 2019 08:27 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yeniçağ: Milli eğitimde büyük skandal

Yeniasya:

Fransa'da göstericiler G7 zirvesini protesto ediyor

Star:

PKK'ya ağır dsarbe

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Işık Kansu, 24 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Sendikalar Suçlanınca...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ayarsız eleştiri, suçlama, işçi haklarına zarar verecek boyutlara ulaşmak üzere... Türk-İş Başkanı’nın ağzından çıkan bir sözcük üzerinden sendikalara, sendikacılığa ve sendikacılara saldırmak; sonuçta 12 Eylül askeri cuntası ile kurumlaştırılan küresel neoliberal zorbalıktan bu yana giderek küçültülen, budanan emeğin haklarını ve örgütlü gücünü tümüyle yok etmek isteyenler için ballı börek bir ikramdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Kimi sendikacıların aldıkları maaşların yüksekliği ve kullandıkları otomobillerin modelleri eleştiriliyor. İlkelerinden uzaklaşmış, soysuzlaşmış sendikacılık, iktidara yamanan iliştirilmiş sendikacılık, sarı sendikacılık hep vardı, bugün de varlığını sürdürüyor. Saray’daki rol model, toplumun tüm kılcal damarlarına değin nasıl yayılıyorsa, sendikacılık da bundan payını alıyor, daha da yozlaşıyor, bencilleşiyor, derebeyce düzenin bir dişlisine dönüşüyor. Bu dişliden yola çıkılarak yapılan üstünkörü eleştiriler, kurumsal bir kapsayıcılık kazandığında yıkıcı bir etki bırakıyor: “Sendikalar işçiyi satar!” Sonuç: İşçilerin sendikalara üye olmalarında bir yararları yoktur, hatta zararlı çıkabilirler! İstenen bu mu? İstenen buysa, AKP iktidara geldiğinden beri bunu yaptı zaten. Emeğin haklarını budarken sadaka kültürünü körükledi. Eldeki tüm kamusal değerleri satarak buralardaki sendikal örgütlenmeyi darmadağın etti. Yandaş sendikacılığı körükledi. Taşeronluğu yaygınlaştırarak kölelik düzenini geri getirdi. Tartışılmakta olan son zam olayına gelince... İşçilere haklarını vermekten asıl kaçınanın kim olduğundan uzaklaşılması, yalnızca sendikalara yüklenilmesi çok dikkat çekicidir. Burada sorulması gereken soru bellidir: Saray iktidarı, işçilere yüzde 10, yüzde 20 zam verdi de, sendikalar mı yüzde 8’e düşürdüler?

...***

Kazım Güleçyüz, 24 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Sıkı çalışan” Meclis bu mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yeni yönetim sisteminde TBMM’nin fonksiyonu ve performansı üzerine tartışmalar düşük profilde de olsa devam ettiği günlerde, Yeni Şafak’ta “Başkanlık sisteminde Meclis sıkı çalıştı” başlıklı bir haber yayınlandı. Habere göre bu yasama döneminde Meclis Başkanlığına verilen kanun tekliflerinin sayısı 3 katın üzerinde artışla 2081’e çıkmış.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Geçen dönemdeki sayı 651’de kalmış. Peki, tekliflerin kaçı kanunlaşmış? 2081 tekliften sadece 42’si. Peki, diğerleri? Aynı haberde Meclis Başkanlığına 16.352 yazılı soru önergesi sunulduğu bilgisi de var. Ama kaçı cevaplanmış; belirtilmiyor. Bu bilgi bizim daha önce çıkan bir yazımızda şöyle yer almıştı: “Bu dönemde TBMM Başkanlığına sunulan 14.408 yazılı soru önergesinin yalnızca 821’i süresinde cevaplandı ve oran yüzde 5.69’a geriledi.” (20.7.19)

Yeni Şafak’ın haberindeki fark, önerge sayısının yaklaşık 2000 daha artmış olması. Cevaplarda artış var mı, bilmiyoruz.

Aynı gazetenin haberinde yer verilen bir başka bilgi de, Mecliste grubu bulunan siyasî partiler tarafından 1739 araştırma önergesinin verilmiş olduğu. Ama bunların kaçının kabul  edildiği yine belirtilmiyor. (29.7.19) Bu konuyu da “Meclis araştırmaları da engellenince...” yazımızda işlemiştik. (23.7.19)

İşte böyle bir haber bütün eksikleriyle birlikte “Meclis sıkı çalıştı” başlığıyla veriliyor. Gelen 2081 kanun teklifinin 2039’unu kadük bırakan, yazılı soru önergelerinin ezici çoğunluğunun cevapsız kaldığı, araştırma önergelerinin de yine çok büyük ekseriyetinin iktidar oylarıyla reddedildiği bir Meclis...

“Sıkı çalışan” Meclis bu mu?!! Çıkan az sayıdaki kanunun gerek içerik, gerek yasa tekniği açısından “kalite”si de başlı başına üzerinde durulması gereken ayrı bir bahis. Hele torba kanunlara bakılınca... AKP icadı olan ve birbiriyle ilgisiz çok sayıda maddenin aynı heybeye sıkıştırıldığı, komisyonlarda da, Genel Kurulda da yeterince görülüşüp tartışılmadan ve olgunlaştırılmadan çıkarılan torba kanunlar için defalarca “Bu son, bir daha olmayacak” denilmiş olmasına rağmen, bu söz de yerine getirilmedi. Tablo meydanda. Ayinesi iştir Meclisin, lâfa bakılmaz. Başka söze hâcet var mı?

…***

Cahit Armağan Dilek, 24 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Türkiye için Suriye'de yolun sonu...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye dış politikada kontrolü ve inisiyatifi iyice kaybetmiş gözüküyor. Bunun en somut örneği Suriye'de yaşanıyor. Ama önce bir kısa fikri takip yapalım. Türkiye aylardır S-400 ve F-35 kriziyle ve gelecek Amerikan yaptırımlarıyla yattı kalktı ama 12 Temmuz'da S-400'lerin ilk parçaları Türkiye'ye geldikten sonra konu nedense bıçak gibi kesildi. Sanki hiç yaşanmamış gibi. Tabi bu Türk tarafı için geçerli.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Cumhurbaşkanı'nın Nisan 2020'de aktive edebiliriz sözü başka alanlarda ABD ile ilişkilerde elde edeceklerine göre aktivasyonunu değerlendireceği anlaşılıyor.

Bu haliyle Türkiye S-400 konusunda duruma göre geri adım atabileceği sinyali verirken ABD ilk günden buyana söylediklerini harfiyen yerine getiriyor.

Türk personelin eğitimleri kesildi, F-35 parça transferleri durduruldu, ABD'de Türkiye'ye teslim edilen F-35'ler yerinde kaldı, Türkiye F-35 proje toplantılarına davet edilmiyor, Pentagon Türkiye'nin F-35 projesindeki katılımını askıya aldı, Türkiye F-35 projesi üretim saykılından çıkarıldı.

Ve ABD yeni bir hamle yaptı. S-400 alırsanız Patriot füzesi satmayız demişlerdi ve öyle de yaptılar. Patriot satış tekliflerini resmen geri çektiler.

Trump Türkiye'ye yaptırım uygulamaz diyenlere söyleyelim. Bu bal gibi yaptırımdır.

Türkiye'nin hem F-35 projesindeki katılımı durdu, hem Patriot alımında yaptırıma maruz kaldı hem de S-400 aktivasyonu belirsizleşti ama ibre ABD lehinde kaldı. 

Ama Çavuşoğlu'na göre Türkiye F35 projesinden çıkarılmadı! Bu bir dış politika okuması değil bir düş politikasıdır.

Halen Trump'ın 20 mil derinlikli güvenli bölge sözü var diyen Çavuşoğlu ve diğer iktidar temsilcileri ABD ile mutabık kalınan güvenli mutabakatını uygulamakta kararlı.

Halbuki ortaya çıkan ilk fotoğraf  Türkiye-Suriye sınırının Suriye tarafında 5-6 km bazı yerlerde 9 km derinlikte tampon bölge kurulduğunu gösteriyor.

Kurulan güvenli bölge tampon bölgenin güneyinde PYD/YPG'yi koruma kollama bölgesinden farklı bir şey değil.

Müşterek harekat merkezi tesisi kararı açıklandığı gün ABD tek taraflı bir Türk operasyonunun olmayacağını büyük ölçüde garantiye almıştır diye söylemiştik.

Türkiye şu sorunun yanıtını vermeli: Suriye toprağı İdlib'e Suriye ordusunun girmesi neden istenmiyor?

Türkiye'nin Suriye'de ABD ve Rusya'yı aynı anda memnun ederek ya da birbirlerine karşı koz olarak kullanma politikası iflas etmiştir.

Türkiye sahada maalesef ABD ve Rus inisiyatifinde attığı adımlarla elde ettiği kazanımları kaybetmeye başlamış, adımlar geriye doğru atılıyor.

Bunun sonucunda, Türkiye'nin Fırat doğusuna hiç adım atamaması daha da kötüsü güvenli bölgenin Türkiye'nin sözde Kürt sorunuyla ilişkilendirilmesi ve Fırat batısında operasyon yaparak kontrol altına aldığı bölgelerden de çıkmak zorunda kalması söz konusu. Bu çıkışın başlangıç yeri de İdlib olacak gibi gözüküyor. Adeta Türkiye için Suriye'de yolun sonu.

Türkiye Suriye'de oyunu bozmak için hiç kimsenin özellikle ABD'nin beklemediği ve istemediği hamleyi yapmalı ve Şam yönetimiyle doğrudan ilişki kurmalı. Fırat'ın batısında kontrol ettiği alanları da belli bir takvim içinde Şam yönetimine devrederek Fırat'ın doğusunda da ABD'nin bölgeyi terk etmesi bağlamında baskı oluşturmanın önünü açmalı.