Ağustos 26, 2019 08:19 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Eski MİT Müsteşar Yardımcısı: Davutoğlu açıklamalı

Yenişafak:

İhale yok mal yok fatura yok

Milli gazete:

Tarih belli oldu! Babacan yeni partiyi açıklayacak

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Esfender Korkmaz, 25 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Büyüme ve cari açık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bu sene Ocak-Haziran ilk 6 aylık dönemde, cari açık 3 milyar 259 milyon dolara geriledi. Geçen senenin aynı 6 ayında 31 milyar 49 milyon dolar olmuştu.Üretimde ithal aramalı ve hammadde oranının yüksek olması nedeniyle , büyüme cari açık yarattı. Eğer üretimde yerli girdi payı yüksek olsaydı, aynı zamanda kota getirerek Çin'den incik-boncuk ve naylon ithalat etmeseydik, 2003-2018 yılları arasında 575 milyar 521 milyon dolar cari açık vermemiş olacaktık. Bunun yolu da çok kolaydı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bir; Dalgalı kur politikası yerine kontrollü kur politikası uygulayacaktık.

İki;  Çin'den gelen ve benzer gereksiz tüketim mallarına kota uygulayacaktık.

Üç; Bütün teşvikleri içeride aramalı ve hammadde üretimine yöneltecektik.  

Piyasa ekonomisi, devletin spekülatif sermayeye ve başıbozuk piyasaya izin vermesi demek değildir.

Üç çeyrektir  üretim gerilediği için, kullanılan ithal aramalı ve hammadde oranı da azaldı. Bu nedenle geçen sene ilk 6 ayda 93,2 milyar dolar olan aramalı ithalatı bu sene 77.6 milyar dolara geriledi. Ne var ki toplam ithalat içinde aramallarının oranı azalmadı ve yüzde 78.8  oldu.

Tekrar etmek gerekirse, büyüme olduğu dönemlerde ara mallarını içeride üretmiş olsaydık bu cari açık oluşmazdı.

Şimdi Kur artışından dolayı ithal tüketim malları daha pahalı geldiği, ayrıca GSYH küçülme olduğu ve gelirler azaldı, toplam talep daraldı ve sonuçta tüketim malları ithalatı da azaldı. 2018 ilk 6 ayında 13.5 milyar dolar olan tüketim malı ithalatı bu sene aynı dönemde 8.6 milyar dolara geriledi.

Normal koşullarda kur artışı ithal aramalı fiyatlarını artırdığı için yerine içeride aramalı üretiminin artması gerekirdi. Ne var ki hukuki altyapı ve güven sorunu olduğu için fiilen kimse yatırım yapmadı. 

Ekonomide küçülme olmasaydı, büyüme devam etseydi, TL'nin aşırı değer kazanmasından dolayı tüketim malı ithalatında bir miktar düşme olurdu, ancak yerli ikame üretim olmadığı için ithal girdi fazla azalmazdı. Zira oligopol piyasa yapısı nedeniyle üretici ithalat nedeniyle maliyetleri artsa da bunu perakendeye yansıtabiliyor. Bunu yaşadık ve gördük…Geçen sene Yi-ÜFE artışı TÜFE'yi de artırdı.

Bu şartlarda büyüme olursa, üretimde dışa bağımlı yapı değişmediği için cari açık tekrar artacaktır.

...***

Faruk Çakır, 25 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Cinayet, cinayettir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye yine bir kadın cinayetiyle sarsıldı.Acaba bu cinayete ‘kadın cinayeti’ olarak mı bakmak lâzım yoksa bizatihi ‘cinayet’ olarak mı? İsimler, şehirler ve bahaneler değişse de ortada insanlığın katledildiği bir vahşet, bir hadise var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Kırıkkale’de işlenen cinayetin vicdanları yaralaması, ağır yaralı annenin “Ölmek istemiyorum” ve gözleri önünde annesi bıçaklanan kızının “Anne ölme” dediği videonun sosyal medyada bir anda yayılması oldu.  Hakikaten büyük bir acı, hakikaten büyük bir dram. Hadisenin devamında sosyal medyada yapılan  tartışmalar ya da siyasetçilerin açıklamaları acaba bu ve benzeri insanlığın katledildiği cinayetleri ne ölçüde önleyebilecek? Adaletin hızlı ve âdil bir şekilde işlemediği çeşitli defalar görülmüştü. Bu defa farklı bir netice çıkar mı?

Ne olursa olsun bu mesele hafife alınabilecek, ötelenebilecek, ertelenebilecek bir mesele değildir. Türkiye’yi idare edenler uzun dönemli düşünerek bu ve benzeri çirkin cinayetleri sona erdirecek adımlar atmalı. Bu meselenin kolay bir mesele olmadığını, belki yüz, belki ‘bin düşünen adam’ın taşın altına elini koyması gerektiğini görmek durumundayız. Bu cinayetlerin en nihayetinde bir netice olduğunu görmeden acaba kalıcı çareler üretilebilir mi? Mutlaka hukukî tedbirler alınmalı, ama bu tedbirler sosyal çalışmalarla ve tabiî ki eğitimle desteklenmeden netice verir mi? 

Her şeyi baştan düşünmek durumundayız. Konuşulan dilden, okul kitaplarından, televizyon ve medyanın tavrından, dizilerden, filmlerden velhasıl her noktadan hadisenin iyi incelenmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Son zamanlarda yürürlüğe giren kanun ve yönetmelikler de ayrıca incelenmeli. Bu kanunlar arzu edildiği şekliyle kadınları koruyabildi mi?

Önümüzde büyük bir aile ve eğitim meselesi duruyor. Aile yıkılınca cemiyetin ayakta durması mümkün olabilir mi? Her fırsatta “Aileye sahip çıkalım” diyenler gerektiği gibi dikkate alındı mı? Bu çirkin cinayetlerin çoğunlukla yıkılan ve dağılan ailelerde meydana gelmiş olması da ayrıca göz önüne alınmalı. Aileyi sağlam tutabilirsek muhtemeldir ki böyle çirkin cinayetlere yol açılmamış olur. 

Kamuoyundaki tartışmalara bakıldığında problemin temeline inilmediği akla geliyor ki bundan Türkiye’nin fayda görmesi mümkün değil. Bir milyon kişi bu cinayeti kınasa ama benzer cinayetlere yol vermeyecek çalışmalar yapılmasa bir netice alınabilir mi?

Medyanın bu çirkin cinayetler karşısında daha aklı selim, daha çare arayan, daha isabetli bir tavır takınılması beklenir. Kadınların istismarına yol açacak her işten, her adımdan, her haberden uzak durmak gerekir. Maalesef günümüz medyasının bunu yapabildiğini söylemek kolay değil.

En az siyasetçiler kadar ilahiyatçılara da iş düşüyor. Selim bir akılla hareket edilirse bu çirkin cinayetleri önlemek mümkün olur inşallah.

...***

Orhan Bursalı 25 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Kadın cinayetleri ve kentlerdeki büyük vahşi orman”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bu iktidar zamanında iki olguda büyük patlama yaşıyoruz... Birincisi kadın cinayetleri.. yılda 400’lere varan cinayetler adeta önü durdurulamaz bir hal aldı. Ahlaksız, amansız, etiksiz, kişiliksiz, sahip olduğu şiddeti en güçsüz insanlara kadınlara karşı en fazlasıyla kullanmayı fazilet sanan bir erkek topluluğu yaşıyor aramızda.. Bu “insanlar”, durup dururken artmadı. Bu iktidarın yarattığı ideolojik ve toplumsal bir zeminde çoğalarak cinayet işliyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Kentsel kargaşa: Kentlerde yaşam zordur. Kent kültürü zorbalık içerir; iş, aş, ev bulmak ve buralarda tutunmak büyük rekabet konusudur ve büyük bir vahşilik tüm bu alanlara egemendir. Yaşam hızı: Kent kültürü devingendir. Kırsaldaki biteviyelik ve değişimin görünmez işlemesi ile kentlerdeki çok hızlı kültürel ve toplumsal değişim hızı, insanları allak bullak eder. En az iki kuşak bu kentin dişlileri içinde kayıptır.Tüketim toplumu: Kent, tüketim toplumunun ana damarıdır. Her şey burada hızla sahneye çıkar ve tüketilir. Köy ahlaki yapısı ile kent ahlaki yapısı kültürel olarak birbirinden çok farklıdır, dolayısıyla kentler aşkları, sevgileri de değiştirir; insanlar bu çarkın içinde kendilerini kaybederler. Tüketim toplumunun üyesi olabilmek için çırpınır dururlar. Her şeye sahip olacaklardır, kadın da çalışacaktır, çocuklar ortada kalacaktır, sorunlar yumak yumak artar, bunalımlar patlar birbiri ardına. 2018’de evliliklerin yüzde 37.6’sı ilk beş yıl içinde boşanma ile sonuçlandı. Yılda 400’e yakın cinayet işleniyorsa, siz hesap edin canını kurtarıncaya kadar dayak yiyen, sakat kalan, kaçan, sığınan kadın sayısını.. İş yoktur. Üç kuruşluk sosyal yardımlarla, milyonlarca insan tüketim kentlerinde geçinmeye çalışır.. Çocuklar perişandır. Gazetelerde sadece cinayetleri okuruz ve öfkemizi kusarız. Arkadaki toplumsal tablo kimseyi ilgilendirmez, dramın psikolojisi, kültürel kodları saklı kalır.. çünkü neredeyse bu tabloda herkesin yeri vardır.AKP bir kent vahşi ormanı yaratmıştır adeta.Kadın kurbanların sayısını katbekat geçen iş cinayetlerinin rekorlar kırması da rastlantı değildir: “İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre, yeni konut sayısında rekor kırılan 2017 yılı, işçi ölümleri açısından da rekor yılı oldu. İSİG’in resmi kayıtlardan topladığı verilere göre, 2017’de en az 2006 işçi iş kazalarında yaşamını yitirdi. Son 15 yılda iş kazalarında ölen işçi sayısı ise 20 bin 500’e ulaştı..” Bu resmi rakam bile doğru değil. İş kazası sonrasında yaralanan ve iş-meslek hastalıklarından dolayı Türkiye’de 2017 yılında 12 bin işçinin daha öldüğü vurg

ulanıyor.