Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Mansur Yavaş'tan tasarruf geleneği
Star:
ABD ile Rusya arasında vize krizi
Milli gazete:
Türkiye'de zam kalktı yerine ücret ve fiyat güncellemesi geldi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mehmet Doğan, 27 Ağustos tarihli Karar gazetesinde, "Kayyımın kayyumu"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Siyaset sahasına pek girmek istemiyoruz, fakat çok fazla da dışında kalınamıyor. Türkiye kayyum meselesini tartışırken, güneydoğuda idik. Belki bütünü için söylenemez ama görebildiğimiz yerlerde, mesele batıdakinden daha sakin karşılandı.Tabiî profesyoneller var ve onlar bu meseleyi gündemde tutmak zorundalar. Halk seçti, ama kayyıma umulan tepkiyi göstermedi; seçimin düzlemi ile yönetimin, şehir idaresinin düzlemini ayırdı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Kayyum hükümetin bir tasarrufu, elbette mahkeme kararı esastır, herhâlde bir yeri olmalı ki, mahkeme kararı beklenmeden böyle bir tasarrufta bulunuluyor.
Hükümet siyaseten kayyum tayin ediyor, muhalefet siyaseten kayyuma karşı duruyor görünüyor!
İktidar partisi için kayyum oy kaybına yol açabilir mi? Bu ihtimal vardır ve karar buna rağmen alınmış olmalıdır. Muhalefetin tutumu “bekâra karı boşama” deyimine girer. Hele CHP için İstanbul büyükşehir belediyesi seçimini HDP desteği ile kazandığına inanması, tepkinin yönünü ve şiddetini belirliyor, desek yeri var.
“Kayyuma karşı çıkarım, Kürtlerin oyunu kaparım, iktidara yürürüm!” Bu ucuz siyasettir, meselenin enini boyunu düşünmeden havuca ulaşma hevesidir.
Hiçbir konu sadece hukukî değildir. Hele siyasetin alanına giren meseleler çok boyutlu, çok veçhelidir. Salt hukuk üzerinden konuşursak, kayyuma karşı çıkmak kaçınılmaz, fakat hükümete bu yolda tavsiyede bulunanların, karşı çıkanların meselenin diğer boyutlarını da göz önünde bulundurmaları beklenir.
Görevden uzaklaştırılan belediye başkanları, bu başkanların siyasî mensubiyeti hakkında nasıl bir fikre sahibiz? Bu başkanların partisi gerçek anlamda bir “siyasî parti” midir?
Bunlar Türkiye’nin, devletinin, hangi asgarî müştereklerini savunmaktadır? Toprak bütünlüğünü mü? Millet bütünlüğünü mü?
Bayrağını mı selâmlamaktadır, millî marşını mı söylemektedir?
Bu soruların cevabını ben vermeyeyim, zaten fiilleriyle her gün veriyorlar.
Meclis çatısı altında bu parti bulundukça TBMM bir gizli görüşme yapabilir mi? Yapar yapmasına da bu “gizli görüşme” olabilir mi?
...***
Esfender Korkmaz, 27 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Düşük kapasite enflasyon yaratıyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Merkez Bankası her ay reel sektörde anket yaparak, imalat sanayiinde ortalama kapasite kullanım oranını yayınlıyor.Kapasite kullanım oranı , kurulu tesislerin yüzde 100'ünün ne kadarının kullanıldığını gösteriyor. Söz gelimi bir saatte 100 birim mal üretmek üzere kurulmuş bir tesis , aynı saatte 80 birim mal üretiyorsa, kapasite kullanım oranı yüzde 80'dir.Piyasa talebi artarsa, kapasite kullanım oranı da artar. Aynı şekilde talep azaldığında, kapasite kullanım oranı da azalır. İktisatta bu nedenle enflasyon baskısı işaretleri için sıklıkla kapasite kullanımı göstergelerini izlemek gerekir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Genel olarak yüzde 100 kapasite oranına ulaşılması zordur. Çünkü Üretimde enerji kesintileri, makina arızaları, bakım ve onarım çalışmaları , tatiller, grevler, işçi sorunları genel olarak kapasite kullanım oranı nı düşürmektedir. Uluslar arası standartlarda ortalama kapasite kullanım oranının yüzde 90 olması normal sayılmaktadır.
Bizde ekonomide küçülme ile birlikte imalat sanayiinde ortalama kapasite kullanım oranı da düşmeye başladı. Açıklanan Ağustos ayı verilerine göre ortalama kapasite kullanım oranı 76.60 , yatırım malları üretiminde kapasite kullanım oranı yüzde 76.50 ve aramalı üretiminde kapasite kullanım oranı da yüzde 75.50 'ye geriledi.
Sabit giderler aynı kaldığı için kapasite kullanım oranı düşünce üretilen ürün başına maliyetler de artıyor.
Türkiye de ayrıca imalat sanayiinde maliyet artışlarına neden olan faktörler de var.
Ulaşım maliyetleri yüksektir. Çünkü paralı yollar aşırı pahalıdır. Vasıflı işgücü sıkıntısı çekiliyor. Zira vasıflı işgücü yurt dışına gidiyor.
Aslında Üretimde altyapı hizmetlerinin tamamlanması ve uygun fiyatlarla temin edilmesi devletin görevidir. Orhan Gazi Köprüsü ve İzmir Karayolunu eğer özel sektör arz- talep şartlarına göre yapsaydı, maliyet artı kar artı zaman hesabıyla , kullanma fiyatları şimdiki kadar yüksek olmazdı. Bu maliyet artışları düşük kapasite oranı ile birleşince, Yİ-ÜFE artıyor ve perakendeye TÜFE olarak yansıyor.
Öte yandan bu sene aramalı üretiminde kapasite kullanım oranı , ortalama kapasite kullanım oranında daha fazla düştü. İşin anlaşılmayan yanı da budur. Çünkü TL' nin aşırı değer kaybetmesi, aramalı ve hammadde ithalatını pahalılaştırdı. Ara mallarının ithalata ikame olarak içerde üretilmesi gerekirdi. Böyel olsaydı aramalı üretiminde kapasite kullanım oranı ortalamadan daha az düşerdi. Ortalama kapasite kullanım oranın ın üstünde olurdu. Oysaki tersi oldu. Bu durum piyasa şartlarının , tasarruf- tüketim - yatırım dengesinin bozulduğunu gösteriyor. Bir anlamda ekonomik gidişat siyasi gidişatın girdabından çıkamıyor.
Bugüne kadar Dünya iktisadi konjonktürü tartışırken, iktisat dışı olaylar veri olarak alınırdı veya kısmen etkili kabul edilirdi. Belki Başkanlığa geçiş döneminin getirdiği sorunlardan olabilir… Ancak Türkiye de, iktisadi gidişatı tartışırken veya önlem almak gerekirse, ön sıraya artık siyasi, hukuki ve demokratik sorunları koymamız gerekiyor.
...***
Cevher İlhan, 27 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, " Felâketin siyasette istismarı!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Meclis kapalı ama siyasette iktidar partisinden kopacak yeni partiler, belediye başkanlarının görevden alınması, yeni adli yılı açılışı başta olmak üzere birçok tartışma devam ediyor.Ancak son günlerde İstanbul’daki sel sırasında büyükşehir belediye başkanının tatilde olması üzerinde başlatılan polemikler belediye başkanlarının ve siyasetçilerin tatillerini gündeme getirdi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Çarpıcı olan, geçen hafta Meteoroloji’nin “40 kilonun altında yağış” uyarısına karşı 114 kilo civarında yağışın düştüğü başta Fatih bölgesi olmak üzere yağışın düştüğü diğer ilçelere 3800 civarında personelin müdahalesine rağmen ilk günde Büyükşehir Belediye Başkanı’nın olmaması, sözkonusu ilçe belediyelerini elinde bulunduran “iktidar cephesi”nce acımasızca eleştirilirken, İstanbul’un uzun yıllarda bu ve buna benzer felâketlere karşı şimdiye kadar alınmayan yetersiz tedbirlerin geçiştirilip çarpıtmasıydı. Çoğu dere yatağında izin verilen yapılaşmadan kaynaklanan ve onlarca vatandaşın can verdiği sel felâketlerinin âdeta teğet geçilmesiydi.
Cumhurbaşkanı’nın “İstanbul’u sel bastı, beyefendi tatilde. Daha dün bir bugün iki. Ben başbakanlığımda da cumhurbaşkanlığımda da böyle tatil yapamadım. Kimi belediyeyi terör örgütüne peşkeş çekti, kimi şimdiden teslim bayrağını çekerek hiçbir iş yapmayacağını ilân etti” diyerek felâketi siyasette istimal etmesiydi. (gazeteler, 24.8.19)
Mesela 6 Haziran 2014’te İstanbul’da bastıran sağanak ve dolu yağışında Avrupa yakasında Gaziosmanpaşa, Bayrampaşa, Güngören, Bağcılar, Bahçelievler, Küçükçekmece, Eyüp ve Sultangazi; Anadolu yakasında ise Kadıköy, Üsküdar, Ümraniye, Ataşehir ilçelerinde çok sayıda ev ve iş yeri su altında kalmış, Üsküdar meydanında kara ile deniz adeta birleşmiş; “gazetelerde “deniz ile kara birleşti” manşetleri atılmış; yine birçok ilçede köprü altı ve caddeleri su basmıştı.
Çarpıcı olan, 34 vatandaşın can verdiği sel felâketi sırasında AKP’li Belediye Başkanı’nın memleketinde tatilde olması muhalefet tarafından eleştiri konusu yapılmazken, daha ancak iki aydır göreve başlmayan ve henüz kadrosunu kurmayan İmamoğlu’nun acımasızca eleştirilmesiydi.
İktidarın bütün imkânlarını ve kaynaklarını elinde bulundurup 17 yıldır İstanbul’u yöneten iktidar partisine mensup belediyelerin yetersiz altyapıdan kaynaklanan felâketin sorumluluğunu yüklenmek yerine insafsızca kötülemesi idi. Üstelik bu eleştirileri en üst düzeyde yapan Cumhurbaşkanı’nın da daha yeni tatilden dönmesiydi.
Özetle 17 Ağustos depreminden sonra Marmara Bölgesinin ilk en büyük felâketi olarak tarihe geçen, bir tekstil fabrikasına servisle gelen 7 kadın çalışanın bir anda sele kapıldığı, İkitelli TIR parkında uyuyan 6 şoförün uykularında can verdiği, İkitelli ve Halkalı’da 8 ceset bulunduğu, Çatalca ve Silivri’de 3 kişinin hayatını kaybettiği, iki günde 31 can alan 9 Eylül 2009’daki Ayamama Deresi sel felâketinin hesâbını vermeyen siyasi iktidarın, can kaybının olmadığı bir sel felâketi üzerinden siyaset yapması son bir tezâhürü oldu.