Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: İBB önünde kıyıma isyan
Yeniçağ:
Türkiye'nin savaş uçağı açığı
Star:
Topraklarımıza dikilen gözlere tahammülümüz olamaz
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mehmet Ocaktan, 30 Ağustos tarihli Karar gazetesinde, “AKP, hangi rüyayı kaybetti?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’deki demokratik reformların ve kalkınma hamlelerinin partisi olan AK Parti, artık eski pırıltılı günlerinde değil. Oysa 2011’e kadar reformist kimliği ile insan hakları temelinde attığı demokratikleşme adımlarıyla hem iç kamuoyunda, hem de demokratik dünyada büyük bir umut dalgası oluşturmuş ve Türkiye’yi dünyada parmakla gösterilen bir ülke kimliğine kavuşturmuştu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
AK Parti iktidarının gerçekleştirdiği bu demokrasi hamleleri sadece Türkiye açısından değil, Müslüman dünyanın makus talihini değiştirerek Müslümanların da “hukukun üstünlüğü”ne dayalı bir demokrasi inşa edebileceklerinin en önemli göstergesiydi.
Özellikle AB uyum yasaları çerçevesinde gerçekleştirilen yargısal reformlarla işin en zor kısmı halledilmiş ve geriye güçlü bir siyasi irade ile fotoğrafın tamamlanması kalmıştı. Ancak 2013’e gelindiğinde Türkiye başka bir rüzgara kapıldı ve sonunda başladığımız yere geri döndük.
Şimdi karşımızda başka bir Türkiye ve başka bir AK Parti var... Maalesef son yıllarda AK Parti bütün demokratikleşme tezlerinden vazgeçmiş, ulusalcı, aşırı milliyetçi, ülkenin geleceğini “beka” meselesine endeksleyen ve adeta kendi içine kapanan bir Türkiye partisine dönüşmüştür.
Oysa AK Parti’nin yola çıkarken başka rüyaları vardı, demokratik dünya ile bütünleşen, herkesin düşüncesini özgürce ifade edebildiği, hukukun üstünlüğünün esas olduğu, insan hakları temeline dayalı bir Türkiye istiyordu.
Demokratik Türkiye rüyasını kaybeden AK Parti, 31 Mart seçimleri ve özellikle de tekrarlanan İstanbul seçiminde yaşadığı şok sonrasında ciddi bir muhasebe yapamasa da kendi içine dönerek yeni bir çıkış arayışı içine girmiş bulunuyor.
...***
Esfender Korkmaz, 30 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Türkiye'nin dış ticareti ve milli çıkarları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ocak - Temmuz, 7 aylık dış ticaret açığı geçen yılın aynı dönemine göre üçte iki oranında geriledi. Geçen senenin ilk 7 ayında 48.8 milyar dolar olan dış ticaret açığı bu sene 18.1 milyar dolar oldu. Dış ticaret açığının daralmasında ithalatta gerileme daha etkili oldu. Zira Bu sene yedi ayda ihracat yüzde 2.7 oranında artarken, ithalat yüzde 18.3 oranında geriledi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
İhracatın artmasının bir nedeni iç talebin daralmasıdır. Bir başka nedeni de TL'nin yüzde 25 dolayında değer kaybetmesi ve bu nedenle ihracatta rekabet gücümüzün artmış olmasıdır. Ancak bu şartlarda ihracatta daha büyük artış beklenirdi. Düşük artış, ihracat malları üretiminin yüksek oranda ithal ara malına bağımlı olmasıdır.
Söz gelimi toplam ihracatta artma olurken, toplam ihracat içinde ilk sırayı alan motorlu kara taşıtları ihracatı yüzde 3.7 oranında daraldı. Bunun nedeni motorlu kara taşıtları üretiminde ithal girdi oranının çok yüksek olmasıdır.
7 ayda toplam dış ticaret açığımızın yarısına yakınını (yüzde 48.6'sını) Çin'e karşı vermişiz. Rusya ve Çin'e karşı vermiş olduğumuz dış ticaret açığı, 19.3 milyar dolardır. Bu açık toplam dış ticaret açığımız olan 18.1 milyar doların üstündedir. Rusya ve Çin'e olan açığımızın bir kısmını Avrupa ile olan dış ticaret fazlamızdan karşılıyoruz.
GATT'nın Uruguay toplantısında kotalara sınır getirilmesine rağmen, ABD ve Çin , kur savaşları veriyor. Karşılıklı vergi koyarak dış ticaret savaşları veriyorlar. Avrupa japon arabalarına kota uyguluyor. Bu ülkeler ulusal çıkarlarını koruyor. Biz Çin'den bavul ithal etmeyelim derken, itirazlar oluyor. Çin değil, dünyadan incik, boncuk, deri eşya, bavul ithalatına kota koymalıyız veya zorlaştırmalıyız.
Tekrar ediyorum bu korumacılık değil, ulusal çıkarlarımızı korumaktır. Bizde iktidar ve muhalefet bırakın ulusal çıkarlar, ulusal kelimesine karşı bile antipati duyuyor.
Öte yandan üretimde küçülme, ithalat mallarına olan talebi de düşürdü. Temel mesele olan üretimin ithalata bağımlı olması ise devam ediyor.
İthalatta daralma oldu ve fakat toplam ithalat içinde üretimde kullanılan aramalı ithalatının payı da arttı. Çünkü daralmaya rağmen ithal aramalı olmazsa üretim de yapamayız.
Sonuç olarak; dış ticarette her zaman dayak yiyoruz. Çünkü milli bir dış ticaret politikamız yok. Bu sonuçlar ''Geçmişte ve Bugün ithalattan spekülatif kar edenler mi, Türkiye'nin ulusal çıkarları mı daha önemlidir?'' sorusunu sormamıza neden oluyor.
...***
İsmet Özçelik, 30 Ağustos tarihli Aydınlık gazetesinde, “Memura 4+4 yetmez, krizin faturası emekçiye mi kesiliyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ekonomik kriz bütün ağırlığınca sürüyor. Yılbaşında memura yapılan zamlar birinci ayda eridi. Hem de 31 Mart ve 23 Haziran İstanbul seçimlerine rağmen. Sonrası malum. Zamlarda fren boşaldı. İş kontrolden çıktı. Nedense zamlar enflasyon rakamlarına pek yansımadı. TÜİK’in enflasyonu ile halkın enflasyonu farklı. İşçinin, memurun, çiftçinin, emeklinin, ... harcamaları belli. Temel gider kalemleri her geçen gün düşüyor.Aldıkları genelde gıda maddeleri. Gıda maddelerindeki yıllık artış yüzde 50’lerde.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu yılın ilk 6 ayında da yüzde 30’a yakın. Üstelik de yaşanan durgunluğa rağmen. Memura 2019’da toplam yüzde 10 civarında zam yapıldı. Bunun yüzde 6’sı yılın ikinci ayı için. Yani 6 aylık. Gerçek zam yüzde 7-8. Halkın enflasyonunun 6-7’de biri düzeyinde. Emekçinin kaybı büyük.
Memurlar 2020- 2021 için masaya oturdu. Görüşmeleri iktidara yakın Memur-Sen yürüttü. İstediği makuldü. 2020 için 8+7. Hükümet yarısını verdi. Anlaşamadılar. Konu Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na gitti. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu hükümetin noteri oldu. O da hükümet gibi 2020 için 4+4 dedi. 2021 için ise 3+3. Karar kesinleşti. Memur ve emekli tepkili. Hükümetin enflasyon öngörüsü var. Ama gerçek enflasyonu yansıtmıyor. Gerçek enflasyonu onlar yaşıyor. Yapılan zamları “komik” buluyor. Sendikalarda eylem konuşuluyor.
Taban baskısı artıyor. Ekonomik krizde olduğumuz doğru.
Krizden çıkış için herkesin fedakarlık yapması lazım. Ama durum pek öyle görünmüyor. Kamuda lüks araç saltanatı tam gaz. Kiralık bina hovardalığı devam ediyor. Devlet parasıyla turistik yurtdışı geziler sürüyor. Belediyelerde savurganlık hat safhada. Zengin ülkelerin bakanları tarifeli uçakla seyahat ederken bizimkiler özel uçaklardan inmiyor. Devletin uçakları eş dost hizmetine tahsisli. Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Kamuda tasarruf sıfır. Ama iş emekçiye gelince ayak direniyor. Çiftçiye gelince bahaneler sıralanıyor. Esnafa gelince kırk dereden su getiriliyor. Üretime gelince mırın kırın ediliyor. Hemen kriz gerekçe gösteriliyor. Krizin faturası işçiye, memura emekliye, çiftçiye, ... kesilmeye çalışılıyor. Hemen belirtelim. Bunu kimse yemez. Ekonomide yapılan yanlışlar ortada. Memura, emekliye, çiftçiye verilecek desteklerin birkaç katı yanlış politikalarla boşa gidiyor. Kendi halkımızdan esirgenen paralar uluslararası mafyalaşmış finans kuruluşlarına gidiyor. Bu böyle gitmez. Gitmeyeceği de yakında görülecek. Uyarması bizden!