Eylül 02, 2019 08:09 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yeniasya: Eğitim yılı dertlerle başlıyor

Yeniçağ:

İspanyol devi Türkiye'den çekiliyor

Milli gazete:

HDP'den erken seçim açıklaması: Hazır olun, sandık geliyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mehmet Kara, 1 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, “defterler açılsın”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Meclis tatilde, ama siyaset beklendiği gibi hayli hareketli  geçiyor.Parti genel başkanları 23 Mart’ta yapılan seçimde başarılı oldukları illere ziyaretlerde bulunuyorlar. Ziyaretlerde kullandıkları dil yine milleti geriyor.Teşekküre gittikleri yerlerde millete teşekkür etmeleri beklenirken, rakiplerini üslûpsuz bir şekilde eleştirip milleti kutuplaştırmayı –maalesef- sürdürüyorlar.  Siyasetin en temel tartışması ise parti kuracağı söylenen, ama henüz AKP’den istifa etmeyen eski başbakan Ahmet Davutoğlu’nun hem kendisini, hem de şu andaki partisini zor duruma düşürecek bir konuşması oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Davutoğlu, “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa... Birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Bizi bugün eleştirenler insan yüzüne çıkamazlar! 

Açık söylüyorum. Neden mi? İleride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik dönemlerden biri 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır” sözleriyle neyi kast ettiğini özel bir televizyonunun canlı yayınında -kısmen- izah etse de defterin tamamının açılmadığı görülüyor.

Bu sözlere Erdoğan’ın, “Bu arkadaşlar söyleyecekleri ne varsa bunların hepsini söylesinler. Öyle lâfla herhangi bir tehdit olmaz” şeklinde cevap vermesi meselenin daha çok konuşulacağını gösterdi.

Bahsettiği dönem 20 aylık başbakanlık döneminin bir bölümüydü. Davutoğlu’nun sözünü ettiği bu 5 aylık dönem gerçekten de siyasî tarihimizde aydınlatılamayan bir dönem olarak duruyor. 

1 Kasım’da seçim yapıldı. 5 ay önce yapılan seçimde çoğunluğu sağlayamayan AKP bu sefer tarihinde ilk defa yüzde 49.5’luk bir oy almıştı. Bu oy alındığında partinin genel başkanı ve başbakan olan Davutoğlu, ilginç bir şekilde hem genel başkanlığı, hem de başbakanlığı bırakmak durumunda kalmıştı.

İşte bütün bunların yaşandığı o dönemin üzerinden 4 sene geçtikten sonra Davutoğlu’nun bu çıkışı siyaseti daha da hareketlendirdi. İktidar ve MHP kanadı ağır bir dille bu açıklamalara cevap verirken CHP ve HDP Meclis’e araştırma önergeleri sundu.

Davutoğlu diplomatik bir dil kullanmayı sürdürerek defteri tam olarak açmıyor sadece aralıyor. Araştırma önergesinin Meclis’te kabul edilmesi zor. Bu safhada milletin beklentisi gerçekleri öğrenmek adına “7 Haziran seçimlerinden hemen sonra terör neden azdı? Çözüm süreci neden bitti? 

Davutoğlu neden istifa etti?” gibi birçok sorunun cevabının verilmesidir...

Davutoğlu, “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa... Birçok insan, insan yüzüne çıkamaz” derken neyi, kimi kast ettiğini “net olarak” açıklamalıdır. Özel bir televizyonun canlı yayında yaptığı açıkmalar defterlerin açılmadığını gösterdi. Davutoğlu, bildiklerini, yaşadıklarını anlatmalıdır. Aksi takdirde kendisi dâhil birçok kişi ve kurum töhmet altında kalacaktır.

…***

Esfender Korkmaz, 1 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Borç miktarı değil borç yükü önemlidir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İktidar ve muhalefet, devlet borçlarını ve Türkiye'nin dış borç stokunu farklı yorumluyor. Borç konusunda gerçeklerden çok, zorlanan yorumlar ve sloganlar öne çıkıyor. Türkiye'de çok sık sık yapılan bir hata var. İç ve dış borç faizleri toplanıyor. Şu kadar faiz ödedik diye yazılıyor. Yalnızca finansman ihtiyacı açısından bu tespit yapılabilir. Ancak önemli olan iç ve dış borçların ekonomik etkileridir. Bu etkiler farklıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Devlet içeriden borçlanır fakat her zaman reel faiz ödemez. Söz gelimi TÜİK, her ay finansal yatırım araçlarının nominal ve reel getiri oranlarını açıklıyor.

İç borç faizi, milli gelir içinde, servet içinde bir transferdir. Gelir dağılımını etkiler. Reel faiz varsa devletten borç verenlere gelir transferi olur. Tersine, eksi reel faiz varsa, borç verenlerden devlete  gelir transfer edilmiş olur.

Devletin eksi reel faiz vermesi aynı zamanda devlete borç verenlerden gizli vergi alması anlamına gelir. Bu nedenle iç borçlarda enflasyonu dikkate almadan devlet şu kadar faiz ödedi demenin iktisadi bir değeri yoktur ve slogan düzeyinde kalır..

Öte yandan devlet aldığı iç borçlarla yatırım yapmışsa bu yatırımların reel getirisinin bu günkü değeri ile ödenecek reel faizlerin bu günkü değerini karşılaştırmak gerekir. Eğer reel getiri daha fazla ise, devlet doğru borçlanma yapmıştır. Başka bir ifade ile devletin borçla yapmış olduğu yatırım kendini öder ve ayrıca da hem sosyal fayda doğar, hem de devlet için ek gelir oluşur.

Özetle; önemli olan borçlanma maliyeti ve borcun fiilen reel bir yük getirip, getirmediğidir.

Kamu sektörünün dış borçları Türkiye'nin kamu artı özel toplam dış borç stoku içinde dörtte bir kadardır. Ne var ki dış borçlarda kamu özel ayırımı yapmak mümkün değildir. Devletin veya özel sektörün dış borcu değil, Türkiye'nin dış borçları vardır.

Kamu veya özel, toplam borç stoku, borç ödeme kapasitesini, borçlanma faiz oranını etkiliyor. Borç riski yüksekse tüm ekonomi bundan etkileniyor. Kamu veya özel, dış borç hareketleri döviz kurunu etkiliyor. Kurdaki değişmeler de tüm ekonomiyi etkiliyor. Ayrıca, dış borçların geri ödenmesi, ister kamu ister özel sektör olsun, döviz talebini artırıyor.

* Merkez Bankası rezervleri yetersizdir. Bir yıl içinde ödenecek dış borçların toplamı, brüt rezervlerin iki katıdır.

* Reel sektörün döviz pozisyon açığı yüksek, yaklaşık 200 milyar dolardır.

* Cari açık azalmakla birlikte devam ediyor. Zira üretimde ithal aramalı oranı yüksektir ve Türkiye'nin döviz kazanma potansiyeli bu günkü şartlarda düşüktür.

Sonuç; Borç yükünü yalnızca borç miktarı göstermez. Aynı zamanda borçlanmanın ekonomik etkilerini de dikkate almak gerekir.

…***

İsmet Özçelik, 1 Eylül tarihli Aydınlık gazetesinde, “Erdoğan’ın tehdidi, Gül, Babacan ve Davutoğlu’nu ürküttü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Siyasette hep muhalefet partilerindeki krizi konuştuk.

Her seçim sonrasında olağanüstü kongre tartışmaları izledik. Ak Parti rahattı. Muhalefetteki iç mücadeleyi zevkle izliyordu. Ama durum değişti. Son seçimlerle; Özellikle de 2. İstanbul seçimiyle işler tersine döndü. Artık Ak Parti tartışılıyor. Ak Parti’de doğum sancısı arttı. Dış müdahale de var. Ama içerisi de buna çanak tutuyor. Erdoğan’ı uyaranlar haklı çıktı. Düşülen tuzak sonrası çırpınış var. Bir yandan Davutoğlu; Bir yanda Gül-Babacan ikilisi. Gizli mücadele resmi mücadeleye dönüşüyor. Su her geçen gün ısınıyor. Davutoğlu kendine yakın vakfı kullanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Gül-Babacan ekibi ise çalışma ofisini büyütüyor. Gelen bilgilere göre Balgat’ta bina tutulmuş. Yakında fiili faaliyetlere başlayacaklar. Yakın çevreye göre, "Finansman sorunu" yok. Davutoğlu topa sert girdi. Haziran-1 Kasım arası için tehdit etti.

Davutoğlu’nun çıkışından Gül-Babacan ekibi rahatsız. Geçmişte yaşananların ortalığa dökülmesinden endişe ediliyor. O nedenle "gereksiz çıkış" deniyor. Özellikle Babacan’ın tedirgin olduğu ifade ediliyor. Erdoğan’ın çıkışı Davutoğlu’nu da ürküttü.

TV5’te katıldığı programda geri adım attı. Basının deyimiyle kıvırttı.  Babacan’a yakın isimlerle sohbet ettim. Kavganın sertleştiğini, Babacan’ın ne yapacağını sordum. Net konuştular. "Babacan ölümü bile göze aldı" dediler. "Siyaset ve ölümü göze almak" biraz tuhaf geldi. "Ölümü göze aldığını söylüyorsunuz. Savaşa mı giriyorsunuz, parti mi kuruyorsunuz? Biraz açar mısınız?" dedim. Fazla konuşmadılar, geçiştirdiler. Erdoğan’ın sözlerini hatırlattım. Fazla önemsemez göründüler. Ama tavırlarında "mezarlıkta ıslık çalıyor" havası vardı.

Belli ki Erdoğan’ın tehdidinden etkilenmişler. "Erken seçim"i de konuştuk. Sözünden bile rahatsızlar. Ekonomik krizin daha da derinleşmesinin pususuna yatmışlar. Laf arasında Mehmet Şimşek’in de kendileriyle birlikte hareket edeceğini söylediler. Esas olarak ekonomi üzerinde yoğunlaşacaklarının göstergesi. Konu "Türkiye İttifakı"na geldi. Hemen tepki verdiler: "Olmaz, mümkün değil."

En korktukları şey. Böyle bir ittifakın hareketlerini bitireceğinin farkındalar. "Ya gerçekleşirse" deyince yüzleri buruştu. "Siz Millet İttifakı’na katılır mısınız?" diye sordum. "Doğmamış çocuğa don biçilemeyeceğini" hatırlattılar. Hemen "hayır" demediler. Ak Parti’de parti içi mücadele büyüyor. Mücadelenin tarafı çok. Hem içte, hem dışta! İzliyoruz..!