Eylül 04, 2019 09:13 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Merkez Sağ'a Çiller kartı

Karar:

Kılıçdaroğlu'ndan kayyum yorumu: En çok PKK'nın işine yarar

Yeniasya:

Denetim sansüre dönüşmesin

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mustafa Balbay, 3 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Cumhurbaşkanı tarafsızlığını yitirince...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yeni adli yılın açılışı, yargının içinde bulunduğu gerçek sorunlardan çok “tartışmanın yapıldığı zemin” üzerinden gündeme oturdu. Olayın özü Cumhurbaşkanlığı’nın tarafsızlığını yitirmesidir. Bu kaybolduktan sonra öteki konular ikinci planda kalıyor. Parlamenter sistemde cumhurbaşkanı devletin başı olarak siyasal partiler üstüdür. Devleti temsil eder, tüm siyasi partileri kapsar. O nedenle siyasetten gelenlerin bu makama ayak uydurması zordur. Özal ve Demirel, Çankaya Köşkü’nün bahçesini geniş, yetkilerini dar bulmuştu. Özal, yaşamını yitirmeseydi bu makamdan inip siyasete dönecekti. Demirel başta Cumhurbaşkanlığı’nın yetkilerini zorladı, zamanla bir denge kurmaya çalıştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, hukukun katıksız üstünlüğüne dayalı bir sorumluluk üstlendi. Abdullah Gül, görevi “sorunsuz” götürme dışında bir ağırlık koymadı. Erdoğan, parlamenter sisteme son verirken yerine “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” adını verdiği, ne olduğu uygulamada da anlaşılmayan bir yönetim getirdi. Bunun bir sistem olmadığını, bir dizi pürüzlü noktalar olduğunu AKP de fiilen kabul etmiş durumda. Erdoğan’ın 23 Ağustos’ta partisinin 18. kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşma bunun göstergesiydi. Erdoğan’ın Saray’da yaptığı yargı yılı açılış konuşmasında ise sürpriz yoktu! Önümüzdeki günlerde işe, başta barolar olmak üzere, meslek kuruluşlarındaki seçim yöntemlerini değiştirmekten başlayacağını duyurdu.

Başta vurguladığımız gibi konunun özü Cumhurbaşkanı’nın iki şapkalı olmasıdır. Bir yandan devletin tepesinde birlik beraberliği temsil edeceksiniz, bir yandan bir siyasi parti lideri olarak öteki partilerle yarışacaksınız. Yetmeyecek onları yıpratmak için her şeyi yapacaksınız. Cumhurbaşkanına hakareti düzenleyen yasa, tam tarafsızlık ilkesinden hareket ederek Cumhurbaşkanı’nın ailesini de aynı koruma altına almıştır. Erdoğan’ın iki şapkalı oluşu nedeniyle yargı da ikilem içinde. Kimi yargıçlar nefret içermeyen eleştirileri hakaret saymıyor, kimisi de laf edene basıyor cezayı.Erdoğan, tarafsızlığını o kadar yitirdi ki, 26 Ağustos’ta Malazgirt zaferinin yıldönümünde en çok CHP’yi eleştirdi, neredeyse düşman ilan etti.Geldiğimiz noktada; Cumhurbaşkanı’nın damadının ekonomiden ve maliyeden sorumlu bakan olduğu ortamda, belediye başkanlarının akrabalarını işe alıp almadığı tartışılıyor. Kamu ihale yasasının her büyük ihale öncesi ihale verilecek kişiye uyarladığı, kişilerin yasalara değil, yasaların kişilere uydurulduğu ortamda iktidar yargı strateji belgesinden söz ediyor.

Yargı yılı açılırken adaletin temelini oluşturan “Adil yargılanma hakkı”nın büyük ölçüde zedelendiğini görüyoruz. İşte Cumhuriyet yöneticilerinin yargılandığı dava... Yargıtay Cumhuriyet Savcısı’nın temelinden çürük olduğunu ifade ettiği bu davada az ceza alanların hemen hapse atıldığı, çok ceza alanlara Yargıtay yolunun açık tutulup sonucunun beklendiği baştan sona sakat bir durum... 

...***

Cevher İlhan 3 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Yargının yürütmeye biatı” olamaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yeni adli yılın açılışı, Türkiye’de yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının olmadığı gerçeği ile demokrasinin temel şartı olan “kuvvetler ayrılığı”yla yargının yürütmenin atamasına ve güdümünde olduğu resmen ve açıkça dile getirildi.Yargıtay Başkanı’nın İncek’teki yeni bina için Cumhurbaşkanı’na “teşekkürlerini sunması”yla bitirdiği ve Cumhurbaşkanı’nın “Yargıtay Başkanının hizmetlerine ve şahsı için yaptığı konuşmaya teşekkür”le başladığı açıklamalarda “yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının güçlendirilmesi” “adaleti sağlama, hukuku tesis etme ve yargıyı işler kılmanın gereği”ni vurgulaması bu gerçeğin ikrarı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Vakıa şu ki yeni yargı yılının açılışının, Anayasa’ya göre “yürütmenin başı” olan cumhurbaşkanının sarayında yapılması, öncelikle Cumhurbaşkanı’nın “yasama, yürütme ve yargı organlarının, kendi içlerinde bağımsız bir şekilde çalışması esası üzerine kurulu kuvvetler ayrılığı prensibi, demokrasinin ve cumhuriyetin temelidir” cümlesini hükümsüz kılıyor.

Peşinden “Her toplum ve devlet, kuvvetler ayrılığı ilkesini, kendi serencamına uygun şekilde hayata geçirmektedir” diyerek yürütmenin yanısıra yasama ve yargının uhdesinde verildiği partili cumhurbaşkanı garabetiyle yargının yürütmenin “devletin başı” paravanında demokrasinin olmazsa olmazı olan “kuvvetler ayrılığı” esasının tahrip edildiği resmen tescili oluyor.

Keza hâlen birçok siyasetçi, gazeteci, hukukçunun cezaevinde bulunduğu, 100 binlerce kamu görevlisinin sahte ihbarlarla, sorgusuz sualsiz istihbarat raporları jurnalleriyle sorgusuz sualsiz ihraç edildiği, on binlerce vatandaşın yargısız infazla yıllardır tutuklandığı, “cumhurbaşkanına hakaret”ten altı bin davanın açıldığı, ifade ve basın özgürlüğüne ket vurulduğu, hukukun rafa kaldırıldığı vartada, Cumhurbaşkanı’nın “demokrasi güçlendirmek için yeni reform hazırlıkları içindeyiz” sözleri önemli.

Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyelerinin önemli bir kısmının cumhurbaşkanınca atanmasıyla yüksek yargının âdeta yürütmenin bir parçası haline getirildiği ortamda, savcılar ve hâkimlerin görevlerinden ve verdikleri kararlardan dolayı soruşturularak yargının yürütmenin baskısı altına alındığı; “Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımıyorum” diyen Cumhurbaşkanı’nın yerel mahkemelerin iktidarın beğenmediği AYM kararlarını dönüştüğü süreçte “Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının güçlendirilmesi, bireylerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasını temel şart olarak görüyoruz” deyip “kapsamlı insan hakları eylem plânı” ve “hukuk yargılamalarında sade ve etkin bir işleyişi temin etme’’ vaadleri yargının bağımsızlığının olmadığının bir diğer açıdan ifadesi.

Aslında Adalet eski bakanlarının, yüksek yargı temsilcilerinin ikrarıyla, yüzde 70’lerden yüzde 30’lara inen “yargıya güvensizlik” daha da derinleşmiş. İktidar partisi mensubu Meclis eski Başkanlarının “Adalet saraylarını yaptık ama içini dolduramadık” yakınmasıyla, “Hiçbir organ, makam merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve tâlimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz” hükmünü esas alan “mahkemelerin bağımsızlığına dair Anayasanın 138. maddesi ölmüştür” ifşaatıyla yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı bütünüyle berhava edilmiş.

Yine hukukçuların, “yürütmenin merkezi olan Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde adli yıl açılışı yapmak yargı bağımsızlığını zedeler. Saray da devletin bir yeri ama bir siyasi partinin genel başkanının gözetimi altında bu törenin yapılmasına karşıyız. Yargıtay’ın kendi salonu var. Siyasilerin etkisinden uzak bir yerde tören yapılmalı” çağrısı oldukça önemli.

Bu bakımdan Anayasa Hukukçusu Prof. İbrahim Kaboğlu’nun “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi’nde bir yıllık uygulamasının tek kişi yönetimi (monokrasi) yanlıları cephesinde bile tartışma başlattığı vurgusuyla “yargının siyasetin güdümü altına sokulmak istendiği” uyarısı kayda değer. (Evrensel, Meltem Akyol, 2.9.19)

Yine Yargıçlar Sendikası Başkanı Ayşe Sarısu Pehlivan’ın, “Adliyelerde hak arayanlar, siyasetin ve siyasetçinin etkisindeki davalarda taraf olanlar daha fazla hissediyor ve görüyor. Yaşadıklarımız bize siyasetin yargıdan elini çekmemesi halinde, bu isteğin sadece çok konuşulan bir ütopya olarak kalacağını gösteriyor” tesbiti Türkiye’de yargının muallel vaziyetini özetliyor. (a.g.g.)

...***

İbrahim Kiras, 3 Eylül tarihli Karar gazetesinde, “Durup dururken yeni parti arayışları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AK Parti lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan son günlerde daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yapıyor. AK Parti’yi birlikte kurdukları, geçmiş iktidar devirlerinde yan yana oldukları ama son yıllarda AK Parti’den birer birer uzaklaşan veya içeride kalsa bile parti politikalarına itiraz etmekten geri durmayan “eski dava arkadaşlarını” hedef alıyor, eleştiriyor, suçluyor...Geçmişte partiyle yollarını ayıranlar için pek yapmadığı bir şey bu. Bu alışılmadık tutumun sebebi toplumdaki -ve parti tabanındaki- “yeni parti” beklentilerinin geçmişteki benzer teşebbüslere gösterilen ilgiden daha farklı oluşu herhalde...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Çünkü geçmişte bu türden ayrılıkları, kopuşları fazla dert etmez görünen iktidar partisi bugünkü arayışları ciddi bir tehdit olarak algıladığını belli ediyor. AK Parti lideri “trenden inenler” metaforu etrafında geliştirdiği karşı retorikle bu alandaki girişimlerin önünü almak istiyor. Arayışları “ümmeti bölmek” suçlamasıyla etkisiz hale getirmeye çabalıyor

Peki, bu mümkün mü? AK Parti tabanına dayanan yeni bir partinin -veya partilerin- kurulması önlenebilir mi? Daha önemlisi, tabanın buraya teveccühü engellenebilir mi?

Bu sorulara olumlu cevap vermenin kolay olmadığı ortada. Zira AK Parti yönetimi hâlâ “ben nerede hata yapıyorum” diyemiyor, zaten hata yaptığını asla kabule yanaşmıyor, dolayısıyla da kendisine çeki düzen vermesi gerektiğini kabul etmiyor. Hatta bizim de ekonominin, dış politikanın iyi yönetildiğini, ülkede her şeyin yolunda olduğunu kabul etmemizi bekliyor.

Varlığını inkâr edemediği felaket boyutundaki başarısızlıkları ise dış güçlere, hainlere vs. yüklemeye çalışıyor. Hainlik suçlaması siyasette ve medyada kol gezdiği için söz gelimi Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin fayda getirmediğini, aksine sorunları daha da büyüttüğünü ortalıkta söylemek cesaret istiyor.

Keza artık iktidar katlarında ehliyet ve liyakat sahibi kimsenin barınamadığı, aile yönetimi görüntüsünün halkı rahatsız ettiği, yolsuzluk iddialarının ve nepotizmin alıp başını gittiği vs… korkudan dile getirilemiyor. CHP’li siyasetçiler, solcu gazeteciler vs. bu noktada bir ölçüde tolere ediliyor, hatta bu cepheden gelen eleştiriler kendi tabanını konsolide etme fırsatı verdiği için makbul bile sayılıyor ama AK Parti tabanına hitap edebilme vasfına sahip kişiler veya yapılar iktidarı eleştiremiyorlar. Buna cüret edenler analarından doğduklarına pişman ediliyorlar. 

Bunun anlamı iktidar partisinin iç muhasebe mekanizmalarını kilitlemiş olmasıdır. Siyasetçi için ekmek kadar, su kadar gerekli bir kaynağın ortadan kaldırılmış olmasından bahsediyoruz. Hem kendileri için hem ülke için tehlikeli bir yola girilmiş, yanlış üstüne yanlış yapılıyor ve yanlış yapıldığını söylemek suç oluyor.