Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Yargı paketi Meclis'ten önce muhalefete gidecek
Milli gazete:
Kılıçdaroğlu'dan Soylu'nun "pejmürde ederiz" sözüne cevap
Yeniasya:
MetroPOLL Araştırma: Erdoğan'ın yönetimine onay vermeyenlerin oranı 10 puan arttı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İsmet Özçelik, 4 Eylül tarihli Aydınlık gazetesinde, "Zamlar enflasyonu düşürüyor mu?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Zamlar yağmur gibi. Çay, şeker, sigara, gıda ürünleri, ...Giyecekler, ... Taşıma giderleri, ... Okul ihtiyaçları. Elektrik, doğalgaz. İğneden ipliğe her şeye zam yapıldı. Hem de birçoğuna bir ayda iki kez. Hepsi yüzde 15’in üstünde. Bir ailenin sadece doğalgaz gideri asgari ücretin yüzde 10’unu aştı. Vatandaş feryat ediyor. Artık dayanacak gücümüz kalmadı diyor. Piyasada enflasyon beklentisi yüksekti. Ağustos ayı için en az 1,38 deniyordu. Ama beklenenin çok altında çıktı. TÜİK ağustos ayı tüketici enflasyonu 0,86’da kaldı. 8 aylık enflasyon 7,35 olarak açıklandı. İTO gıda enflasyonu için yüzde 22.55 tespiti yaptı. Türk-İş yüzde 22.19. TÜİK’in ise “yüzde 17.22” dedi. İlginç. TÜİK enflasyon rakamlarını açıkladı, tepkiler başladı. Vatandaş isyanda. “Zamlar enflasyonu düşürüyor mu?” diye soruyorlar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yıllardır tanıdığım Selviye Teyze. 78 yaşında. Öğretmen emeklisi. “Yavrum 8 aylık enflasyon yüzde 7 olmuş. Şaka gibi. Evin alışverişini ben yaparım. Yılbaşından bu yana yüzde 10’un altında zam olan bir tek ürün yok. Bunlar enflasyona yansımıyor mu? Bu nasıl hesap! Bizi kandıramazlar” dedi. Halkın geneline tercüman oldu. Açıklanan rakama şüpheyle bakanlar çoğunlukta. İş insanları temkinli. Tüketiciler şaşkın. “Biz başka bir dünyada mı yaşıyoruz” diye sitem ediyorlar. Esnaf, “Enflasyonu bize sorsunlar, en iyi biz biliriz” serzenişinde. Bankacılık sektörü konuşmak istemiyor. Eski ekonomi bürokrasisi uyarıyor: “Ekonomide esas olan güven. Şüphe ciddi sıkıntı yaratır. Çok titiz olunmalı. Özellikle böyle dönemlerde. Aksi halde doğru rakamlara da inanan kalmaz.” Eskiden yabancılar devletin rakamlarına güvenirdi. Hiç tartışılmazdı. Hesaplarını kitaplarını ona göre yaparlardı. Son dönemde güvende ciddi sorun var. Hepsi gerçek durumu anlamaya çalışıyorlar. Birkaç kurumun verisini birlikte değerlendiriyorlar. Bazı konularda kendileri araştırma yaptırıyorlar. Ekonomide daralma sürüyor. Piyasada hem daralma hem enflasyon yaşanıyor.
Gerçeğin daha kötü olma ihtimalinden söz ettiler. Yatırımlar yüzde 16 düşmüş. Diğer veriler de iyi değil. Anlayacağınız ekonomi hala dipte. Sürünüyor.
...***
Cevher İlhan 4 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, " “Adâlet müessesesi hiçbir cereyâna kapılmaz…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Yeni adlî yılın açılışının yürütmenin merkezinde yapılması öncelikle yargının bağımsızlığına gölge düşürürken, 79 barodan avukatların üçte ikisini oluşturan 55’inin protestosu, sembolik tavrın ötesinde yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığının rafa kaldırılmasına tepki olarak tezâhür etti.Çarpıcı olan, yargının temel kurallarının başında gelen “herkesin suçluluğu ispat edilinceye kadar suçsuz olduğu” esası çiğnenerek daha iddianâmesi hazırlanmadan uzun tutukluluklarla topyekûn peşin cezâlandırmayla, sorgusuz-sualsiz- yargısız infazlarla ayyuka çıkan haksızlıklar ve hukuksuzluklarla muallel vartada siyasî iktidarca hâlâ “hukuk ve adalet”ten bahsedilmesi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
OHAL’ın bitmesine rağmen sürdürülen OHAL KHK’larıyla 250 bin vatandaşın tek kelime savunmaları alınmadan, dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde ve hukukta itibar edilmeyen sahte ihbarlarla, gammazlamalarla, “gizli istihbarat jurnalleri”yle, isnad ve iftiralarla kamudan ve özel sektörden ihraç edildikleri, “suçun şahsiliği” esası hiçe sayılarak sanıkların yakınlarının da suçlanmasıyla milyonlarca vatandaşın haksızlıklarla mağduriyete uğratıldığı vetirede, Cumhurbaşkanı’nın “zulüm ve haksızlık ile adaletsizlik eş anlamlıdır. Şayet insan adalet yerine zulüm yolunu seçiyorsa, bunu kendi iradesiyle yapıyor demektir” diye konuşması...
İçişleri Bakanı’nın açıklamasıyla, OHAL uygulamalarının sürdürülmesiyle 511 bin kişinin gözaltına alınıp 30 bin 821 kişinin tutuklandığı, KHK’larla cezâevlerine konulanların sayısının 50 bini geçtiği; ve hâlen aralarında binlerce bebek-çocuk ve kadının bulunduğu 39 bin kişinin cezâevinde olduğu; bu arada on bini aşkın şirket ve firmanın kayyım atanmasıyla tasfiye edildiği -hatta iktidar mensuplarıyla iktidara ilişik medya yorumcularınca eleştirdiği- kırılganlıkta Cumhurbaşkanı’nın “günümüzün zâlimlerinin yol açtığı adâletsizlikler elbette bir gün sona erecektir” demesi!
Kısacası, özellikle menhus 15 Temmuz Hâdisesi sonrası herkesi aynı torbaya dolduran suçlama furyasında, “darbe girişimi’ ile mücadele” perdesinde Anayasa ve hukuk çerçevesinde kalması gereken OHAL KHK’larını muhalefeti engelleme, hapsetme, tehdit, korkutma ve sindirmede hoyratça istimal eden siyasî iktidar, yargıyı siyasi rakiplerine karşı bir sopa olarak kullanıyor.
Gerçek şu ki, Org. Çevik Bir’in tâlimatıyla 28 Şubat “postmodern darbesi” sürecinde yüksek yargı mensuplarının karargâha çağrılarak generallerin brifinglerini dakikalarca ayakta alkışlatmalarına benzer, yürütmeyi denetlemesi gereken hâkimlerin ve savcıların otobüslere doldurularak Saray’a götürülüp, sıraya konularak üstlerinin aranması, yargı bürokrasisiyle yargıçların atamasını yapan Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyelerini tek başına atayan yürütmenin başı “partili cumhurbaşkanı” önünde ayağa kalkmaları garabeti hiçbir demokratik hukuk devletine yakışmıyor; yargıya güveni daha da dibe düşürüyor.
Ve bu vaziyet, hukukun temel kuralarının başında gelen “hâkim teminatı”nı esas alan Anayasanın 140. maddesindeki “Hâkimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre görev ifâ ederler” hükmüyle hâkimlerin vicdanî kanaatleriyle karar verme güvencesini ıskat ediyor.
...***
Akif Beki, 4 Eylül tarihli Karar gazetesinde, "AKP malul ve emeklileri"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Emekliyi ‘müstafi’ anlamında kullanıyorum, kendi kararlarıyla istifa ederek ayrılanlar. Yoksa köşesine çekilenler, ununu eleyip eleğini asanlar, siyasetten el etek çekenler manasında değil.Malul gazilerden kastım ise ihraç edilmek suretiyle yolunu ayıranlar, yani muhreç olanlar, vuruşarak çekilenler.AK Parti’den kopmaya yüz tutan iki kol çıkıyor bu durumda ortaya; müstafiler ve muhreçler.Müstafiler; Ali Babacan’ın başı çektiği, Sadullah Ergin ve Beşir Atalay gibi partiyle ilişkilerini yakın zamanda sonlandıran, hepsi kritik bakanlıklarda görev yapmış eski kurmay kadrolarından oluşuyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Muhreçler ise Ahmet Davutoğlu’nun başı çektiği, Selçuk Özdağ’la Ayhan Sefer Üstün ve Abdullah Başçı gibi isimlerden müteşekkil bir kol. Yalnız, partiyle üyelik bağları henüz resmen kesilmedi, ilişikleri devam ediyor.
Fakat AK Parti yönetimi ilk adımı attı, ihraç sürecini başlatma kararı aldı. Dolayısıyla, eski başbakan ve genel başkan Davutoğlu ile arkadaşlarından şimdilik ‘muhreç adayı’olarak söz edebiliriz.
Süreç tamamlandığında, her biri iktidarın yükseliş döneminin A takımında rol almış yıldız isimlerden bu iki kol doğmuş olacak. Ama süreç tamamlanırsa...
Çünkü AK Parti’de kesin ihraç istemiyle disipline her sevk, kesin ihraçla sonuçlanmayabiliyor. Son örnek, meşhur ‘Osman Amca’...
Hatırlarsanız, Çubuk’ta CHP lideri Kılıçdaroğlu’na fiili saldırıda bulunmuştu.
AK Parti üyesi olduğu anlaşılınca, yine sözcü Ömer Çelik, parti yönetiminin kararını kamuoyuna bildirmişti. Saldırgan Osman Sarıgün, kesin ihraç istemiyle Ankara il disiplin kuruluna sevk edilecekti. Apar topar açıklandı ama sonra ne olduğunu bilmiyoruz, sevk işleminden bir daha haber alınamadı.
Bildiğimiz tek şey; dosyaya bakacak disiplin kurulu dahil Ankara teşkilatının bağlı olduğu il başkanı Özcan’ın, saldırgana sahip çıktığı. Partiden atmak şöyle dursun, “Yiğidimizi yedirmeyiz” sloganları atarak arkasında durdu, Osman Amca payesi verilerek kahramanlaştırılmasına giden yolu açtı. ‘Heykelini de dikerek taçlandırıp bu hırtlığı şımartmazlarsa ayıp ederler’ yazıları bile yazdırdı bana.
Davutoğlu ve arkadaşlarını ihraç konusunda da benzer bir ciddi kararlılık gözleniyor. Sözcü Çelik, oy birliği ile partiden kesin ihraç talebiyle Merkez Disiplin Kurulu’na sevk edildiklerini duyurdu. Fakat bakalım, akıbetleri de benzeyecek mi, yoksa bu sefer aynı hızla ihraç gerçekleşecek mi?
Süreç şöyle işleyecek. MYK’dan çıkan ihraç talebi, Merkez Disiplin Kurulu’na sevk edilecek. Ardından Disiplin Kurulu toplanarak ihracı istenen kişilerden sözlü ve yazılı savunma isteyecek. Disiplin Kurulu’nun sözlü ve yazılı talebine belli bir süre içeresinde cevap gelmezse otomatik olarak üyelikleri düşecek.
Yani eğer savunma yapmazlarsa sonu hızlandırmış ve ihraçlarını kolaylaştırmış olacaklar. Ama savunma yazarak ayrışma gerekçelerini kayda geçirme ve tarihe not düşme fırsatını kaçırırlar mı, sanmıyorum.