Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Babacan: Yıl bitmeden partiyi kuruyoruz
Yeniasya:
'Türkiye AB'ye üyelik konusunda ilerleme göstermiyor'
Star:
İmamoğlu'nun tartışılan kararına mahkeme 'dur' dedi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Cevher İlhan, 10 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Yargı bağımlılığı” ayıbı…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Geçen hafta adli yıl açılışının yürütmenin merkezi Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yapılmasıyla “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin yok edildiği, yargının yürütmenin tahakkümüne ve vesâyetine sokulmasıyla “tek şahıs yönetimi”nde tam bir hukuk kaosuna itildiği tartışmaları sürerken, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Temsilcisi’nin Türkiye’de yargı bağımsızlığı endişesi açıklaması çarpıcı oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yargı bağımsızlığının tehdit altında olduğunu kaydeden Temsilci Dunja Mijatovic, Türkiye’de mahkemelerin bağımsızlığının 15 Temmuz “darbe girişimi” sonrası OHAL sürecinde zarar gördüğünü” yazıp “Yargı bağımsızlığının ciddi şekilde aşındığı”nı uyarıyor.
“İnsan haklarına saygı olmadan güvenlik olmaz. Terörle mücadele ederken, insan haklarına saygı göstermemek, hukuk devleti ve yargı sistemine güvene zarar verir” diye konuşan İnsan Hakları Temsilcisi, daha önce de Türkiye’de “terörizm ve suç örgütü üyeliği”nin geniş tanımıyla ilgili yasaların AİHM tarafından da eleştirildiğine dikkati çekmiş, yargı bağımsızlığı ve âdil yargılama ilkesinin anayasal çerçeveye oturtulmasının, insan hakları savunucularının çalışmalarını özgürce sürdürebilmelerinin demokratik bir toplum için önemini belirtmişti.
Keza Türkiye’de hâkim ve savcıların tayini ve görevden alınma biçimiyle ilgili eleştirilerde bulunmuş, “mevcut yargı sisteminde devletin korunmasının, insan haklarının korunmasının üzerinde tutulduğu”na işaretle “Bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından âdil bir yargılanmanın temel hak olduğu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle garanti altına alındığını” bildirmişti. (gazeteler, 10.7.19)
Özetle, Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) ile ilgili anayasa değişikliklerinin Avrupa Konseyi standartlarına “açıkça aykırı olduğunu” kaydeden İnsan Hakları Temsilcisinin, “Bazı hükûmetler ve politikacılar yargı bağımsızlığını, tarafsızlığını ve verimliliğini korumak ve güçlendirmek yerine, yargıya müdahale ediyor ve hatta hâkimlere yönelik tehditlere başvuruyorlar” sözleri, Türkiye’nin hukuk devleti ve yargı bağımlılığındaki ayıbı ortaya koyuyor.
Türkiye, hukuk devletinde dibe vurduran bu ayıptan âcilen kurtulmalı…
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün “2018 Basın Özgürlüğü Yıllık Bilânçosu”na göre dünyada 348 gazeteci ve basın mensubu parmaklıklar arkasında tutulurken, Türkiye hapisteki gazeteci sayısı bakımından yine ilk sırada. (gazeteler, 18.12.18)
Yine Gazetecileri Koruma Komitesi araştırmasında, Türkiye hapisteki gazeteciler konusunda en kötü karneye sahip ülke olmayı sürdürüyor. Türkiye’de basına yönelik baskının darbe girişimi akabinde arttığına ve 100’den fazla basın kuruluşunun KHK ile kapatıldığı kaydediliyor (Deutsche Welle Türkçe, 13.12.18)
…***
Esfender Korkmaz, 10 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Faiz ve kur çıkmazı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), finansal yatırım araçlarının, Ağustos ayı nominal ve reel getiri oranlarını açıkladı. Son bir yıl içinde, en fazla kazandıran yüzde 20.64 reel getiri oranı ile Devlet İç Borçlanma Senetleri, en fazla kaybettiren ise, eksi 18.67 reel getiri oranı ile Euro oldu.Bir yıl önce Ağustos 2018 ayında bu tablo 180 derece tersti. Devlet İç Borçlanma Senetleri yüzde 27.74 oranında reel kayıp getirmişti. Euro ise yüzde 37.23 reel getiri sağlamıştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Kurlar ve faizler açısından Ağustos ve Eylül 2018 ayları özel aylardır. Bu aylar TL'nin döviz sepeti karşısında en fazla değer kaybettiği aylardır.
MB TÜFE bazlı reel kur endeksine göre, bir Euro ve bir dolardan oluşan döviz sepetine karşı, 2018 Ağustos ayında TL yüzde 34.21, Eylül ayında ise yüzde 37,51 oranında daha düşük değerdedir. Bu sene Ağustos'ta ise, yüzde 23,23 oranında daha düşük değerdedir.
Mevduat faizi, geçen sene eksi reel getiri ile tasarruf sahibine kayıp getirmişti. Bu sene 0. 97 brüt reel getiri sağladı ve fakat mevduat üstündeki vergi stopajını indirirsek reel faiz sıfıra yaklaşır.
Kısa dönemde faiz oranları ve döviz kurları ekonomik istikrarı etkiler. Aynı zamanda da ekonomik istikrar sorunu faiz ve kuru etkiler.
Temelinde de siyasi ve hukuki güven sorunu olmakla birlikte bu gün yaşamakta olduğumuz ağır ekonomik sorunları da 2018’de yaşadığımız kur şoku tetikledi.
Eğer istikrar sağlamak istiyorsak, istikrar politikaları içinde tutarlı bir faiz politikası ve kur politikamız olmalıdır.
Uluslar arası piyasalarda Türkiye'nin 5 yıllık tahvillerinin iflas risk primi 400 baz puandır. Doğal olarak Türkiye de reel faiz oranı en az 4 puan ve artı birkaç puan olmalıdır. Yani en az yüzde 5 reel faiz olmalıdır.
Daha yüksek reel faiz, diğer ekonomik ve siyasi gelişmeleri veri kabul edersek, yabancı sermaye çeker ve fakat aynı zamanda yatırımları da engeller. Üretimde finansman maliyetini artırır. Borçla finanse edilen kamu hizmetlerinin maliyeti artar. Bu nedenle reel ve gerçekçi bir faiz dengesi tutturmak önemlidir.
MB'nın beklenti anketine göre, 12 ay sonrası için beklenen TÜFE oranı yüzde 12.21'dir. Bu şartlarda halen; yüzde 19.75 politika faizinde reel faiz oranı yüzde 6.7',
MB ortalama kredi faiz oranlarına göre yüzde 19.42 olan ticari kredilerde yüzde 6.4 ,
MB ortalama kredi faiz oranlarına göre yüzde 21.43 olan tüketici kredilerinde yüzde 8.2'dir.
Enflasyon beklentisi gerçekleşirse , bu reel faiz oranları yüksektir. Bu şartlarda Merkez Bankası'nın politika faizini birkaç puan düşürmesi normaldir.
Faiz politikasını yasaya göre Merkez Bankası belirler. Ancak Türkiye'de fiilen hükümet belirliyor.
Bir ülkede Merkez Bankası bağımsız olmayabilir. İktisadi ajanlar buna göre karar verirler. Ancak bağımsız Merkez Bankası deyip de, kararlara müdahale edersek, güven sorunu yaratmış oluruz. İstikrarı bozmuş oluruz.
Öte yandan eğer enflasyon beklentisi tutmazsa, faizlerin istikrar bozucu etkisi devam eder. Ne var ki enflasyondaki belirsizlik faizlerde de aşırı oynaklık yaratıyor.
…***
Elif Çakır, 10 Eylül tarihli Karar gazetesinde, “2019 yargıya güven yılı olacaktı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Geçen Cuma günü, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun beş yıl önce sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlar nedeniyle 9 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmasının Adalet Bakanı Abdülhamit Gül açısından daha büyük talihsizlik olduğunu söylemeliyim. Neden?Zira Sayın Kaftancıoğlu hakkında beş yıl sonra akıl edip de harekete geçen yargımız nihai hükmünü açıkladığı saatlerde Sayın Abdülhamit Gül şu açıklamaları yapıyordu:“Düşünce ve ifade özgürlüğünü daha da güvenceye alıyor, tutuklamadaki keyfiliği kaldırıyoruz. Yargılama süreçlerinde de özgürlüğün asıl olduğu dikkate alınmalı.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Biliyorsunuz Sayın Gül 2019 yılının ikinci ayında “2019’un yargıya güven yılı” olmasını hedeflediklerini, bu konuda önemli mesafeler aldıklarını da açıklamış ve “güven veren ve erişilebilir bir adalet sistemi” vaadinde bulunmuştu. (28 Şubat 2019)
Tutuklamada keyfiliği kaldıracaklarını açıkladığı saatlerde İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Kaftancıoğlu’nu 9 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırdığını haber alan Sayın Gül ne düşünmüştür acaba?
Adalet Bakanı Sayın Gül mesela diyor ki: “İfadesi ve düşüncesinden dolayı hiç kimsenin hapis cezası almadığı bir sistem olacak. Hiç kimse susmayacak, eleştirisini söyleyecek.”
Mahkemeler ise konjonktürel davranabiliyor. Canan Kaftancıoğlu örneğinde bariz bir şekilde görüldüğü gibi beş yıl önce ilgilerini çekmeyen, suç unsuru görmedikleri tweetlerden beş yıl sonra “kamu düzenini tehdit ediyor” gerekçesiyle mahkumiyetler çıkartabiliyorlar.
Kaftancıoğlu’nun sosyal medya hesabından paylaştığı mesajların üzerinden beş yıl geçmiş.
Peki, Kaftancıoğlu’nun paylaşımları bu beş yıllık süre içerisinde halkı kin ve düşmanlığa itmiş mi?
Kaftancıoğlu’nun paylaşımlarından etkilenip de kamu düzenini bozacak, tehlikeye sokacak girişimlerde bulunanlar olmuş mu?
Hayır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen bu tür davaların tamamını “düşünce ve fikir özgürlüğü” kapsamında değerlendiriyor ve neredeyse devamlı “hak ihlali” kararı veriyor.
Kaftancıoğlu davası AİHM’e gitmiş olsa, AİHM bu davayı da aynı kapsamda değerlendirecek ve hak ihlali tespitinde bulunacaktır.