Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Türkiye’ye verilmeyen F-35’lerin Polonya’ya satışına ABD’den onay çıktı
Karar:
Yabancıdan 10 milyar dolar bilmecesi
Yurt:
AKP: Davutoğlu kaybettiği koltuğun peşinde Yurt
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Faruk Çakır, 13 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, “12 Eylül’ler nasıl önlenir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“39 yıl önce (1980) gerçekleştirilen askerî darbenin Türkiye’ye verdiği maddî ve manevî zararın hesabını dahi yapabilmiş değiliz.Öyle bir darbe ki, aradan bunca zaman geçmesine ve onlarca iktidar değişmesine rağmen hâlâ millete dayattığı anayasa yerli yerinde duruyor. Tabiî ki 12 Eylül 1980 darbecilerinin millete zorla, aldatarak ve icabında korkutarak dayattıkları 1982 Anayasası’nda ciddî değişiklikler yapıldı. Pek çok maddesi yenilendi, ama özü, temel anlayışı değişmedi. Zaten değişmiş olsa 1982 Anayasa’sı olarak değil de başka bir isimle hatırlanırdı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Darbeciler hazırladıkları anayasa ile demokraside tedavisi zor yaralar açtılar. Siyasî ahlâk zedelendi, ticaret hayatı da iyice bozuldu. Bilhassa o tarihten sonra her şey para ile, madde ile ölçülür hale geldi. Bir adım sonrası da “Benim memurum işini bilir”le özetlenen haksız, hukuksuz kazanç yolunun adeta normal kabul edilmesine vardı.
12 Eylül darbesinin en büyük tahribatlarından biri de Demokrat siyasî anlayışın temelini sarsmış olmasıydı. Getirdiği yasaklarla korku yaydılar. Malûm, insanın ürkmesi başka şeylerin ürkmesine benzemiyor. İhtilâlciler bir kişiyi değil, bir bütün olarak milleti ürküttüler.
Bu darbeden bahsedenler darbenin ‘emir komuta zinciri içinde’ gerçekleşmiş olmasını anlatarak neredeyse darbeyi meşrû göstermek isterler. Hangi zincir içinde olursa olsun, baştan sona ‘darbe’ olduğuna göre nasıl böyle bir yanlış savunulur? Aksine bu ‘zincir’ darbeci anlayışın dem ve damarlara sirayet ettiğine delil olur ki en az darbe kadar feci bir tablo ile karşı karşıya kalındığını anlatır.
1980’deki darbe, 27 Mayıs 1960 İhtilâli ve 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan daha feci neticeler ortaya çıkardı. Darbe ile neler yapıldığını kısmen hatırlayalım: Millî Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı. Anayasayı uygulamadan kaldıran darbeciler, ardından TBMM’yi lağvettiler. Ülke genelinde sıkıyönetim ilân edildikten sonra sivil toplum kuruluşları hedef alındı. Derneklerin faaliyetleri durduruldu. Siyasî partilerin kapısına kilit vuran darbeciler, parti liderlerini de sürgüne gönderip haklarında ‘siyaset yapma yasağı’ getirdiler. Çok enteresandır, darbeden hemen sonra gelen ve bugün dahi ‘demokrasi kahramanı’ olarak genç nesillere tanıtılan bir siyasetçi ve ekibi, darbecilerin siyasetçilere koyduğu ‘siyaset yapma yasağını’ can havliyle savundu! Evet, bir siyasetçi muhtemel rakiplerine darbecilerin getirdiği siyasî yasakların devamı için meydan meydan gezmişti.
O günkü darbe döneminde yaklaşık 100 bin kişi “örgüt üyesi olma” suçundan yargılandı, 30 bin kişi ise “sakıncalı” olduğu iddiasıyla işlerinden edildi. Millî Güvenlik Konseyi üyesi darbeci generallerin belirlediği Danışma Meclisi’nin hazırladığı anayasa, 1982’de “güdümlü” referandumla yüzde 92’lik “evet” oyu da almıştı.
Her şey bir yana, yeni 12 Eylüllerin olmaması için ne yapılması icap eder sorusuna cevap bulmak gerekir. Bu sorunun belki yüz farklı cevabı vardır, ama en esaslı cevap “Cehaleti mağlûp etmekle darbeler sona erer” şeklinde olsa gerek.
…***
Taha Akyol, 13 Eylül tarihli Karar gazetesinde, “AYM’nin 2 kararı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Anayasa Mahkemesi’nin iki kararı 11 Eylül günü Resmi Gazete’de yayınlandı. OHAL dönemlerinde bile somut delil olmadan insanları tutuklamanın “hak ihlali” olduğunu tespit ediyor.Daha önemlisi “somut delil” kavramının ne olduğunu hatırlatıyor: MİT’nin, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun, diğer idari makamların raporları, kararları, bazı tanıkların “bu adam şucudur, bucudur” tarzındaki beyanları “delil” sayılamaz!Bunlar “kanaat”tir, “delil” değildir.”diyn yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Anayasa Mahkemesi’nin dört yıl önceki bir kararı şöyledir:
“MİT’e yetki sadece önleyici istihbarat elde etmek ve analiz yapabilmek amacıyla verildiğinden bu yetkinin kullanılması sonucu elde edilen bilgilerin anılan amaç dışında kullanılması, örneğin adli soruşturma ve kovuşturmalarda kullanılması mümkün değildir.” (Gün 30.12.2015, K: 2015/123)
Hukuk devletinde böyledir…
Devlet makamlarının “kanaat”leri ancak polis devletinde “delil” sayılır. Hatta otoriter rejimlerde adalet, polisin denetiminde ve gözetimindedir. Polis raporlarına göre hüküm verilir.
Tabii polis de siyasetin emrinde… Hukuk devleti ise “kanaat” ile “delil”i ayıran, bu konuda kılı kırk yaran devlettir. Çünkü hukuk devletinde kuvvetler ayrılığı en esaslı ilkelerden biridir. Siyasi organ olan yürütme, siyaset dışı organ olan yargıya karışamaz, hatta etkileyemez..
Ülkemizde bu bilincin gelişmesi, hukuk kültürünün ve yargı üzerinde kamu denetiminin güçlenmesi için bu konuları işlemek gerekir.
Bu yöndeki önemli yargı kararlarını da kamuoyuna iletmek lazımdır.
AYM’nin bahsettiğim kararı bu niteliktedir. Keşke OHAL dönemindeki çekingenliğini tamamen atabilse, bütün kararları böyle olsa.
AYM’nin söz konusu kararları, FETÖ suçlamasıyla tutuklanan iki savcı hakkında… O zamanki HSYK bu iki savcıyı bu gerekçeyle ihraç etmiş… Mahkeme de bunu delil sayarak iki savcıyı tutuklamış!
Dosyalarında “Fetöcülerle samimiydi” veya “fetöcü olduğunu biliyorum” gibi soyut tanık ifadeleri de var…
Sonunda beraat etmişler ama uzun süre hapis yatmak ve “meslekten ihraç” edilmiş olmak gibi çok ağır mağduriyetlere maruz kalmışlardır.
AYM ilkel bir mantıkla “beraat ettiniz, daha ne!” diye düşünmedi, haksız tutuklama mağduriyetini bu iki kararla hukuken hükme bağladı.
AYM’ye göre, MİT ve HSYK gibi resmi (ve de siyasi) makamların raporları ve kararları “somut delil” sayılamaz. “Bu adam şöyledir, böyledir” gibi soyut tanıklıklar da delil sayılamaz.
Deliller “somut ve olgusal” yani olaylarla ilgili olmalıdır.
AYM’nin en önemli vurgusu, hukuk devletinin OHAL şartlarında bile “hak ihlali” yapamayacağıdır:
“Olağanüstü yönetim usullerinin uygulandığı dönemlerde de kişilerin suç işlediğine dair belirti bulunmadan tutuklanmaları, durumun gerektirdiği ölçüde bir tedbir olarak kabul edilemez.” (B. No: 2016/78293, Paragraf 65)
Hukuk devletinin temel ilkelerinden biridir bu.
Ama Türkiye’nin hukuki evrimi geciktiği için bu ilke tam yerleşmediği gibi 15 Temmuz faciası çok vahim, çok kaotik ortamlar yarattı. Öyle bir ortamda “at izi it izine” karıştı, kurular yanında pek çok yaş da yandı.
…***
Orhan Uğuroğlu, 13 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Adalet reformu strateji belgesi mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu 2012-2017 tarihleri arasında sosyal medya hesabı Twitter'dan bazı mesajları paylaşıp bazı mesajlar attı.Kaftancıoğlu CHP İstanbul İl Başkanı oluncaya kadar bu mesajlardan hiç kimsenin haberi olmadı. İl Başkanı olunca "mal bulmuş mağribi gibi" AKP'nin trolleri saldırıya geçtiler.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
31 Mart yerel seçimi öncesi CHP teşkilatlarını ayağa kaldıran ve propaganda döneminde Büyükşehir Belediye Başkan adayı Ekrem İmamoğlu'na çok büyük destek veren Canan Kaftancıoğlu seçimi İmamoğlu kazanınca AKP'lilere hedef oldu.
Hele hele 23 Haziran seçiminde İmamoğlu'nun 800 bin oy farkla 2. Kez seçilmesi AKP'lileri çıldırttı.
Mahkeme 7 yıl önce attığı Tweet'ler yüzünden Kaftancıoğlu'na toplamda 9 yıl 8 ay 20 gün hapis cezası verdi.
Bu karar bana da sosyal medyada pek çok vatandaşa da haksız geldi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin başbakanı Binali Yıldırım 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye Cumhuriyeti Devletinde şu sözleri ile bir ilke imza attılar.
"FETÖ'ye karşı mücadelede milat 17-25 Aralık'tır."
Ortada yasa yok ama cumhuriyet savcılarına ve hakimlere verilen bir talimat oldu 17/25 Aralık milattır sözünü mahkemeler yasa hükmü gibi uygulamaya başladı.
ByLock adlı FETÖ mesajlaşma aplikasyonunu kullananlar "terör örgütü üyesi" sayıldı, ancak daha sonra alınan mahkeme kararlarında da ByLock kullanıcıları için "17/25 Aralık milattır" kararları alındı.
Canan Kaftancıoğlu 7 yıl önce yani 2012 yılında paylaştığı Tweet'ler nedeniyle 10 yıla yakın indirimsiz, ertelemesiz hapse mahkum ediliyor.
Ama gelin görün ki 2012 yılında FETÖ ile kol kola Türk Silahlı Kuvvetleri'ne Ergenekon, Balyoz gibi kumpasları kuran AKP'liler "17/25 Aralık Milat" gerekçesi ile yargılanmıyor.