Eylül 16, 2019 08:11 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Star: Ankara'da üçlü zirve

Aydınlık:

Suriye adım attı, sıra Türkiye'de

Karar:

Milyonerler dövize koştu

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Taha Akyol, 15 Eylül tarihli Karar gazetesinde, "Yeni partiler"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Merkez sağda ya da merkezde yeni partiler kurulacak. Yeni partiler ama AK Parti lideri Erdoğan’la eskiden başlamış olan fikir ayrılıklarının sonuçlarıdır. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ve ekonomiden sorumlu eski Başbakan Yardımcısı Ali Babacan…Başlangıçta Erdoğan’la birlikte aynı ilkelerle partide yer aldılar, birlikte çalıştılar. Zamanla esaslı konularda yolları ayrıldı. Yedi yıl önceydi. AK Parti lideri ve Başbakan Tayyip Erdoğan, Konya şehir hastanesi hakkında konuşurken şöyle diyordu:“Bu fakirin üzerinde 6 yıldır ısrarla durduğu bir şehir hastaneleri projesi vardır... Ama kuvvetler ayrılığı denilen olay var ya o geliyor sizin önünüze bir engel olarak dikiliyor. Diyor ki ‘senin de bir oynama sahan var’ diyor.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Gazeteciler Başbakan Erdoğan’ın bu sözlerini sorduğunda Cumhurbaşkanı Gül şu cevabı veriyordu:

“Kuvvetler ayrılığı demokrasinin temelidir!” (21 Aralık 2012)

Gül her zaman kuvvetler ayrılığını, parlamenter sistemi savundu. Yanlış gördüğü işleri gürültü çıkarmadan geri çevirdi veya düzelttirmeye çalıştı.

Başbakan Davutoğlu’nun 25 Kasım 2015 günü Meclis’te okuduğu hükümet programında “Şeffaflık” başlığı altında 10 paragraftan oluşan bir bölüm vardı. Yolsuzlukla mücadele, siyasi partilerin ve seçim kampanyalarının finansmanının şeffaflaştırılması, kamu yönetimi için şeffaflık paketinin yasalaştırılması, mal bildiriminin yaygınlaştırılması gibi düzenlemeleri öngörüyordu.

Davutoğlu’ndan sonraki programlarda bu bölüm yer almadı.

Davutoğlu, aynı hükümet programında “güçler ayrılığının tahkim edilmesini” istiyordu. Bunlar önemli görüş farklarıydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti yönetimine yaptığı konuşmada, “Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık arasında, istişare ve danışma mekanizması yeterince işletilemiyor” diyerek başkanlık sistemi gerektiğini söylemiş, şeffaflık paketi konusunda da “Böyle giderse görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız” diye konuşmuştu. (18 Ocak 2015, Hürriyet, Milliyet)

Sonrası malum, Davutoğlu uzaklaştırıldı. Görüş farklarını “Manifesto” denilen bildirisiyle ayrıntılı olarak açıkladı.

Başbakan Yardımcı Ali Babacan, beş yıl önce TRT Haber’de yaptığı konuşmada, inşaat sektörüne fazla kaynak gittiğini, artık sanayiye öncelik vermek gerektiğini söylüyordu:

“Sadece sanayiyi daha cazip hale getirmek değil, gayrimenkuldeki bu ölçüsüz işlemleri de önleyici adımlar atmak lazım. Biz bunları söyledikçe de bazı tepkiler oluştu, bundan sonra da tepkiler olacaktır…” (17 Eylül 2014)

Babacan aynı konuşmasında “Bir gecede bir kalem oynatarak belediye meclisleri kararıyla” sağlanan büyük rantların vergilendirilmesi gerektiğini de söylüyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise şöyle diyordu:

“İnşaat sektörünü hafife almaya asla tahammülümüz yok. İnşaat bir kere en emek yoğun sektör olması hasebiyle çok önemli. Şimdi bunu söyleyince bu demek değil ki sanayiyi bir kenara koyalım. Bunun ikisini beraber başarmalıyız. Birini bırakalım öbürünü yapalım. Olmaz.” (21 Aralık 2014)

Her ikisinin de bu konularda birçok konuşması var. Elbette hiçbir sektör ihmal edilemez, tartışmalar öncelik konusundaydı.

Erdoğan’ın ilkeleriyle Gül, Davutoğlu ve Babacan’ın ilkelerinin çatıştığı açıktır. Üçü de mevkiyi makamı değil, ilkelerini önemsediler. İhanet ya da proje gibi anlamsız suçlamalar “ilkeler”in konuşulmasını, yapılanların gözden geçirilmesini engelliyor.Siyasetimiz artık ilkeleri, fikirleri, programları konuşan bir düzeye yükselmelidir.

...***

Esfender Korkmaz, 15 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Yeni faizlerin etkisi ne olur?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Merkez Bankası gösterge faizini yüzde 19.75'ten yüzde 16.30'a düşürdüğü gün döviz kurlarında da bir düşme oldu. Kamuoyunda en fazla tartışılan konular; faizlerin düşmesinin neden kurları etkilemediği ve bundan sonra ne olacağı konularıdır.TL zaten düşük, kur zaten yüksektir. 12 Eylül günü, Merkez Bankası TÜFE bazlı reel kur endeksine göre TL'nin değeri yüzde 25 daha düşüktür. TL'nin düşük değerde olması TL'de daha fazla değer kaybını engelliyor."diyen yazar, yazısının devamınd aşu ifadeelre yer veriyor:

...***

Reel faiz yüksek idi. MB gösterge faizi yüzde 19.75 iken, Ağustos yıllık TÜFE oranı yüzde 15.01 ve MB anketlerine göre eylülden eylüle beklenen yıllık enflasyon tahmini yüzde 12.21'dir.

Bu şartlarda reel faiz yüksektir. Yüksek reel faiz, diğer ekonomik ve siyasi gelişmeleri veri kabul edersek, yabancı sermaye çeker ve fakat aynı zamanda yatırımları da engeller. Üretimde finansman maliyetini artırır. Borçla finanse edilen Kamu hizmetlerinin maliyeti artar. Bu nedenle reel ve gerçekçi bir faiz dengesi tutturmak önemlidir.

Bu şartlarda piyasalar faiz indirimine ikna oldu. İnandı. Kur tepkisi vermedi.

Parantez içinde söylemek gerekirse, bana göre reel faiz en az yüzde 5 olmalıdır. Çünkü Uluslararası piyasalarda Türkiye'nin 5 yıllık tahvillerinin iflas risk primi 400 baz puandır. Doğal olarak Türkiye'de reel faiz oranı en az 4 puan ve artı birkaç puan olmalıdır. Yani en az yüzde 5  reel faiz olmalıdır.

Döviz talebi düştü. 2018 ikinci çeyreğine göre 2019 İkinci çeyreğinde ithalat yüzde 16.9 oranında geriledi. İthalatın gerilemesi döviz talebini düşürdü.

Merkez Bankası, enflasyon hesabını her zaman yanlı ve yanlış yapıyor. Enflasyonu her zaman kısa vadeli ve yalnızca talep cephesinden yorumluyor. Gerçekte ise enflasyonun temel nedeni arz-talep dengesinin bozulmasıdır. Son dönemlerde talep düşüktür ve fakat üretimde de düşme var. GSYH üç çeyrektir küçülüyor. Yani mal ve hizmet arzı da daralıyor.

Dahası Türkiye'de toplam talebin enflasyona etkisi sınırlıdır. Zira yapısal sorunlardan kaynaklanan kronik enflasyon var. Geçen sene de kur şokundan maliyet enflasyonu yaşadık. 

Bir ülkede Merkez Bankası bağımsız olmayabilir. İktisadi ajanlar buna göre karar verirler. Ancak bağımsız Merkez Bankası deyipte, kararlara müdahale edersek, güven sorunu yaratmış oluruz. İstikrarı bozmuş oluruz.

...***

İhsan Çaralan, 15 Eylül tarihli Evrensel gazetesinde, " HDP'nin kuşatılma girişimleri bir 'erken seçim hazırlığı mı'dır?`ba;likli yazisini okuyucularla paylaşıyor.

" Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partisi, bütün gücünü HDP’yi legal siyaset alanının dışına itmek için kullanan bir çizgiye yöneldi.

Uzunca bir zamandan beri güvenlik güçleri ve mahkemeler üstünden HDP‘ye yönelik operasyonların yanı sıra, “çocuklarının dağa çıkarıldığı”nı iddia ederek “Diyarbakır HDP il binası önünde oturma eylemi” başlatan ailelere verilen resmi destek, “HDP’ye karşı mücadele”de yeni bir safhaya geçildiğine işaret ediyor.Öte yandan Erdoğan, Kulp’ta, bir minibüsün geçişi sırasında patlatılan bomba olayında “Şu anda da HDP İlçe Başkanı, Belediye Fen İşleri Müdürü alındı” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Daha başkaları da alınıyor, alınacak diye düşünüyorum” diyerek, HDP’yi doğrudan hedef gösterdi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Diyarbakır HDP il binası önündeki eyleme Hükümet, AKP ve MHP tam destek verip, bundan HDP’yi halktan tecrit edip çökertecek sonuçlar bekliyor.

CHP ve İyi Parti ise, aralarındaki kimi farklılıklara karşın, bu eyleme verdikleri destekle, devletin görevi olan bir konuda halkı HDP’nin kapısına göndererek devletin itibarının ayaklar altına alındığını söyleyerek, konunun Meclis gündemine alınmasını istiyorlar.

HDP de bu sorunun, “Meclis çatısı altında çözülmesi gereken bir sorun” olduğunda ısrarlı ve il binaları önünde eylem yapanları da TBMM önünde oturmaya çağırıyor.

Ama Cumhurbaşkanı konunun Meclisin gündemine alınmasına karşı çıkıyor. Çünkü ona göre, konunun Meclise getirilmesi, “HDP’nin kendisini meşrulaştırmak isteğinin ifadesi”ymiş!

Cumhurbaşkanı böylece HDP’nin sadece vekilleri ya da diğer partilileri şöyle ya da böyle “teröre bulaşmış bir parti” olmaktan öte “meşru bir parti olamadığını” da iddia ediyor. Ve “çocuklarının dağa çıkarıldığını” söyleyen ailelerle kamuoyunda “Bu çocukları HDP dağa çıkardı” diye bir algı oluşturulmaya çalışılıyor.

Ekonomiden dış politikaya, iç politikadan AKP içindeki kaynamalara, dahası halkın seçimlerde sermaye partilerinden daha ileri tutum takınmaya başlamış olması, bunun son seçimlerde açıkça görülmesi, Erdoğan ve AKP’nin amaçlarına varmasını çok zorlayacak etkenlerdir.