Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Şam: ABD ve İsrail destekli PKK'yı bitireceğiz
Star:
Netanyahu seçimlerde istediğini elde edemedi
Karar:
Akaryakıta 35 kuruş Aramco zammı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Ali Sirmen, 17 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Adil yargı ve sosyal medya"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Adil yargı, sistem ne olursa olsun, tüm demokrasilerin temel taşı. Onun da olabilmesi kuvvetler ayrılığının yaşama geçmesiyle mümkün. Devletin erkleri arasında güçler ayrılığı ilkesinin çalışmadığı, Türkiye gibi yasamanın işlevini yitirdiği, bütçe yapmak dahil bir sürü yetkisinin parlamento denetiminden azade yürütmenin eline geçtiği ve tek adam sultası haline geldiği ülkelerde, adil yargı da tarihe karışınca, politikada, ekonomide, tarımda eğitimde, dış politikada, medyada ve yargıda tam bir kaos olur ve her yanda tepkiler patlak verir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türkiye şu anda bu durumu bütün ağırlığıyla yaşamaktadır. Kaos devletin bütün erklerine egemendir. Yargıyı sultası altına almış iktidarın teslim olmuş yandaş “havuz medyası”nda yer bulamayan ve toplum vicdanını yaralayan her kararı, sosyal medyada büyük yankılar yapmaya başlamıştır. Pazar günkü Cumhuriyet’in birinci sayfasından verilen “Twitter adaleti” haberi bu olguya değiniyordu.
“Twitter adaleti” siyasal iktidara ram olmuş, yargıya güvenini kaybetmiş, artık ondan adil karar beklemeyen kamuoyunun, yine siyasi iktidara ram olmuş olan yandaş “havuz medyası” yerine ikame ettiği sosyal medya aracığıyla adli kararlar karşısında dile getirdiği tepkilerin yargı katındaki etkilerini anlatmak için kullanılmış bir deyim. Yargı adil olmaktan çıkıp iktidar yargısı olunca.“Twitter adaleti” de kaçınılmaz oluyor.Yalnız bu noktada biraz durmak gerek.Yargının adil olması için yalnızca siyasal iktidarların değil, ama aynı zamanda her türlü gücün baskısından azade olması gerekir ki, bu “her türlü güç”e kamuoyu da dahildir. Yaşamın deneyimleri göstermiştir ki, kolektif dolduruşlara açık kamuoyu zaman zaman hukuk ile etiği birbirine karıştırabilmektedir.Aynı zamanda, kolektif heyecanın etkisiyle çabuk parlayabilen kamuoyu usul tanımamakta, ince eleyip sık dokumadan karara varılıp infaz yapılmasını mazur görebilmektedir ki, bu durum hukuki güvence kavramı ile yüzde yüz çelişmektedir.Unutmayalım ki adil olmayan bir kararı, milli irade de, onun tecellisi olan parlamentolar da meşrulaştıramazlar. Anayasal denetimin çağdaş demokrasinin temel taşlarından biri haline gelmesinin gerekçesi işte bu olgudur.
Bu endişe ilk bakışta garip karşılanabilir, hele hele son dönemlerdeki yargısal uygulamalar göz önünde bulundurulduğunda...Cumhuriyet’in pazar günkü haberinde belirtildiği gibi, son dönemlerde “Twitter adaleti” yargı organının ne yazık ki, duyarsız kaldığının görüldüğü, kadın cinayetleriyle, kadına karşı şiddet olayları ile genelde çocuklara karşı işlenmiş cinsel taciz suçlarında verilen salıverilme kararlarına karşı toplum vicdanının tepkisini dile getirmek açısından etkili olurken, kimi uzmanların bile “oh böyle daha iyi oldu” demelerine yol açmıştır. Ama yine de yanılmamak gerek, siyasi iktidara teslim olmuş ve bu yüzden her türlü baskıya karşı direnme refleksini yitirmiş bir ülkede “Twitter adaleti”nin kolayca “linç hukuku”na (!) dönüşmesi mümkündür. Hele hele, demokrasiyi kolaylıkla çoğunluk diktasına dönüştürme alışkanlığı olan Türkiye gibi ülkelerde bu eğilim daha da belirgin bir tehlike oluşturmaktadır.
...***
Batuhan Çolak, 17 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, " FETÖ borsalarının işlem hacmi genişledi!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Gültekin Avcı'nın serbest bırakılması, "Türkiye'de FETÖ ile nasıl mücadele edilmediğinin" cevabı niteliğinde. Organizasyon büyük. Avukatlar, savcılar devreye giriyor, akıl almayacak isimler hâkim eliyle serbest bırakılıyor. Tıpkı, "darbenin 2 numarası" denilerek, tüm sırları üzerine yükledikleri Adil Öksüz vakası gibi. Ama vatandaşın gözü açılmış. Yargıya ve medyaya güven kalmadığı için Gültekin Avcı'nın serbest bırakılması konusunda sosyal medya devreye giriyor.Tepkiler çığ gibi büyüyor. İş birden AK Parti'nin aleyhine dönünce, savcılıktan hızlı bir itiraz geliyor ve Avcı yeniden gözaltına alınıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu itirazlar gelmemiş olsa, kamuoyunun tepkisi oluşmasa ne olacaktı? Cevabı zor değil. Gültekin Avcı yurtdışına çıkacaktı.
Sonrası zaten malum. Günlerce, "Bunu kim serbest bıraktı, devletin içinde FETÖ'cüler var" haberleri… Bu haberleri de hükümet medyası yapıp muhtemelen muhalefet suçlanacaktı. Ama serbest bırakanlarla ilgili tek bir soruşturma açılmayacaktı!
FETÖ'nün bu gibi birçok kritik ismi sessiz sedasız tahliye ediliyor olabilir! Hatırlanacağı üzere iktidar partisinin vekilleri bile FETÖ borsasına dikkat çekmiş ve akıl almayacak isimlerin tahliye olduklarını açıklamışlardı.
Kim olduğunu bilmiyorlar mı? Serbest bırakanlar çok iyi biliyor! Hatırlatalım; Balyoz ve Ergenekon kumpasının baş aktörlerinden, FETÖ'nün devleti dizayn ettiği birçok davanın mimarlarından…
İşte buna rağmen serbest kalabiliyor.
Neden? Çünkü, devlet hâlâ Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla ilgili kimseye ceza vermiyor. Görüyorsunuzdur; "Ergenekon'un hakimi 8 yıl hapis cezası aldı, Balyoz'un savcısı tutuklandı" gibi haberleri. Peki hangi gerekçeden tutuklandılar? Kurdukları kumpastan mı, Balyoz ve Ergenekon'u tertipledikleri için mi ceza aldılar?
Alakası yok. Verilen cezalar; FETÖ üyeliği, FETÖ adına faaliyette bulunma, darbe girişimi…
Hiçbiri Ergenekon ve Balyoz kumpasından dolayı ceza almadı, almıyor! Çünkü birileri hâlâ Ergenekon ve Balyoz'un kumpas olduğunu düşünmüyor.
Kimler mi? Yargıyı dizayn eden siyasi erkler kimlerse onlar! Balyoz ve Ergenekon kumpasları 15 Temmuz'a giden en önemli süreçlerdir. İşte bu süreçlerin organizatörleri, failleri; işledikleri suçtan, kurdukları kumpastan dolayı yargılanmıyorlar! Gültekin Avcı gibi daha kimler el altından serbest bırakıldı?
...***
Ahmet Taşgetiren, 17 Eylül tarihli Karar gazetesinde, "Bahçeli'den AKP'ye misyon yüklemesi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Sistemin gerçek sahibi” diye yazmışım, Temmuz’un 4’ündeki yazımda... Bahçeli o günlerde, 23 Haziran seçimlerinin Ak Parti’de yol açtığı “özeleştiri çığırı”nın “Sistemi gözden geçirme” boyutlarına evrilmesi karşısında kükremiş. Naci Bostancı ve Bülent Turan’a dersini vermiş.Bugün de kükrüyor.O yazıyı şöyle bitirmişim:“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi üzerinden “Ak Parti’ye format atma” gibi bir “Akıl” mı Bahçeli’yi bu role soyunduruyor? Ben de anlamaya çalışıyorum bana göre Ak Parti de anlamaya çalışmalı.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ak Parti cenahında bir “Anlama” çalışması yapılıyor mu acaba?
Bahçeli zaman zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’la buluşuyor. Muhtemel ki Ak Parti’de herkes, durumun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kontrolünde ve inisiyatifinde olduğuna inanıyordur.
İktidarsınız, neredeyse gücünüzü sınırlayacak bir güç yok, Meclis, yargı, medya, iş dünyası, STK’lar… Herkes gözünüzün içine bakıyor.
Her şey tamam da İstanbul seçiminde iki seçim arasındaki tavrınız sizi 13 bin oy kaybından 800 bin oy kaybına taşımış.
Ne olmuş bu arada?
Tam da YSK’nın seçim iptalinde iktidarın etkisini ortaya koyan sonsuz iktidar kullanımı algısı değil mi?
İşte bu algı sadece YSK’nın seçim iptali hadisesinde ortaya çıkmıyor.
Bahçeli’nin diline bakın. Nasıl bir hakim dil o! Nasıl bir tahakküm dili. Dışlayıcı, yargılayıcı, hain damgasını eline alıp önüne gelene vuran…
O dil, “sisteme sahipleniş”le birleştiğinde tüm iktidarı bürüyen bir dile dönüşüyor.
Ak Parti “muhafazakâr” ve “demokrat” bir parti olarak yola çıkmıştı. Şu anda “muhafazakâr”lığı olmasa bile “demokrat”lığı üzerine çok şey söylendiği bir vakıadır.
Şu anda Ak Parti’nin demokratlığı ile Bahçeli’nin üslubu ilginç bir sentez oluşturmuş durumda.
Bahçeli öyle ortak-mortak gibi konuşmuyor, öyle demişim işte, “sistemin gerçek sahibi” gibi konuşuyor.
Hep yazıyorum, “iktidar medyası” diye bir olgu var, o da epey bir zamandan beri küçük dağları yaratmış duygular içinde yayın yapıyor. “İktidar dili…”
İşte tam da burada yeni sesler “Biz böyle değildik” diyerek meydana çıkıyor.
Şu anda Ak Parti bünyesinde bulunanların bile “Tamam, bazı problemler var ama bunlar Reis’in öncülüğünde düzelecek” duyguları yaşadığı bir gerçek değil mi?
Eskiden “Bir bildiği var” sözleri tedavül ederdi saygı duyulan bir liderin konumunun sarsılmaması için. Ya da “Lidere yakın olanlar” böyle bir savunma dili geliştirirlerdi.
Ama Ak Parti’nin bir de altı çizilen “misyon boyutu” vardı. Misyonu birilerine havale edip kenara çekilmek sağlıklı mı idi?