Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Arınç: Yeni parti kuranları kötü sıfatlarla anamam
Aydınlık:
Yıldırım Külliye'ye taşınıyor
Yenişafak:
Gülen, şeytani bir ağı yönetiyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Orhan Bursalı 22 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yargınız yoksa, iktidarınız da yok demektir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yargının, adalet mekanizmasının nasıl iktidarın çeşitli siyasi güç odakları kanatları arasında paylaşıldığının öykülerini dinlemek, okumak bile başlı başına bir kâbusa dönüştü. Alican Uludağ’ın dünkü kulis haberi de ülkemizin perişanlığı üzerine tüy dikti!İktidar odakları yargı üzerinden birbirlerinin defterini dürmeye çalışıyor.Düşünün, R.T. Erdoğan’ın avukatı, FETÖ ile birlikteliği pek çok kez kanıtlanan ünlü iş mi desem yoksa kral oteller adamı mı, Tamince’nin de avukatı! Bu kadarı bile her şeyi açıklamaya yeter de artar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Tüm bunların açığa çıkması, konuşulması, belgelenmesi iktidarın kanatları altındaki kimseyi rahatsız etmiyor.Neden ve nedir yargı üzerinde bu tasallutlar?17 yıldır yaşadığımız tüm olağanüstü olaylarda, ki bir normal ülkede belki ancak yüzyıllar içinde hepsi değilse bile bir kısmı yaşanabilir, başrolde hep yargı oldu.Yargı, rakipleri, istenmeyenleri tasfiye etmenin, defterlerini dürmenin başlıca aracı olarak hizmet etti.Hukuki değil, siyasi araç.Böyle olunca yargı tepeden tırnağa siyasallaştırıldı.2007’den beri bu böyle.Referandumlar, mezardan kaldırılıp oy kullandırılanlar..Aşama aşama FETÖ-AKP iktidar arasında hukuk yargı savaşları..Şike yasaları üzerinden iktidar hesaplaşmaları..MİT üzerinden yargıyla şiddetli kapışmalar.Ergenekon, Balyoz kumpasları, ordunun defterini dürmeler..Sonra “Orduya kumpas kuruldu” sözleriyle, bu kez kumpası tersine çevirerek, FETÖ’cüleri derdest etmeler..OdaTV davaları... Zerre suçu olmayan insanları, yalanlarla içeri atmalar.. Yargı yoluyla insanların malına mülküne el koymalar..Yine yargı yoluyla FETÖ’cüleri kurtarmalar, şirketlerini, paralarını devralmalar..
Ve iktidarın FETÖ kanadı yargı vb. gücünü kaybedince bu kez orduyla darbeye kalkışmalar..Ortalık kan revan.. Ki bu sürüyor hâlâ!
Yargı ile durmadan siyaset hesaplaşmaları: Selahattin Demirtaş’ı hapse atmalar. Çıkması gündeme gelince yine yargının siyasal talimatla aynı suçtan ikinci kez dava ve tutuklama çalışmaları!Eren Erdem’i yıllardır içeride tutma utanmazlıkları!Canan Kaftancıoğlu’na ceza tehditleri..CHP’ye gösterilen sopalar, Kılıçdaroğlu’na yönelik suikast girişimlerine göz kırpma, teşvik etme siyasi çabaları.. Savcılara dolaylı kılını kıpırdatma uyarıları.. Bunların hepsi yargı yoluyla..Normal yargı değil, siyasal yargı ile.. Bir iktidar neden yargıyı belirlemeye çalışır, atamaları, üst yargı oluşturmalarını güdümüne alır?Yargı, iktidar olmanın temel aracıdır ülkede..Bu aracın ya bütününü, ya üstünü, ya altını, ya bir kısmını, ya çok kısmını kullandığınızı sürece, siyasal olarak iktidarsınız.Bu kullanım size nema getirir, iktidar getirir, paralandırır, rakiplerinizi korkutur ve boyun eğdirirsiniz.. Esiriniz yapar ve canına, malına mülküne el koyabilirsiniz..Şimdi iktidar kanatları yargı üzerinden birbirine saldırıyor.Damatlar mı ararsın... Avukatlar mı..İktidar eteklerindeki trol grupları mı, yarın defteri dürülecek Pelikan savaşçıları mı.. Paraların pulların havalarda uçuşması mı.. İstanbul grubu mu, bakanlıkla savaş mı... Yoksa iktisadi savaşlar mı!..
...***
Esfender korkmaz, 22 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Neden herkesin morali bozuk?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Merkez Bankası ve TÜİK işbirliği ile ''Tüketici Güven Endeksi '' hazırlanıyor. Bloomberg'de piyasa için Tüketici güven endeksi hazırlıyor. Bu tür endekslerin amacı, TÜİK'in açıkladığı gibi '' Tüketicilerin kişisel mali durumları ve genel ekonomiye ilişkin mevcut durum değerlendirmeleri ve gelecek dönem beklentileri ile yakın gelecekteki harcama ve tasarruf eğilimlerinin ölçülmesi''dir. Bu endeksler ekonomik kararlarda, yatırım kararlarında, üretim kararlarında ve hükümetlerin iktisat politikaları seçimlerinde en etkili göstergedir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Tüketici güven endeksinde 100 güven sınırıdır. 100 üstü güveni altı ise güvensizliği gösterir.
2004 yılı Eylül ayında Bloomberg Tüketici Güven Endeksi 125.6 idi. TÜİK Güven Endeksi de 102.8 idi. Yani tüketici güven duyuyordu. Arkasından Türkiye yüksek büyüme oranları yaşadı.
2019 Eylül ayında, TÜİK Tüketici Güven Endeksi 55.8'e kadar düştü. Aynı ay Bloomberg Tüketici Güven Endeksi de 75.1’e geriledi.
Öte yandan Tüketici Güven Endeksi üç yıldır arka arkaya düşüyor. Hane halkı hem ekonomik durumun giderek kötüleştiğini; hem de kendi mali durumunun bozulduğunu söylüyor. İşsiz sayısının da artacağını düşünüyor. (Aşağıdaki tablo)
Ekonominin canlanması için üretici ve tüketicinin moralinin iyi olması gerekir. Hükümetin TÜİK verilerini iyi analiz etmesi ve önlem alması gerekir.
Tüketici endeksi ekonomi beklentilerini de negatif etkiliyor. Olumsuz beklentiler de ekonomide küçülmeyi tetikliyor.
Yine TÜİK tarafından açıklanan gelir dağılımı araştırması da genel olarak hiçbir ekonomide görülmeyen bir tablo gösteriyor.
Son bir yılda maaş ve ücretlerin kullanılabilir toplam gelirden aldıkları pay azaldı. Müteşebbisin aldığı pay da azaldı. Kullanılabilir toplam gelir içinde yoksulluk oranı da yüzde 13.5'ten 13.9 a yükseldi.
Peki kimin kullanılabilir gelirden aldığı pay arttı ? Menkul kıymet ve sosyal transferlerin payı arttı. Bu sonuç; piyasaya spekülasyonun hakim olduğunu gösteriyor ve aynı zamanda finans sektörünün reel sektör aleyhine dengesiz büyümesinin ortaya çıkardığı bir sonuçtur.
Sosyal transferlerinde kullanabilir gelir içindeki payı arttı… Sosyal transferler; devletten alınan aile-çocuk yardımı, konut ve kira yardımı, yoksul hane halklarına yapılan diğer sosyal yardımlardır. Bu yardımlar eğer dengesiz yapılırsa siyasi amaçlı popülist olduğu anlaşılır.
Demek ki işçi ve memurun, serbest çalışanın, işverenin toplam kullanılabilir gelirden aldıkları pay azaldı. Popülizmden pay alanların payı arttı.
...***
İsmet Özçelik 22 Eylül tarihli Aydınlık gazetesinde, “İktidar durumun bilincinde mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“2001 ekonomik krizi unutulmadı. Sorunlara zamanında müdahale edilmedi. Özellikle de bankacılık sektörüne. Bedeli ağır oldu. Kriz sonrası IMF programı gündeme geldi. Türkiye’ye hizmetlere dayalı (inşaat, büyük altyapı projeleri, (...) büyüme dayatıldı. Tarımsal ve sanayi üretimi ihmal edildi. Düşük kur politikası ile ithalat teşvik edildi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
“Dış borçlanmaya dayalı üretimsiz büyüme” modeli desteklendi. 2008-2009 dünya ekonomik krizi yaşandı. Ortaya çıkan parasal genişleme döneminde Türkiye bu modeli değiştirebilirdi. Ancak, tam aksini yaptı. Ekonomide fay hatlarındaki gerilimi artırdı. 2017 yılında kriz “geliyorum” diye bağırıyordu. Ama yine önlem alınmadı. Eldeki kıt kaynaklar da heba edildi. KGF kapsamında 300 milyar lira kredi boşa harcandı. Ortada bir hasta var. Bazıları IMF’den umut bekliyor. Ama Arjantin’in hali ortada. IMF programı ile iflasa sürüklendi.
Artık şurası çok net: IMF umut değil. Ak Parti döneminde dış borç çok büyüdü. Onlarsa kendilerini, “Borç bizim değil, özel sektörün” diye savundu. Ekonomiyi bilenler güldü. Ama kürsülerde bu ısrar sürdü. Kriz geldi kapıya dayandı. Şimdi özel sektör dış borç krizini çözmek için çare aranıyor. Çok gecikmeli oldu. BDDK bir karar aldı. Bankaları uyardı:
“46 milyar TL tutarındaki kredide sıkıntı var. Tahsili gecikmiş alacak olarak değerlendirilmeli. Zarar karşılıkları ayrılmalı.” Sorunun gerçek boyutu çok daha büyük. Meclis Plan ve Bütçe Komisyonunda Ak Partili milletvekili 400 milyardan söz etti. Ekonomistler çok daha yüksek olduğuna işaret ediyorlar. Küçük adımla da olsa sorunun çözümüne yönelik ilk adımların atılması olumlu bulunuyor. Ancak uygulama önemli. Halk ikna edilmezse sonuç almak zor.
“Arjantin statüsü” endişesi var. Hükümet bunun bilincinde mi? Tereddütler yoğun. Yapılan açıklamalar umut vermiyor. Her şeyin algı olduğuna inanılıyor. İlk parti kredinin (46 milyar TL) bankacılık sektörünün sermaye yeterlilik oranı üzerinde etkisinin çok sınırlı olacağı düşünülüyor. Umuttan çok kaygı hakim. Bir başka konu da “canlı” kredilerin durumu. Acaba sorunlu alacaklar açıklananla sınırlı mı? Konunun uzmanları endişeli.
“Canlı kredi gibi gösterilen bazı alacaklar da sorunlu. Hatta ölü” deniyor. Bu durum “herkesin bildiği sır” olarak değerlendiriliyor.