Eylül 24, 2019 09:25 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Yüzde 50+1 hesapları

Karar:

ABD'den Türkiye'ye yeni teklif: F-35 ve vergi indirimi!

Milli gazete:

Gül ile Pelikancılar arasındaki kavgaya katılan AKP'li isim: Onlar CHP'li

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Aykut Küçükkaya, 23 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Erken seçimin ayak sesleri mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Aslına bakarsanız soru basit... Böylesi ağır ekonomik tabloda, uzmanların “yıl sonunda dibi göreceğiz” söylemleri altında hangi parti halkın önüne “erken seçim” sandığını koyar? Ne var ki siyasi ortam, polemikler ve yaşananlar hem Erdoğan hem Kılıçdaroğlu’nun kafasında öyle ya da böyle “erken seçim” gündemini eksik etmiyor.Partisinden kopuşları önlemek için belediyelerde “makam” kıyağı çekmeye hazırlanan Erdoğan, AKP içinden çıkacak iki parti Anadolu’da teşkilatlanmadan örgütünü erken seçim havasına sokmak istiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Erdoğan’ı en çok Anadolu’daki kopuşlar endişelendiriyor. Neredeyse her gün bir konuşma yapıyor; konuşmalar “seçim havasını” yansıtıyor. Özellikle TEKNOFEST’te yaptığı konuşmada kendisini yargı yerine koyarak verdiği mesajlar kelimenin tam anlamıyla bir “seçim yatırımı”. Demirtaş’la ilgili “tutukluluk” hamlesini bu yönüyle okumak lazım...Erdoğan’ın önümüzdeki aylarda Saray’daki kabinesini değiştireceği herkesin malumu. Özellikle geçen hafta yaşanan “Pelikan savaşı”nın altında da kabine hesapları yatıyordu. Öteden beri Erdoğan, parti yöneticileriyle, kurmaylarıyla yaptığı toplantılarda “FETÖ ile mücadelede bazen tek başına kaldığını” yineliyor. Yakın çevresine, Davutoğlu, Babacan- Abdullah Gül ekibinin partiden kopuşlarında, Gülen cemaatiyle yaşanan mücadelede yaşanan fikir ayrılığı olduğuna işaret ediyor. Peki Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin yerine yapılacak binanın temel atma töreninde sahneye Tamince ile birlikte çıkmakta herhangi bir sakınca görmeyen Erdoğan’ın, Sabah gazetesi üzerinden patlak veren Pelikan savaşı sırasında Tamince’nin kapatılan dosyasının raftan indirilmesinden haberinin olmadığını düşünebilir miyiz? AKP’li bir kaynak, “Erdoğan İBB’nin kaybedilmesinden sonra zora giren yandaş basın kuruluşunu Tamince’nin almasını istedi, ancak Tamince bu teklife sıcak yaklaşmadı” diyor. Böylesi bir iddia ne kadar doğrudur bilinmez!.. Ancak Pelikan savaşı sırasında bir anda dosyanın raftan inmesi, kaynağın iddiasını güçlendiriyor. Yerel seçimlerdeki büyük yenilginin ardından Erdoğan’ın kabinesinde yapacağı değişiklikler, isimler “erken seçim mi, yoksa zamana yayma stratejisi mi” uygulayacağını ortaya koyacak. Kendi cephesinde “büyük bir iç sıkıntı yaşayan” Erdoğan, bir yandan da karşısında oluşan Millet İttifakı’nı zayıflatmak için tüm hamlelerini yapıyor. Akşener’le olan temas, HDP’nin yerel seçimlerdeki açık desteğinin en aza indirilmesi için sarf edilen söylemler “CHP’yi yalnızlaştırmak” için atılan adımlardan birkaçı...

Muhalefeti zorlayan en önemli soru şu: “İstanbul’un kazanılmasıyla birlikte oluşan büyük siyasi rüzgâr daha da güçlendirilerek 2023 yılına taşınabilir mi?” Bu hem CHP hem de diğer partilerin içinde tartışılıyor... İktidarın “muhalefetin belediyelerdeki başarısızlığını sergileyelim” politikası ise bir başka siyasi tartışma konusu. İşte bu noktada Ekrem İmamoğlu’na, Mansur Yavaş’a, Tunç Soyer’e, Zeydan Karalar’a, Vahap Seçer’e, Muhittin Böcek’e, Osman Gürün’e ve diğer başkanlara büyük görev düşüyor. Yereldeki başarılı-başarısız siyaset, iktidarın politikasını ya haklı çıkaracak ya da çökertecek. Bir nebze erken seçimin ayak seslerini de bu tablo belirleyecek...

...***

Mehmet Ocaktan, 23 Eylül tarihli Karar gazetesinde, “hala haber özgürlüğünü tartışıyoruz, ne acı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yıllardır yasalarımızdaki ifade özgürlüğüne, basın ve eleştiri özgürlüğüne getirilen sınırların kaldırılmasını bizim de gelişmiş demokrasilerde olduğu gibi doğuştan sahip olduğumuz özgürlüklerimizin garanti altına alınması gerektiğini tartışıyoruz. Bu konuda farklı iktidarlar tarafından yasalar çıkarıldı, biraz olsun nefes almaya çalıştık. Sonra devletin ve rejimin tehdit altında olduğu gibi “derin hassasiyetleri” bahane ederek özgürlük-güvenlik dengesini unutup özgürlüklerin alanını daraltmaya devam ettik.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Hatırlayalım, özgürlüklerin önünün kapatıldığı bir ülkenin kalkınmasının mümkün olmadığına inanan rahmetli Turgut Özal, ülkede yıllarca büyük mağduriyetlerin yaşanmasına vesile olan  o meşhur 141, 142 ve 163. Maddeleri değiştirerek özgürlükler konusunda önemli bir ferahlama sağlamıştı.

Ancak özünde “vesayetçi” genler barındıran devlet, yeni tehdit argümanları bulmakta gecikmedi ve bu kez de 301. Maddeyi keşfetti ve bu madde üzerinden özgürlükçü düşüncenin, ifade özgürlüğünün ve eleştirinin önü kapatılmaya devam edildi.

Sonra AK Parti iktidarı devletin “vesayetçi genleri”ne karşı reformist bir adım atarak bütün ezberleri bozdu ve dedi ki: “Temel hak ve özgürlüklerin, sadece anayasal ve yasal güvenceye alınması ile yetinmeyip, fiilen uygulanması ve siyasal kültürümüzün yerleşik bir boyutu olarak güçlenmesi yönünde çaba sarf edecektir.” Gerçekten de bu konuda ciddi yasal değişimler gerçekleştirdi ve önemli bir bölümünü de hayata geçirdi.

Ama sonunda AK Parti de giderek özgürlükçü reflekslerini kaybederek, “devletin manevi şahsiyeti”ni ve bekasını korumak için basın özgürlüğünün ve eleştirel düşüncenin önündeki barikatları yükseltmeyi tercih etti. Yani bahar havası kısa sürdü ve biz yine yasakçı geleneklerimize geri döndük.

Şimdi iktidar yeni bir yargı paketi hazırladı, muhtemelen Ekim’de parlamentonun gündemine gelecek ve yasalaşacak. Buna göre, Terörle Mücadele Kanunu’nun çok eleştirilen “propaganda” başlıklı 7. Maddesine, “Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz” ifadesi ekleniyor. Böylece haber ve eleştirilerin suç olmaktan çıkartılması amaçlanıyor. Ancak bunun için de mahkemelerin “haber” ve “eleştiri” konusunda kararlar vermesi gerekiyor. Yani haber özgürlüğünün ve eleştirel düşüncenin önünün açılması sanıldığı kadar kolay olmayacak. Hiç kuşkusuz uzun bir aradan sonra Türkiye’nin, hazırlanan yeni yargı paketiyle özgürlükleri gündemine alması önemli bir gelişme. Çünkü Türkiye özgürlüklerin önünün açılması konusunda çok değerli fırsatları, en önemlisi de zaman kaybetti. Kaybedilenleri telafi etmek elbette çok kolay olmayacak, ama her şeye rağmen bir yerden başlamak gerektiği de açık.

Zira biliyoruz ki Avrupa Konseyi’nin anayasa hukuku konularındaki danışma organı olan Venedik Komisyonu, ifade özgürlüğü konusunda belli aralıklarla Ankara’ya uyarılarda bulunmaktadır.

...***

Faruk Çakır, 23 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, “KHK yarası derin”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“KHK ile işlerinden atılan binlerce kişi ve aileleri ciddî mağduriyetler yaşıyor, ama Türkiye’yi idare edenler bu mağduriyetlere kulaklarını tıkamakta ısrarlı. Belki doğrudan KHK ile ilgili değil, ama ihtimal üzerine insanları işinden gücünden etmenin ne kadar fena olduğunu gösteren bir haber duyuldu. Buna göre, yürütülen ankesör soruşturması kapsamında 6 ay tutuklu kalan ve örgüt bağlantısı tesbit edilmeyen denizci bir albay, kendisini ankesörlü telefonlardan arayan kişinin arkadaşlık kurduğu sivil bir kadın memur olduğunun anlaşılması üzerine beraat etmiş. Bu ve benzeri ‘yaş ile kuru’nun beraber yandığı yüzlerce, binlerce hadise yaşanmıyor mu?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

KHK ile ihraç edilen on binlerce kişi aileleriyle birlikte ‘sivil ölüm’e terk edildiklerini söylüyorlar ve bu durum hâlâ devam ediyor. Herkes buna şaşıyor, ama bir günde düzeltilmesi mümkün olan bir yanlış ısrarla devam ettiriliyor. Diyelim ki yanlışlar, kazaen, hata ile bir kişi KHK listesine ilâve edildi. Bunun doğrusunu  öğrenmek, yapılan hatadan geri dönmek çok mu zor? Düşünün ki KHK ile işten atılan biri hakkını aramak için mahkemeye müracaat ediyor. Mahkeme, “Haklısınız, sizin bir kabahatiniz yok. Suçlu değilsiniz” diye karar  veriyor ve bu kararlar dahi dikkate alınıp yaşanan mağduriyetlerin telâfi edilmesi yoluna gidilmiyor.

KHK ile işten atılanlar gündeme geldiğinde itiraz edenler hemen “Darbe oldu, şu kadar insan mağdur oldu” diyor. İyi de darbecilerin kanunların hükmettiği en ağır cezayı almasına itiraz eden var mı? Darbeciler adaletin pençesine teslim edilsin ve âdil bir şekilde cezaları verilsin. Darbeci ‘yaş’ların yanında başkalarını  yakmanın hukukî bir izahı olabilir mi? Mahkemenin beraat verdiği bir kişiyi işine iade etmemenin, mağduriyetinin devamına sebep olmanın hakla, hukukla, adaletle, insaniyetle izahı mümkün olur mu?