Eylül 29, 2019 09:56 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Star: ASELSAN denizde ilke imza atıyor: Başarıyla tamamladı

Milli gazete:

Sakarya'da 143 asker zehirlendi!

Cumhuriyet:

Suriye Konferansı'nda 'çözüm için en kestirme yol Ankara-Şam işbirliği' görüşü öne çıktı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mustafa Karaalioğlu, 28 Eylül tarihli Karar gazetesinde, “depreme karşı çaresizliğimiz hariç, gayrısı yalan”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir ülke 20 yıldır depremi konuştuğu halde, o büyük depremin her an kapıyı çalacağı bilindiği halde, o depremin sahip olduğu en değerli varlık olan İstanbul’u yıkıp geçeceği apaçık olduğu halde tedbir alamıyorsa o ülke büyük ülke değildir. 20 yıldır sayısız finansman imkanı yakaladığı halde vatandaşının oturduğu çürük evleri depreme dayanıklı olanlarla değiştiremeyen devlet bir numaralı sorumludur.Evini güçlendirmek yerine, dönüşümü sonuna kadar zorlamak yerine bir gerekçeyle çoluğunu çocuğunu gerçekleşmesi mukadder depreme karşı dayanıksız evlerde oturtmaya devam eden vatandaş da devlet kadar suçludur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

5.8 bize gerçekte ne olduğumuzu gösterdi. Bütün övünmelerimizin ve tükenmeyen hamasetimizin bir sarsıntıyla anlamsız hale geldiğini suratımıza çarptı. Çapımız görüldü, ölçüldü, biçildi… Dünyanın en güzel şehirlerinden birinde tekinsiz ve güvensiz yaşamaya mahkum olduğumuz -bir kez daha- anlaşıldı.

Bu kadar deprem konuşup bu kadar hazırlıksız beklemek, akla mantığa sığmaz ama evvela ayıptır. Büyük millet enkaz altında kalacağını bile bile çaresiz izlemez, güçlü devlet halkının üzerine enkaz yıkılmasına müsaade etmez. Oturur bu acil ve hayati meseleyi çözer. İster “dış güçler”in yaptığı gibi, ister “yerli ve milli” formülle… Ama çözer. Beklemez, yorulmaz, geçiştirmez…

Depremin kuralı bellidir. Risk varsa önlem alırsın ve güven içinde yaşarsın. Kaç şiddetinde olursa olsun ona karşı dayanıklı binalar yapmak mümkündür. Yapamıyorsan, önlem alamıyorsan gerisi boş laftır. 

Şimdi önümüzde kaç sene var, kimse bilmiyor. En az hasarla, en az ölümle bu mukadder felaketi atlatmak için ne kadar fırsatımız var, belli değil. Belli olan, ne kadar fırsat olursa olsun makul bir yolla bu meseleyi çözme kabiliyetine sahip olmadığımızdır. İstanbul sallandı, korku şehrin üzerine çöktü; gelip geldiğimiz nokta yine ‘kaç toplanma noktası vardı ‘ tartışmasından ibaret… Toplanmadan önce, evlerde güven içinde yaşamak artık bir hedef bile değil…

Türkiye asla bu sınavı veremiyor. 20 yıldır; yani en ağır ikazın üzerinden neredeyse çeyrek asır geçmesine rağmen veremedi. Bir meselemizi de başımız belaya girmeden, zamanında, anlaşarak ve birbirimizden şüphe duymadan çözebilmek hayali uçup gidiyor. Şunu bilelim ki sonradan dövünmek, birbirimizi suçlamak sandığımız kadar cazip olmayacak. Çünkü hepimiz suçlu olacağız…

Şimdiden sonra depreme karşı tek silahımız, muhtemel ve kaçınılmaz bildiğimiz depremin gerçekleşmemesidir. Dua edelim bilim yanılıyor olsun!

...***

Uğur Civelek, 28 Eylül tarihli Aydınlık gazetesinde, “Dünkü hurmalar ve enerji fiyatları geleceğimizi karartıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan ortalama elektrik ve doğalgaz fiyatlarına ilişkin veriler, gerçeği arayanlara çok şeyler söylüyor! Üreten kesimlerin kaderine terkedildiği izlenimi veren rakamlar, sorunları çözmek ve istikrarı yeniden tesis etmek yönünde herhangi bir niyet olmadığını açığa çıkarıyor! Kısa vadede enflasyon geriliyormuş izlenimi yaratarak geniş kesimleri aldatarak sonuç almayı hedefleyen yaklaşımların, sorunları ağırlaştırarak istikrarsızlığı artırması olasılığı güçleniyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Elektrik ve doğalgaz fiyatlarındaki yılın ilk ve ikinci altı aylık ortalamalarından oluşan veriler, gelecek konusunda olumlu düşünmeyi çok zorlaştırıyor. Konut kullanımına yönelik fiyat artışları görece düşük, fakat enflasyon baskısının yüksek kalmaya devam edeceğini açıkça belli ediyor; bu yılın ilk yarısında ve bir önceki yılın aynı dönemine göre, elektrik fiyatları yüzde 19.5 ve doğalgaz fiyatları ise yüzde 19 oranlarında artmış.

Sanayinin kullandığı enerji fiyatlarındaki artış ise olumlu düşünmeyi olanaksızlaştıran bir görünüm sergiliyor! 2018 yılının ilk yarısında 30.2 kuruş olan elektriğin ortalama fiyatı, bu yılın ilk yarısında 48.1 kuruş düzeyine yükselmiş; aynı dönemler için doğalgaz fiyatları ise 104.2’den 167 seviyesine tırmandırılmış. Sanayinin kullandığı ortalama enerji fiyatlarındaki yıllık artış, elektrikte yüzde 59.3 ve doğalgazda yüzde 60.2 olarak gerçekleşmiş. Maliyet kökenli enflasyon baskıları çok anormal, rekabet koşulları çöküyor ve sorunlu kredi hacminin yeni rekorlara koşması olasılığı çok yüksek. Bu koşullarda faiz gerilemesine bağlı umutların bir ay içinde çökmesi ve umut filizlerinin kuruması sürpriz sayılamaz!

Emek ve enerji fiyatlarındaki eğilimler, üretim cephesinin rekabet gücü açısından özel bir önem taşıyor. Tüm olanakları kullanıp piyasaları yapay eğilimlere zorlayarak, döviz kuru-enflasyon-faiz üçlüsünü gerileterek görüntüyü kurtarmaya çalıştığımız koşullar üretim cephesinin sorunlarını ağırlaştırıyor. Bu tablo yerli üretimin gerek iç ve gerek ise dış pazarlarda var olma ve büyüme mücadelesini çok olumsuz yönde etkiliyor. Uygulamaya giren tercih ve öncelikler seti, binilen dalların kesilmesi anlamındadır ve enflasyon baskılarının kalıcı olabilecek şekilde gerilemesi söz konusu olamaz.

Kalıcı çözümler gerçekçi olunmasını ve yeni bir strateji ile radikal değişiklikler yaşanmasını gerektiriyor. Elbette bunların geniş kesimlere de çok iyi anlatılması ve kararlı desteklerinin yaratılması olmaz ise olmaz koşullardan biri oluyor. Bunlardan kaçınıp göz boyayarak günü kurtarmaya çalışma anlayışı ise, olması gerekenin başarı şansını eritmeye devam ediyor!

...***

Cevher İlhan, 28 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Deprem gerçeği” itirafı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“On binlerce insanın can verdiği 1999 depreminden yirmi yıl sonra gelen ve İstanbul’da tam bir paniğe sebebiyet veren “6’lık deprem”, maddî ve mânevi tedbirler açısından tam bir “ikaz” ve “erken uyarı” olurken, özelikle “deprem gerçeği”ne karşı en baş sorumluluğu taşıyan siyasi iktidarın hâlâ felâket üzerinden siyasetle politik polemiklerle çarpıtılmaya yeltenmesi dikkat çekici.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Amerika’dan dönen Cumhurbaşkanı’nın uçaktan iner inmez ilk açıklamasında “toplanma alanlarının ranta dönüştürüldüğü” eleştirilerine, böyle bir günde dahi sırf “millet ittifakı”ndan seçilip muhalefete mensup İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın dışlanması garabeti çarpıklığı sergilendi. “İktidara ilişik medya”nın yanısıra “merkez medya”da da -uzun süre- şehrin Belediye Başkanı’nın konu ile ilgili açıklamalarının verilmemesi “çarpık siyasî bakış”ın yeni bir tezâhürü oldu. 

Vakıa şu ki konunun uzmanları 1999 depreminin ardından İstanbul’da “deprem - afet toplanma alanı” olarak belirlenen 493 bölgeden 416’sının alışveriş merkezi, rezidans ve gökdelene dönüştürüldüğünü, âcil ulaşım yollarının otopark haline getirildiğini; geride -30’una helikopterlerin inebileceği- ancak 60 civarında “afet toplanma alanı” kaldığını ve bunların da önemli bir kısmının herhangi bir afet halinde toplanmaya uygun olmadığını bildirmişlerdi. 

Bundandır ki mahalli seçimler öncesi iktidar partisinin İstanbul adayı Binali Yıldırım’ın, “Deprem dönüşümü ile ilgili sorunları devam ediyor mu? Allah korusun bir deprem olacak, bunu hepimiz biliyoruz. Yeşil alanımız, depremde toplanma alanlarımız bile yetersiz” yakınmasında İstanbul’un muhtemel bir depreme hazırlıklı olmadığı hayıflanmasında bulunmuştu. (gazeteler, 20.2.19) 

Özetle, bu hayıflanma, özellikle 1999’da tesbit edilen yüzlerce fazla deprem toplama alanının süreç içerisinde gökdelen, rezidans, avm olarak ranta açıldığının itirafı olan ikrarı olurken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 1999 Marmara Depremi’nin ardından Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) ile ortaklaşa hazırladığı ve 2002’de tamamlanan “Afet Önleme Azaltma Temel Planı’na göre İstanbul’da muhtemel bir deprem sonrasında ‘toplanma alanı’ olarak 470 yerin kamu kurumları eliyle inşaat projelerinde kullanıldığı” sonucu vaziyeti ele veriyor.  

Ve sanki on yedi yıldır yerel yönetimlerde de iktidarda değillermiş gibi iktidar mensuplarının en üst düzeyde âdeta muhalefeti suçlamaları pişkinliği, doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösteren “menfi siyaset”in ne hâle düşürdüğünü deşifre ediyor.