Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Kanal İstanbul'da asrın çarkı
Star:
AFAD deprem öncesi-sonrası için uyardı
Milli gazete:
AKP'de işler kızışıyor! Metiner'den Yeneroğlu'na CHP ağzı suçlaması
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Taha Akyol, 29 Eylül tarihli Karar gazetesinde, “Aşırı doz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için yapılan 31 Mart seçimlerinde “çaldılar, hile yaptılar, irtibat ve iltisak bulundu” gibi yayınları hatırlıyorsunuz değil mi?Gizli bir el iktidara karşı komplo kurmuş, sandık kurullarına “kamu görevlisi olmayan” üyeler atamıştı. Bu üyeler iktidarın oylarını “çalmışlar”, Ekrem İmamoğlu’nu 13 bin oy farkıyla kazandırmışlardı…Gazeteler, TV’ler günlerce yayın yapmıştı…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
“Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı, 31 Mart Yerel Seçimlerinde kanun hükümlerine aykırı olarak sandık kurulu görevlendirmeleri yapıldığı iddiası üzerine başlattığı soruşturma kapsamında 10’u İlçe Seçim Kurulu Müdürü olmak üzere 17 kişi hakkında takipsizlik kararı verdi…”
17 kişi, yani ‘şüpheli’ denilerek soruşturma açılanların tamamı!
Görüyorsunuz, o iddiaların hepsi boşmuş. Bu hukuken de kanıtlandı.. Ama seçimleri iptal ettirmek için o zaman ihtiyaç duyulan “siyasi atmosfer”in oluşturulmasına katkı sağlamıştı.
Sadece sandık kurulları değil… Seçime hile karıştırıldığı, oy çalındığı gibi iddialar da boş çıktı.
Büyükçekme’de polis kapı kapı dolaşarak seçmen kontrolü yapmış, “on binlerce sahte seçmen”in nerelerde barındığını araştırmıştı…Tabii o da boş çıktı.
Hepsi boş çıktı ama Yüksek Seçim Kurulu’nun akıl almaz gerekçelerle seçim sonuçlarını iptal edebilmesini bir ölçüde kolaylaştırdı. İptal kararı hukuken çok sorunluydu fakat bütün siyasi tartışmaları sona erdiren bir gelişmeye yol açtı: Ekrem İmamoğlu 800 bin oy farkıyla kazandı.
Bu sonuçtaki çeşitli sebeplerden biri, toplumda iktidarın aşırı propagandasına ve kamu gücünü aşırı biçimde kullanmasını karşı oluşan tepkidir.
Aşırı propaganda… Büyük kanallar ve gazeteler AK Pati’ye çalıştı… Bu mecralarda muhalefetin sesine ancak çekinerek yer verildi.
“Kendimizi anlatamadık” sözü doğru olabilirim? Daha nasıl yapılabilirdi ki? Sorun, anlatamamak değildi, anlatılanların yeterince inandırıcı olmamasıydı. Kamu gücünü aşırı kullanmanın etkilerine gelince… Ekonomiyi krize sürükleyen sürekli seçim ekonomileri bir kenara…Türkiye’de 1950’den sonraki hangi seçimlerde polis kapı kapı dolaştırılıp iktidar partisinin iddialarına kanıt aradı? Savcılar hangi seçimde bu iddialar yönündü soruşturmalar açtı, açıklamalar yaptı? En krizli zamanlarda bile Türkiye’nin en güvenilir kurumlarından biri olan YSK, ilk defa bu seçimde böylesine tartışılan ve kendi içtihatlarıyla çelişen kararlara imza atmadı mı?
Amacım geçmiş bir seçimin eleştirisi değil… Sosyolojik bir tecrübe gibi bakmak iki faktörün önemine dikkat çekmek…
Evvela, iktidar olmanın kazandırdığı aşırı güç ve bunun sağladığı aşırı dozda propaganda. Sürekli etkili olmuyor, bir noktadan itibaren geri tepiyor… Öyle olmasıydı güçler ve propagandalar ebedi iktidarlar sağlardı.
Hele de yaşanan gerçeklerle propagandada anlatılanlar keskin biçimde çelişiyorsa, bu geri tepki daha belirgin olur…
İstanbul’daki 13 bin oy farkının üç ayda 800 bine çıkmasında bunun etkisi önemli değil mi?
Bugün iktidar “daha fazla özgürlük” dediğinde, yaşanmakta olan gerçekler karşısında bu propaganda konuşmalarının inandırıcı olması beklenebilir mi?
İkincisi ve daha önemlisi kamu kurumlarının hükümet politikalarının ötesinde, parti politikaları için kullanılmasıdır. Seçimlerde gördüklerimiz bunun örneklerinden biri…
Kamu sınavlarında liyakat önemsenmedi, “mülakat”lar yoluyla “bizden” isimler atandı.
...***
Faruk Çakır, 29 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, “Reformlar, ne zaman yapılacak?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’nin sıkıntıları var ve bunları idareciler de inkâr etmiyor. Ne var ki inkâr edilmeyen problemler için kalıcı çareler, reformlar ve adımlar atılmıyor.TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski de kendisine has tesbitlerle bu tavrı eleştirmiş. Beklenen “Yeni Ekonomi Programı”nda (YEP) 5 temel konuda çözüm sunması gerektiğini ifade eden Kaslowski bunları şöyle sıralamış: “Programdan beklentimiz; ‘Enflasyon nasıl düşecek’, ‘Bütçe açığı nasıl kontrol altına alınacak’, ‘Yüksek dış borç nasıl azaltılacak’, ‘Reel sektörün rekabet gücünü arttırmak için ne yapılacak’ ve ‘Hangi yapısal reformlar, ne zaman yapılacak’ sorulara cevap vermesi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu sorulara inandırıcı cevaplar veren, kendi içinde tutarlı bir programa ihtiyaç var. Programda bahsedilen politikalara uyulması, söz verilen reformların yapılması ve hedeflerin gerçekleşme oranı programa duyulan güven ve inandırıcılığı etkileyen bir faktör. Geçmiş yıllarda özellikle reform kısmında bahsedilen, özel sektörün beklediği pek çok reform maalesef yapılamadı.” (Konuşan: Handan Sema Ceylan, Dünya g., 24 Eylül 2019)
TÜSİAD Kaslowski’ye göre ekonominin görüntüsü de şöyle: “(Kırılganlıklarımız devam ediyor mu?) Evet, maalesef devam ediyor. Geçtiğimiz yıl ağır bir kur şoku ve onun yansımalarını tecrübe ettik. Bugün, oldukça büyük bir dış borç yükümüz var. Aslında krizin temelinde kırılgan hale gelen finansal sistemimiz yatıyor. Dünyadaki borç sorunu bizde de var. Şirket borçlulukları yüksek. Geçtiğimiz on yılda şirketler özkaynakla büyümek yerine krediyle büyüdüler. Kredilerin mevduata oranı TL’de yüzde 140’ları buldu. Türkiye’nin dış borcu millî gelirin yüzde 60’ını geçti. En son 2001 krizinde yüzde 56 dolayında dış borcumuz vardı. Yüksek büyümemizden dolayı tasarruflarımızın çok üzerinde kaynak ihtiyacı oluştu ve büyük ölçüde yurt dışından borçlanıldı. Kısacası ayağımızı yorganımıza göre uzatmadık. (...) Sistemde bugün önemli ölçüde sağlıksız borç var, bunlar kredi kanalının verimli işlemesine engel oluyor. Son dönemde 46 milyar TL’lik kredinin aslında sorunlu olduğu ve takibe alınması gerektiği açıklandı. Benzer açıklamalar devam edebilir mi? Bu konuda daha fazla şeffaflığa ihtiyacımız var.”
Başka pek çok uzmanın da hatırlattığı üzere hangi pencereden bakılırsa bakılsın, yapılacak işler bellidir: Kurallar keyfi olarak değişmeyecek. Kalıcı ve uzun dönemli reformlar yapılacak. Önce hak, hukuk ve adalet sağlanacak. Demokrasimize güveni arttıracak tedbirler alınacak.
...***
İsmet Özçelik, 29 Eylül tarihli Aydınlık gazetesinde, “Deprem vergileri nereye gitti?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“1999 Marmara depremi. 20 bine yakın kişi yaşamını yitirdi. Arkasından Düzce depremi. Bine yakın ölü. Binalar kötü, kurallara uygun yapılmamış. Planlara uyulmamış. Her şey kara düzen. Bedeli ağır oldu. Yaralar sarılmalıydı. İşler düzene sokulmalıydı. Tabi bunun maliyeti de vardı. Ecevit Hükümeti 26 Kasım 1999’da geçici vergiler getirdi. Ek Gelir, Ek Kurumlar, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar vergisi. Ayrıca Özel İletişim ve Özel İşlem Vergisi adı altında iki yeni vergi uygulamaya girdi. Kimse de itiraz etmedi. Gün dayanışma günüydü. Belli bir süre için konulmuştu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ama bazıları kalıcı oldu. Toplanan para önemli miktarlara ulaştı. Kesin miktar bir türlü açıklanmadı. Uzmanların tahmini 50-100 milyar lira arası. Bu paralar deprem için mi kullanıldı? Hayır! Peki deprem vergileri nereye kullanıldı? 2011 yılında dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yanıt verdi. Pişkin bir ifade ile “harcadık” dedi. Sonra da şunları söyledi: “Toplanan vergiler sağlık, eğitim, duble yollar gibi 74 milyonun ihtiyacını karşılamak için kullanıldı.” Şimşek’in sözleri mizah dergilerine kapak oldu. Başka açıklamalar da geldi.
Dönemin Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, deprem vergisi diye bir şeyin olmadığını iddia etti. Yine dönemin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün benzer ifadeler kullandı. Siyasi istismar yapıldığını iddia etti. Şu andaki yöneticiler de, “deprem vergisi”nden habersiz. Oysa ki bu vergiler çıkarılırken “deprem yaralarının sarılması ve yeni depremlere hazırlık” gerekçe gösterilmişti.