Türkiye'den köşe yazarları
Karar: "Ukrayna görüşmesine ABD Dışişleri Bakanı Pompeo da katıldı" iddiası
Yeniasya:
Hukuk düzelmeden hiçbir şey düzelmez
Star:
Resmi Gazete'de yayımlandı: Uçaklarda 'hava polisi' dönemi başlıyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mehmet Kara, 30 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, “Meclis açılırken siyaset ısınıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yaz aylarında da hararetli olan siyaset, Meclis’in açılmasıyla birlikte daha da hareketlenecek.
AKP içinden çıkacağı söylenen iki partinin kurulması ve parlamento aritmetiğinde yaşanacak değişikliklerle birlikte bütün dengeler bir anda değişebilir. AKP ve MHP’nin parlamentodaki çoğunluğu bazı vekillerin istifası ile azınlığa düşebilir, bu da seçimi gündeme getirebilir. Bütün bunlar siyaset kulislerinde konuşulurken, MHP’nin yerine İYİ Parti’nin geçebileceği konuşulmaya başlandı. Buna da İYİ Parti’den “millet ittifakı” ile ilgili gelen açıklamalar ve Meral Akşener’in “anahtar partiyiz” sözleri sebep oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu sözden “Biz kilit partiyiz, diğer ittifak içinde de olabiliriz” manası da çıkarılırken Akşener’in ne diyeceği merak ediliyordu. Canlı yayında, “İyileştirilmiş, güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönmek için bir konsensüs aranıyorsa orada oluruz. Zannediyorum ki CHP de orada yer alır” diyen Akşener’in sözleri bu konuya şimdilik(!) biraz olsun açıklık getirmiş oldu.
Meclis yarın açılıyor. Bu tartışmalar Meclis’in açılmasıyla birlikte daha da alevleneceğe benziyor.
Hem AKP’nin, hem de ittifakların durumu ne olacak bekleyip görelim…
Bir gazetecinin bir bakan hakkındaki ifadeleri üzerine o gazeteye bakanlık tarafından tekzip gönderiliyor. Bu bile tek başına çok ilginç görülürken en ilginci ise gazetenin bu tekzibi yayınlamaması… Tekzip yayınlanmayınca da bakanlık kendi internet sitesinden tekzibi yayınladı.
Yazar, “bilinçli, planlı ve taammüden yanlış ve iftira niteliğinde bilgiler ile yazısını hazırlamıştır” diye suçlanırken, “yazarın amacının açık bir tetikçilik faaliyeti olduğu aşikârdır” diye ağır bir ifade de yer aldı.
Sonuçta ne mi oldu? Gazete yazarını 15 gün tatile(!) çıkardı. 15 günden sonra bir anlaşma olur mu, olmaz mı bunu bilemiyoruz…
Ama görülen o ki, iktidar içinde “iktidar savaşları” yaşanıyor ve bu durum bir süre devam edecek gibi görünüyor. Bizde dışarıdan izliyoruz…
BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında “Herkes için adalet, herkes için barış, herkes için özgürlük, herkes için huzurlu ve güvenli bir gelecek” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu sözlerine katılmamak mümkün mü? Bu bütün ülkeler için olduğu gibi Türkiye için de geçerli… Adalet ve hürriyet; ekonomi ve insanca yaşama başta olmak üzere her sorunun çözümünün anahtarıdır…
Eğer bütün bu sözler hayata geçirilebilirse dünya ne güzel olurdu değil mi?
Muhalefetten gelen en ufak eleştiriyi cevaplandıran iktidar veya ortakları Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e cevap vermemeye ilginçtir ki devam ediyor.
Perinçek’in en son olarak söylediği, “2014’ten bu yana Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’yi yönetmiyor, Türkiye Recep Tayyip Erdoğan’ı yönetiyor…” Türkiye’den kastını da “Ordu, polis, sanayici, işçi, çiftçi, Vatan Partisi” olarak açıklıyor. Sizce de, bu iddiaya iktidar cenahından cevap verilmemesi tuhaf gelmiyor mu?
...***
Mustafa Karaalioğlu, 30 Eylül tarihli Karar gazetesinde, “Derdimiz var dertten içeri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Deprem korkusu İstanbul’un üzerinden geçti, gidiyor. Gideceğini tahmin etmek güç değil zira, 20 senedir ara ara konuşulduğu halde önlem babında ileri gitmek şöyle dursun geriledik. Açık söylemek gerekirse Türkiye’nin depremle imtihanında geldiğimiz yer, “olacak olan olsun bitsin”den ibarettir. Gerisi de boş laftır…Aksi olsaydı İstanbul gibi değerli bir hazineye sahip olan ülkede deprem bu kadar korkutucu senaryolarla anılmazdı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Deprem varsa çaresi de vardır ama o çareye ulaşmak bize nasip olmamıştır. Bugün bile meselenin özü ve tek çıkış yolu olan mevcut dayanıksız bina stokunu depreme dayanıklı hale getirmeyi değil, deprem olduktan ve felaket yaşandıktan sonra toplanma yerlerini tartışmayı seçiyoruz. Gelgelelim meselenin o tarafının da facia olduğu anlaşıldı. Hiç olmazsa depremden kurtulabilecek olanların toplanabilecekleri yerler olmadığı görüldü. Olanların da yıllar içinde sessiz sedasız betona mahkum edildiği anlaşıldı.
Konuşacak çok şey var ama konuştukça çözüm yerine kendimizi aşağılamaktan başka netice çıkmıyor. Mukadder bir felakete karşı çaresizlik, tedbirsizlik, düşüncesizlik, acizlik, vs. vs.
Sayısı 20 senedir tespit edilemeyen dayanıksız binaları dönüştürmek mümkün olmadı, depremden bu kadar korkan insanların neden hala o binalarda oturmaya devam ettiği anlaşılamadı; üstüne üstlük bir de imar barışı ile zaten beceremediğimiz dönüşümü neden tümden heba ettiğimiz sorgulanamadı. Sorgulansa ne farkederdi, o da ayrı mesele…
Öyle bir noktadayız ki felaket gelip çattığında hepimiz “ben demiştim” diyebilecek ama hepimiz aynı oranda suçlu olacağız.
Niye böyle?
Çünkü bu ülkenin en temel eksiği, bir araya gelip bir problemi çözmek kabiliyetsizliğidir. Hep birlikte elleri aynı taşın altına koymak ve gerçek anlamda “kederde tasada ve kıvançta bir olmak”, yani ortak iyide buluşmak mümkün olmuyor. Herkesi birden etkileyen ve ülkeyi sıkıntıya sokan bütün problemlerde aynı hastalığa duçarız. Kürt meselesini de sistem meselesini de çözemiyoruz, eğitimi de depremi de… Kimi siyasal kimi kültürel kimi hayati ve hepsi ayağımızda birer pranga ama üstesinden gelemiyoruz. Kaybettiklerimiz ve kaybedeceklerimizi düşünüp çözüm bulmak yerine meselelerle yaşamanın ağır yükünü taşımayı tercih ediyoruz. Dertleri, problemleri çözemiyoruz çünkü çözmeyi bilmiyoruz. Çözümün herkesin menfaati icabı olduğu duygusunu tanımıyoruz.
Deprem sadece bir inşaat, ulaşım ya da lojistik meselesi değildir. Bu kadar ikaza rağmen ona mağlup olmak bir gurur meselesidir. Bir ülkenin, bir toplumun kalitesinin, kabiliyetinin ve gerçek manada “büyük ve güçlü” olup olmadığının ölçüsüdür. Bir de buradan bakalım, belki faydası olur.
...***
Yıldırım Koç, 30 Eylül tarihli Aydınlık gazetesinde,”Sendikaların görevleri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Sendikaların ve üst örgütlerinin genel kurulları toplanıyor. Bu vesileyle, sendikaların görevlerinin tartışılmasında yarar var. Sendikalar ve üst örgütleri, işçilerin ve memurların çalışma koşullarını korumak ve geliştirmek için mücadele ederler. Ancak sorumlulukları ve görevleri, yalnızca işyerindeki çalışma koşullarının korunup geliştirilmesiyle sınırlı değildir. İşyerini bir ağaç olarak düşünürseniz, o ağaç bir ormanın içindedir.İşçiler ve memurlar, Türkiye’de nüfusun yüzde 70’inden fazlasını oluşturduklarına göre, ülkenin genel sorunları da sendikaları doğrudan ilgilendirir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ayrıca, işçilerin ve memurların işyerinde ve toplumda çalışma ve yaşama koşullarının korunması ve geliştirilmesi çabasında diğer toplum kesimlerinin desteğinin alınması da gereklidir.
Kamu kesiminde çalışan işçiler adına Türk-İş ile Hükümet arasında yapılan görüşmeler sonuçlandı. Arkasından Hak-İş de bir sözleşme imzaladı. Bu metinler üzerindeki tartışmalarda üzerinde yoğunlaşılan konu, ücret ve aylıklara yapılacak zamdı.
Ücretler, çalışma koşullarının ancak bir bölümüdür. İş güvencesi, çalışma süresi, işyerinde söz hakkı, işçi sağlığı gibi konular, çalışma koşullarının diğer önemli unsurlarını oluşturur. Ancak son dönemde bu konular kamuoyunda hiç gündeme gelmedi. İşçiler ve memurlar da neredeyse yalnızca ücretler ve aylıklar üzerinde durdular.
Sendikaların öncelikli görevi, çalışma koşullarını oluşturan diğer konuların önemini de gündemde tutmak ve anlatmaktır. İşveren, işgücü maliyetini hesaplarken, işçi sağlığına, kreşlere, yıllık izindeki artışa, vb yapacağı harcamaların maliyetini de dikkate alır. Mazeret izinlerinin artırılmasının işverene bir maliyeti vardır. İşveren, toplusözleşme masasında toplam maliyet üzerinden pazarlık yapar. İşçi sağlığını ihmal eden ve bu konuda işvereni önlem almaya zorlamayan bir sendika, aldığı yüksek ücret zammıyla işçiyi kısa vadede memnun edebilir, ancak işyerinde meydana gelecek iş kazası ve meslek hastalıklarının sorumluluğunu da paylaşır.
Bu nedenle, sendikacılığı yalnızca ücretlerle sınırlayan bir anlayış yanlıştır; çalışma yaşamının diğer alanlarının da dikkate alınması gerekir.
Türkiye’de geçmişte sendikalarımızın bu doğrultudaki çabaları, bugüne yol gösterici niteliktedir.