Ekim 02, 2019 10:46 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: Cumhurbaşkanı: Yüzde 40+1 Meclis'in işi

Aydınlık:

Akar: Harekat için hazırız

Yeniasya:

Zam  değil, indirim yapun

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Abdülkadir Özkan, 1 Ekim tarihli Milli gazetede, “Parti  çıkarını ülke çıkarının önüne geçirmek!..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ülkemizin bir deprem kuşağında bulunduğunu sadece sarsıntılardan sonra değil, sürekli göz önünde tutmak ve gerekli tedbirleri almak zorundayız. Bu gerçek çeşitli kesimlerce sıkça dile getirilmekle birlikte depremlerin ardından çok geçmeden eski vurdumduymazlığa bürünüyoruz. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da yaşanan depremin ardından nelerin yapılması gerektiği konusunu yeniden tartışmaya başladık. Hâlbuki bu tartışmanın bitmiş, alınması gereken tedbirlerin alınmış olması gerekiyordu. Görünen o ki, 1999 depreminin ardından yapılan açıklamalar ve yapılması gerektiği söylenenler hususunda beklenenlerin tam olarak yapılamamış olduğu ortaya çıktı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Meseleye özellikle binaların dayanıklılığı açısından baktığımızda ciddi sorunlarımız var. Çünkü geçtiğimiz aylarda İstanbul’da bir deprem söz konusu değilken bile çöken binalar gördüğümüz gibi her an yıkılabileceği tespit edilen binalar boşaltılarak ya kapılarına kilit vuruldu ya da yıktırıldı. Bu bile inşaatların dayanıklılığının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini gösteriyordu. Büyük oranda binaların kaçak yapıldığı, bunların dayanıklılığının kontrolünün yapılmamış olması sebebiyle depremde ciddi bir yıkım ile karşı karşıya kalacağımız görülüyor olmasına rağmen hep sözü edilmekle birlikte görünen o ki, gerektiği ölçüde bir dönüşüm sağlanabilmiş değil.

Her fırsatta ilgililer İstanbul’da bir büyük depremin olabileceğini açıklamalarına rağmen yapılması gerekenler tam olarak yapılmamış, yapılamamış. Niçin yapılamadığı sorusunun cevabını ilgililerin vermesi gerekiyor. Bu sorunun cevabının bir an evvel verilmesi, hiç olmazsa bundan sonra olsun bu alanda yapılması gerekenlerin tamamlanmasının ihmal edilmemesi şart. Bir başka husus ise her sarsıntının ardından yapılan açıklamaların kısa bir süre sonra unutulmaya terk edilmesinin sorumluları üzerinde nedense pek durulmuyor. Özellikle İstanbul’daki son depremin ardından konunun siyasi bir polemik haline getirilmesi insanı rahatsız ediyor. Çünkü söz konusu olan insan hayatı iken parti çıkarlarının ön plana çıkartılması ve sonuç olarak esas yapılması gerekenin, daha doğrusu şimdiye kadar yapılması gerektiği halde yapılmamış olanların kamuoyundan gizlenmeye çalışılması sanıyorum ciddi bir anlayış eksikliği olarak karşımıza çıkıyor. Böyle olmasaydı yaşanan 5.8 şiddetindeki depremin ardından Afet Müdahale Planı Toplantısı bile tam bir polemik konusu haline getirildi. İBB Başkanı İmamoğlu toplantıya çağırılmadığını, bunun için katılmadığını açıklarken İstanbul Valiliği’nden yapılan açıklamada, “İBB Başkanı Afet Kurulu’nun doğal üyesi. Toplantıya katılması görevi” denildi.

Dayanıksız oldukları tespit edilen bazı okullar eğitme kapatılırken bunun yanında yüzlerle ifade edilen binalarda yapılan incelemede çoğunun depreme dayanıksızlığı tespit edilmiş durumda. Yani, 1999 depreminin üzerinden 20 yıl geçmişken ve o depremin hemen ardından yapılması gerekenler tespit edilmiş olmasına rağmen bu hususta ciddi bir gelişmenin sağlanmadığı söz konusu.

...***

Taha Akyol, 1 Ekim tarihli Karar gazetesinde, “Rant ekonomisi neler yaptı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Deprem toplanma alanlarının AVM’lere dönüşmesi rant ekonomisinin ne boyutlara tırmandığının bir göstergesidir. Rant ekonomisi krizin de asıl sebebidir.Bu gerçek, iktidarın Temmuz 2019’da yasalaştırdığı “11. Kalkınma Planı”nda da teknik dille ifade ediliyor.İstanbul’da deprem toplanma alanı olarak belirlenen 493 bölgeden 416’sına AVM ve rezidans yapılmış olması her şeyi anlatıyor. Elbette yerleri değişebilir ama miktarı ve dağılımı bozulmamalıydı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Cumhurbaşkanlığı sistemi döneminde hazırlanan “11. Kalkınma Planı”nda, geride kalan 2014-2018 arasındaki beş yıllık dönem konusundu şu tespit yapılıyor:

“Sabit sermaye yatırımları, bu dönemde ortalama yüzde 4,5 oranında artarken, kaynakların sanayi sektöründen ziyade dış ticarete konu olmayan sektörlere yönelmesiyle üretkenlik arz eden alanların yatırım kompozisyonu içindeki payı görece azalmıştır. Orta ve uzun vadede ekonominin potansiyel büyüme oranının artırılması için ülkemizin küresel değer zinciri hiyerarşisindeki konumunu yükseltecek verimli alanlara yönelik yatırımlara ihtiyaç sürmektedir.” (Paragraf 130)

Ne diyor?.. Ekonomi politikalarında sanayi sektörünün yeterince desteklenmediğini söylüyor.Kaynakların “dış ticarete konu olmayan sektörlere”, yani öncelikle inşaata yöneldiğini söylüyor…

Sanayici Rahmi Koç ne demişti:

“Yatırımların çoğu taşa toprağa ve çimentoya gitti. Oysa memlekete ihracat getirecek, rekabeti kuvvetlendirecek, ‘greenfield’ dediğimiz yeni yatırımlar, yeni fabrikalar, yeni işler açılması lazımdı... Uluslararası rekabette 7-8 yıl yerimizde saydık, ilerlemedik.” (18.2.2016)

2019 yılında, resmî 11. Plan’da da söylenen budur.

İnşaat sektörü elbette gerekli ama bir noktadan itibaren kaynakları öncelikle sanayiye yöneltmek gerektiğini Ali Babacan şöyle ifade etmişti:

“Bir gecede bir kalem değişikliğiyle, mevzuat değişikliğiyle sağlanan rantların söz konusu olduğu bir alan varken, ister istemez sanayi gibi uzun vadeli, gerçekten çok emek isteyen, ciddi fedakarlık isteyen bir sektöre ister istemez ilgi düşebiliyor. Bunu yeniden bir dengelememiz gerekiyor.” (Finans Zirvesi, 17 Eylül 2014)

Babacan şu çok önemli uyarıyı da yapmıştı:

“Gayrimenkulde her bir proje yeni bir tekel. Sanayici birikimini sanayiye mi yatırsın, yoksa rezidans, AVM mi yapsın; oraya kayış var, bu tehlikeli. Üreteceğiz, hak edeceğiz daha sonra lüks AVM’lerde alışveriş yapacağız, daha lüks konutlarda oturacağız. Üretmeden dışarıdan sağlanan krediyle lüks alışveriş, lüks konut Türkiye’yi çıkmaza sokabilir” (CNBC, 23 Temmuz 2014)

Babacan “dikey mimari”nin iktisadi zararlarını da anlatmış, haksız eleştirilere hedef olmuştu!

Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde bu tür rantları vergilendirmek için çalışmalar yapılmışsa da orada kalmıştı.

Meselenin sadece şehirlerin betonlaşması değil, ekonomiyi de krize soktuğu açık.

‘Çılgın proje’ de nihayet bir inşaat projesi değil mi?..

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Üç Yıllık Program açıklamasında sanayileşmeyi işaret etti, rant vergisi imasında bulundu...

Güzel fakat bunun için oy hesabını rafa kaldırarak “iktisadi rasyonalizm”in gereğini yapmak lazım.

...***

Esfender korkmaz, 1 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “İşimiz kolay değil”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Açıklanan Yeni Ekonomi Programına, program demek bile doğru değil. Çünkü ekonomik programlar, hedefler tespit eder, bu hedeflere hangi politikalarla ve nasıl ulaşılacağını belirler. Söz gelimi 2001 İMF ile stand-by düzenlemesi nedeniyle o zamanki hükümetin yapmak zorunda kaldığı ''Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı '' böyle bir programdı. Bu program sonrası çalışanlar ve çiftçiler kemer sıktı ve fakat yüksek enflasyon ve bütçe açıkları da azaldı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Açıklanan programa göre; 2019 yılında yüzde 0.5 büyüme bekleniyor. Bir ekonomide gelir artışı, fert başına GSYH da büyüme oranı ile ölçülür. Türkiye de nüfus artış hızı yüzde 1.2 'dir. 2019 yüzde 0.5 büyüme demek fert başına gelirde yüzde 0,96 küçülme demektir.

Kaldı ki 2019 yılında, GSYH ilk çeyrek yüzde 2.4 oranında küçüldü. İkinci Çeyrek yüzde 1.5 oranında küçüldü. Yılın ikinci yarısında ekonomide kısmi bir canlanma var… Ancak daha çok iç dinamiklerden gelen bu harekettir. 2019 yılında ilk iki çeyreğindeki eksi büyümeyi telafi etmesi ve pozitif büyüme getirmesi zor görünüyor.

2019 cari açığın kapanması, ekonomide küçülmeden ileri geldi. 2009 krizi ile bu günkü krizi cari  açık açısından karşılaştırmak yanlıştır. Zira o kriz Dünya finansal krizinin bir yansımasıydı. O dönemdeki Reel dengeler, finansal dengeler, talepteki daralma, daha önemlisi hukuki ve demokratik altyapı bu günküne benzemez. Bu gün başkanlık sistemi ile devlet yeni sisteme adapte olamadı, hukuk ve demokraside güç kaybettik.  Bu şartlarda yerli ve yabancı yatırım yapmaz. Talep patlaması da olmaz.

Cari dengenin kalıcı olarak düzelmesi için üretimde aramalı ithal girdi oranını azaltmak gerekir. Ayrıca lüks tüketim mallarının düşürülmesi yanında, Çin'den incik boncuk, bavul, çanta ithalatına kota koymak gerekir.

Enflasyon'da bu sene yüzde 12, seneye yüzde 8.5 hedefini fazla tartışmaya gerek yok. Zira ekonomide yüksek kırılganlık devam ettiği ve TL'ye düşük güven olduğu sürece, jeopolitik nedenlerle, yeni kur şokları yüksek olasılıktır.