Türkiye'den köşe yazarları
Milli gazete: Karamollaoğlu: Yanlış politikalar ülkeyi yıpratır
Cumhuriyet:
Saray'dan operasyon mesajları
Yeniasya:
Yaralar, hukuk ve demokrasiyle sarılır
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İbrahim Kiras, 5 Ekim tarihli Karar gazetesinde, "Kılıçdaroğlu ne yapıyor?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Cumhurbaşkanlığı için aşılması gereken çıtanın yüzde elliden yüzde kırka çekilmesi önerisinin de gösterdiği üzere, seçime daha dört yıl varken iktidar partisi erkenden sandıktaki sıkıntılara çözüm aramaya yönelmiş bulunuyor.Ancak sandıkla ilgili sorunun çözümünü aritmetik formüllerde aramak ne kadar doğru? İttifak bloğunun oylarında erime devam ederse seçilme çıtası yüzde 40 olsa bile muhalefet bloğunun şansı artmaz mı? Seçimi ilk turda sonuçlandırmak mümkün olursa yüzde 40 çıtasının faydası olabilir ama muhalefetin de ilk turda buna uygun biçimde tutum alması nasıl önlenebilir?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu bağlamda Millet İttifakı’nın dağılmasına ümit bağlamak ne kadar gerçekçi? İYİ Parti bir sonraki seçimde CHP ile işbirliği yapmayıp MHP ile beraber Cumhur İttifakında mı yer alacak? Bu mümkün mü? AK Parti bu uğurda MHP’nin Cumhur İttifakı’ndan ayrılmasını göze alabilir mi? Daha da önemlisi, tavanda yapılacak işbirliği ve ittifak girişimleri tabanın arzu ve eğilimlerini yansıtmaktan uzaksa bu türden formüller kâğıt üstünde kalmaya mahkûm olmaz mı?
Meral Akşener’in yaptığı açıklama İYİ Parti’nin Millet İttifakı’ndan ayrılmasının söz konusu olmadığını gösterdi. Zaten toplumsal gerçekleri görmezden gelerek mantık ve rasyonalite sınırlarının dışındaki birtakım siyasi hesaplara bel bağlayan bir projeksiyonun uzun ömürlü olması beklenemez.
AK Parti’nin asıl sorunu sorunlarının kaynağını kendisinde aramaktan kaçınması… Dolayısıyla çözümleri de yanlış adreslerde araması… Gerek parti yönetimindeki hataların gerekse hükümetteki yanlış uygulamaların sandıkta oy kaybı olarak geri döneceğini kabul etmek istememesi. Bu yüzden sandıktan çıkan negatif neticeyi “çünkü çaldılar” diye açıklaması…
Hatırlarsanız, bu tür açıklamalara geçmişte CHP sarılırdı. “Bizim seçmenimiz pikniğe gittiği için seçimi kaybettik” derlerdi… “Trafoya kedi girdi, oylarımız çalındı” derlerdi…
Oysa CHP’nin sorunu toplumun geniş kesimlerine hitap edebilme kabiliyetine sahip olmamasıydı. Ana muhalefet partisini yöneten kadroların bu gerçeği kabullenmeleri epeyce zaman aldı. Geçmişte de dönem dönem bazı girişimler yapıldıysa da bunlar akim kaldı hep. CHP’nin geleneksel çizgisini savunma refleksiyle hareket eden bazı çevreler derhal duvar oluşturdular bu girişimler karşısında. Çünkü bu çevrelerde CHP’nin halktan oy alarak iktidar olmasına ihtiyaç duyulmuyordu. Asker ve sivil bürokrasinin seçilmişler üzerindeki iktidarı zaten ideolojik tatmine yetiyordu.
Ne var ki “vesayet rejimi” adıyla anılan bu yapının bilhassa AK Parti’nin iktidar yıllarında giderek zayıflaması CHP elitlerini “halka yönelme” siyasetine mecbur etti. Buna rağmen eski alışkanlıklar kolayca değiştirilemediği için CHP’yi gerçek anlamda bir merkez partisi yapmaya, toplumun geniş kesimlerine ulaşabilir hale getirmeye ve dolayısıyla sandıkta iktidar aramaya yönelik girişimler ilk başlarda çetin bir direnişle karşılandı. Bu direnişin aşılması zaman aldı. Partiyi toplumun geniş kesimlerine açma yolunda en ciddi adımlar Kemal Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’den geldi.
CHP siyasetinin dili değişti öncelikle. Kutuplaştıran, ötekileştiren siyaset dili büyük ölçüde terk edildi. Son yerel seçimde bunun sonucu alındı. Özellikle iki kere yaptırılan İstanbul seçiminde sergilenen tutum AK Parti tabanındaki “eli CHP’ye oy vermeye gitmeyen” bir kesimin bile oyunu almayı sağladı.
Bu bakımdan CHP içinde “partimizi sağcılaştırıyorlar” kampanyası başlatmaya hazırlananlar da “ana muhalefet bunu oy için yapıyor, halkımız aldanmasın” retoriğiyle sahneye çıkacak olanlar da siyasi mücadelenin tabiatı gereği bu türden tutumlar alacaklardır. Ancak en başta muhafazakâr-dindar kesimler olmak üzere toplumun çoğunluğu CHP’den gelen bu adımı oy konusunun ötesinde değerlendirecektir. Elbette samimiyetine inandığı oranda…
...***
Remzi Özdemir, 5 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Güveni kaybetmek"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Yıllardır ekonomi dünyasının içindeyim. Türkiye ve dünyada açıklanan verileri haber yapar, uzmanlardan yorumlar alırım. İşsizlik, enflasyon ve daha birçok veriler ekonominin gidişatını gösterir. Bu rakamlar ekonominin nasıl yönetildiğinin en iyi verileridir. Türkiye İstatistik Kurumu, Türkiye'nin en güvenilir kurumlarının başında yer alırdı. Bu kurumun açıkladığı rakamlar bir kez dahi tartışılmamış, en ufak bir ima dahi edilmemişti. Türkiye İstatistik Kurumu açıklamışsa kesin doğrudur. O kadar! AKP ile her şey değişti. Önce Türkiye İstatistik Kurumu'nun adı TUİK oldu. Sonra yönetim değişti."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Son iki yıldır da Türkiye'de en çok tartışılan kurumlar arasına girdi. En çok tartışılan yönü ise verilerin güvenirliği. Eylül ayı enflasyonu açıklandı. Benzine, elektriğe, doğalgaza ve aklınıza gelecek yüzlerce ürüne zammın geldiği eylül ayı enflasyonu şak diye 0.99 geldi. 1 bile değil. Onca zam oldu ama eylülde enflasyon tek haneli rakamlara düştü. Zaten düşeceğini Hazine ve Maliye Bakanı aylar öncesi açıklamıştı. Enflasyondaki düşüşte elbette baz etkisi olacağı ekonomistler tarafından dile getiriliyordu. Ancak bu kadarını kimse beklemiyordu.
Yine aynı tartışma başladı:
TUİK verileri ne kadar güvenli veya sağlıklı. Bu konuda ben bir şey söylemek istemiyorum ama TUİK gibi bir kurumun işinin ehli ekonomistler tarafından güven konusunda sorgulanması çok üzücü. Peki bu enflasyon düşüşlerinde hangi ürünler etkili olmuştu. Girip baktım. İnanılır gibi değil. Mesela şans oyunları yüzde 63 düşmüş. Yine kablolu özel yayın hizmeti yüzde 42 ucuzlamış. Sağlık sigortası yüzde 37 gibi oldukça ucuzlamış. Hayatımızı ucuzlatan şeylere bakar mısınız? Şans oyunlarının ucuzlaması özel sağlık sigortasının ucuzlaması hele hele kablolu özel yayın hizmetlerinin yüzde 42 ucuzlaması hayatımızı ne kadar rahatlattı(!) Yazık!
Güvenin yıkıldığı bir yerde bunu tekrar kazanmak gerçekten çok zor. Bugün Yunanistan olayı ortada. Arkasında koca Avrupa Birliği olmasına rağmen halen ekonomistler tarafından hiçbir verisine güvenilmiyor. Adamların turist sayısı bile tartışılıyor. Çünkü yıllarca istatistik rakamlarıyla oynadılar. Tıpkı yalancı çobanın hikayesi gibi. Yunanistan'a artık kimse inanmıyor. Benim korkum Türkiye'nin de yarın Yunanistan durumuna düşmesi. Yarın bir uluslararası kurum çıkıp "Türkiye'nin açıkladığı veriler güvenilir değil" dediği zaman ne yapacağız? Kendi paramızla kurduğumuz kredi derecelendirme şirketleriyle mi yanıt vereceğiz.
...***
Kazım Güleçyüz, 5 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, "KHK çıkmazından çıkabilmek için..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" AKP Grup Başkanvekili Prof. Dr. Naci Bostancı “KHK’lılara af gelecek mi?” sorusuna cevap vermeye çalışırken şunları söylemiş:“Öyle birşey olmaz. Bu işin propagandası ile hukuk temelindeki uygulaması, birbirinden farklı olacaktır. KHK’lılar diye bir grup yok. Çok farklı nitelikler taşıyan insanlar var. Kimisine ilişkin delil bulunamamış; beraat etmiş, ama devlet aklında bir şüphe kalmış, onunla çalışmak istemiyor. Kimisi için hakikaten herhangi birşey yok, tanıklar üzerinden suçlamalar olmuş. Bunları birbirinden ayırmak için mekanizmalar kurduk. Bunlar kolay işler değil. Terörle mücadele ediyorsun, ucu bucağı belli olmayan bir örgütle mücadele ediyorsun.” (Yeni Asya, 3.10.19)"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu cevaptan, Bostancı’nın kendisi dahil, birşey anlayan var mı, merak ettik doğrusu.
Acaba şunu mu demek istiyor: Af yok, çünkü suç ve delil yok, beraat var. O zaman sorun ne? Suçu olmayan bu insanlar niye ihraç edildi? Bostancı’ya göre sebep, bu kişilerle ilgili olarak “devlet aklında kalan şüphe.” Adalet eski Bakanı Bekir Bozdağ da, başka bazı iktidar önde gelenleri ve bürokratlar da benzer şeyler söylemişlerdi:
“Suçlu olsaydınız siz de hapiste olurdunuz. Ama güvenmediğimiz için sizi ihraç ettik!”
Üstelik bu ihraçlar emeklilik, sağlık hizmetlerinden yararlanma ve pasaport gibi bilumum hakları külliyen gasp edilerek yapıldı.
Hukukî ve kanunî temelden mahrum bir şüphe ve güvensizliğe dayalı yargısız infaz! Peki, hukuk bu yapılanların neresinde? Hiçbir yerinde. Tıpkı Bostancı iktidar partisinin grup başkanvekili iken, vaktiyle yıllarca yazı yazdığı gazetedeki diğer birçok ismin cezaevlerinde çile çekmesinde olduğu gibi!
İnsanî, vicdanî, hukukî ve toplumsal faturası her geçen gün daha da ağırlaşan bu derin fetretten çıkmak için ilk yapılması gerekenlerden biri, KHK’ların bütün sonuçlarıyla birlikte bir an önce iptal edilmesi olmalı.