Kasım 03, 2019 10:58 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Klıçdaroğlu: Erdoğan ABD'ye gitmemeli

Yenişafak:

ABD raporunda PKK/PYD'nin adını dahi anmadı

Aydınlık:

Doğu Perinçek: ABD temsilciler meclisi, yargının yetkisini gasp etti

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Akif Beki, 2 Kasım tarihli Karar gazetesinde, " RTÜK'te neler oluyor?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İçişleri Bakanı Soylu'nun "Lanet bir dizi" dediği Çukur'a, CHP kontenjanından RTÜK üyesi İlhan Taşçı 'sansür' istemişti.  Avukat Funda Alp de bir sahnede avukat karakteri tartaklandı diye aynı diziyi savcılığa verdi. Suç duyurusu nedeni; avukatlık mesleğini itibarsızlaştırması, avukatları kötü göstermesi ve gelecek nesillerin diziden olumsuz etkilenmesi..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler yer veriyor:

...***

Soylu'ya kızsanız, Taşçı'ya ne diyeceksiniz? RTÜK'ü, içerdiği şiddete göre değil de yayınlandığı mecraya bakarak dizileri denetlemekle, bazılarına göz yumup bazılarını cezalandırarak ayrımcılık yapmakla, müdahale ve mücadelede yetersiz kalmakla eleştiriyor. Göz yumulduğunu, kayrıldığını iddia ettiği dizileri, sakıncalı içeriklerinin dökümüyle birlikte listeleyip RTÜK Başkanlığına bildirmişti. Tam, diğer dizilerin sansüre uğramasına karşı duracağına Taşçı,  RTÜK sansürünü torpilli kanallara da genişletmeyi nasıl savunur, bir de muhalefetten seçilmişti, hani özgürlükçü üyeydi, ona mı kaldı diyeceksiniz...İçişleri Bakanı Soylu tutuyor elinizi.

Avukatlık mesleğinin kötü gösterilmesine öfkelenerek soluğu savcılık kapısında alan avukatı mı yadırgayacaksınız! Kala kala o mu kaldı yüzüne haykırabileceğiniz, 'TV keyfime, neyi izleyeceğime karışma, elini ekranımdan çek' çığlığı atabileceğiniz...Orada da durun işte!

Ucunun kime dokunduğuna göre roller değişiyor, karşıtına dönüşebiliyor bu filmde karakterler. Yerine göre sansürcü sansüre, yasakçı yasağa, RTÜK bile RTÜK'e karşı. Fakat buraya kadarki kısmı klasik hikaye, sürprizsiz, şaşılacak tarafı yok. Hayret verici gelişme şu; sansürün ayarını kaçırdın kaçırmadın, tadını tutturdun tutturamadın, ona az buna çok yaptın derken 25 yıllık RTÜK tarihinde bir ilk yaşandı bu hafta. İçerideki kavga, muhalefet-iktidar ekseninde kızışan çekişme bir üyenin başını yedi. Daha doğrusu o üye, CHP kontenjanından gelen Faruk Bildirici, Ebubekir Şahin'i RTÜK başkanlığından düşürmeye yeltendi, karşı hamleyle kendi üyeliği düşürüldü. Dizilere konu olacak bir entrika gibi durmuyor mu? Fazla izlemekten belki de. İzlemeyi bırakıp oynamaya başlamış gibiler.

Bildirici, demokrasiye ve muhalefete darbe vurulduğunu, üyeliğini oy çokluğuyla düşürme kararını yargıya taşıyacağını söylüyor.

Üç yerden maaş alarak kurul yasasını çiğnediği gerekçesiyle Başkan Şahin'i istifaya, olmadı TBMM'yi onu görevden almaya çağırmıştı. Şikayet dilekçesiyle resmiyete de dökerek... Ama kendisine el çektirildi. "Muhalefet etmenin bedeli, tahammülsüzlük, antidemokratik, tehlikeli bir yol açıldı" diyor Bildirici.  RTÜK, sansürsüz olamayacağı gibi dikensiz gül bahçesi de olamaz. Biri varlık sebebi, diğeri ise ölmeden cennete gidilemeyeceği için. Sayısal çoğunluk gücünü böyle kullanmak, demokrasiyi istismara girmez mi?

...***

Remzi Özdemir, 2 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Türkiye'nin yumuşak karnı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Geçen hafta Saat 14.30'da başlayan bir siber saldırı akşam saatlerinde Türkiye'nin en büyük bankasına yöneldi. Dakikalar içerisinde bankanın sistemi kitlendi. Önce internet şubesi çöktü, hemen arkasından bankanın ATM sistemi ve son olarak da milyonlarca kredi kartı çalışmaz oldu. Birçok kişi benzin istasyonlarında mağdur oldu. Ruhsatlarını bırakanlardan tutun da bankaya ulaşamayıp saçını başını yolanlar mı ararsınız? Türkiye ancak gece saat 23.30'da bu saldırıyı püskürtebildi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bunu yaparken de bir Amerikalı internet şirketinden destek alındı.

İşin garip yanı bankanın telefonları da çalışmadı. Çünkü o da dijitaldi ve siber saldırıdan etkilendi.

Bunu tek bir banka yaşadı.

Tek bir bankaya yapılan siber saldırı Türkiye'ye adeta dijital kıyameti yaşatmıştı.

Her yıl teknoloji ödülü alan bu banka son saate kadar gurur yapıp siber saldırı nedeniyle sistemlerinin gittiğini sakladı.

Bu da ayrı bir fiyasko. Bunu bilmeyen vatandaş sürekli sisteme yüklendi ve ortaya dediğim gibi tam bir kaos çıktı.

Burada konumuz bu banka değil. Bu dijital kıyamette iki şeye bakmamız lazım. Birincisi stratejik önemi olan Türk Telekom'un yabancılara satılması, Dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, "babalar gibi satarız" diye bir cümle kullanmıştı. İşte o babalar gibi satış Türkiye'yi felakete götürdü.

Türk Telekom'a, Hariri Telekom tek kuruş yatırım yapmadığı gibi Türk bankalarına 10 milyar dolara yakın borç takıp beraberinde de 7-8 milyar dolar temettü alarak kaçtı.

Telekom'un yeni sahibi bankalar devletten yardım bekliyor. Sanki bu krediden elde edecekleri karı devletle paylaşacak gibi zararı devlete yıkmak istiyorlar. Tipik bir şark kurnazlığı. Bu iktidar bankalara yine kıyak çeker mi derseniz bence yapar. Halkın cebinden alıp bankalara verir. Sırf AKP'nin yarattığı tarihi rezalet kapansın diye.

Türk Telekom stratejik bir kurumdur. Dijital çağda kesinlikle özelleştirilmemeli ve devletin kontrolünde olmalı.

Bu siber saldırı bize gösterdi ki, Türkiye'nin yumuşak karnı dijitalleşme. Dijitalleşmede yüzde 90 yurtdışı bağımlılığımız var. Bu konuda ciddi bir yatırımımız yok. Yarın Amerika, bize bu konuda bir yaptırım uyguladığı zaman tüm ekonomimiz çöker. Türkiye'nin internet ağının çökmesi ne anlama geliyor pazar günü gördük.

Bankacılık sistemi çöker. Sadece bir bankaya yapılan saldırıda bile on binlerce insan mağdur oldu. Benzin alamadık, marketlerde alışveriş yapamadık. Yanında nakit taşıyanlar kurtardı ama para taşımayanlar ise büyük bir çaresizlik yaşadı.

Düşmanlarımızın Türkiye'ye bomba atmalarına gerek yok. Milyar dolar ödeyerek aldığımız o hava savunma sistemleri maalesef Türkiye'yi dijital bir saldırıdan koruyamıyor. Emin olun siber saldırı füzelerden daha etkili ve daha çok zarar verecektir Türkiye'ye.

Türkiye, bu yumuşak karnı dijitalleşmeye ciddi yatırım yapıp kendi kalkanını kurmak zorunda. Bunun için de ilk olarak Türk Telekom'u acil olarak yeniden millileştirmeli.

...***

Uğur Dündar, 2 Kasım tarihli Sözcü gazetesinde, "Gıda teröründe rekor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Adam bakmış devede kulak kalan cezadan başka hiçbir yaptırım yok, basmış gaza! 2002'de sadece 1 hileli ürün imal ederken, 2012'de bu sayıyı 43'e çıkarıvermiş!.. Son 1 yılda ise Türkiye genelinde hileli gıda üretimi yapan firma sayısında ürkütücü oranda patlama olmuş. Hilekâr firma sayısı 173'den 618'e fırlamış! Şimdi sıkı durun. Yine aynı dönemde hileli, yani gıda terörü amaçlı ürün sayısındaki tırmanış inanılmaz boyuta ulaşarak, 282'den 1211'e varmış. Bunlar tespit edilebilenler!.. Edilemeyenler de var."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Merdivenaltı tabir edilen kayıt dışı üretim yerleri resmi rakamlara dahil edilmemiş! Onları da hesapladığımızda, ortaya çıkan tablo için maalesef şunu söyleyebiliriz:

Uzmanlara göre gıda terörü dudak uçuklatan boyutlara iki nedenle çıkıyor. Birincisi; cezaların caydırıcı olmaktan uzak bulunması, diğeri ise yeterli düzeyde ve etkin denetimin yapılmaması. Örneğin taklit ve tağşişi alışkanlık haline getiren firmalara verilen ceza sadece 22 bin 742 lira!.. Bu cezayı ödüyorlar ama daha sonra hileli ürün sayısını artırarak sürümden kazanıyorlar! Ya da isim değiştirip faaliyetlerine aynen devam ediyorlar!...Cezaların ve denetimlerin yetersizliği nedeniyle taklit ve tağşişle birlikte, hepimiz kanserojen maddelerin açık hedefi haline geliyoruz. Konunun endişe verici bir başka yönü de; denetlenen gıda terörü ürünlerindeki kanserojen madde tür ve oranlarının hiçbir zaman açıklanmaması. Oysa dünyada stokları bile imha edilen, topraktan 60 yılda çıkabilen bir zehir olan DDT türevlerinin ülkemizde halen -özellikle semt pazarlarında- tezgah altından satıldığını biliyoruz. TMMOB Gıda Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Zafer Şenyurt, Cumhuriyet'e yaptığı açıklamada; “2018 sonu itibarıyla Türkiye'de kayıtlı ve onaylı işletme sayısı 674 bin 409. Bu işletmeleri yılda 1 kez denetlemekle görevli olanların sayısı ise; yalnızca 6 bin 825. Bu kadroda gıda mühendislerinin payı 2 bin 250 civarında. Oysa on binlerce mühendis işsiz. Denetçi sayısı, mevcudun en az iki katı olmalı, denetim kriterleri acilen yeniden ele alınmalı” diyor. Sözün özüne gelirsek; Kanser türlerinin yüzde 60'ı beslenmeye bağlı olarak gelişiyor. Bu ürpertici tablo, tüketicilerin gıda terörüne karşı yeterince korunmadığını ve sağlığımızın Allah'a emanet olduğunu gösteriyor!