Türkiye'den köşe yazarları
Yeniasya: KHK’ya karşı tazminat zaferi
Karar:
Muharrem İnce'de 'Beştepe' iddiasına yanıt: Genel merkezdeki bir çetenin işi
Cumhuriyet:
Rahmi Turan: "Saray’da Erdoğan ile görüşen isim Muharrem İnce"
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Özlem Yüzak, 22 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "İşsizlik... Sakın bu sorunu küçümsemeyin..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" İşsizlik bu ülkenin en yapısal sorunu. Önce bunun artık kök salmış yapısal bir sorun olduğunu kabul etmek gerek ki çözüm yolunda da adımlar atılsın. Dahası sadece ekonomik değil sosyal bir sorun da işsizlik...Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “iş arayanlar arttığı için işsizlik arttı” demesi bu ülkeyi 16 yıldır tek başına yöneten iktidarın sorumluluğu üstlenmekten kaçınması demek. Sorunu küçümsemek demek..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:
...***
Yine Erdoğan’ın “Eğitim düzeyi arttığı için iş arayanlar arttı” cümlesinin ise izahı bile yok... 2008-2009 dünya krizinde, Dünyada ortalama işsizlik oranı yüzde 10 olmuştu. Bizde yüzde 14 olmuştu. Şimdi dünya ortalama işsizlik oranı yüzde 3.6, bizde yine yüzde 14...
İşsizlik yüksek, çünkü üreten bir ülke olamadık. Uzun yıllar neredeyse iktidar tarafından sadece inşaat pompalandı ekonomi bunun üzerine kurgulandı.
İşsizlik yüksek, çünkü tarım ve sanayi çok daha ileriye taşınacağına tamamen kendi haline bırakıldı.
İşsizlik yüksek, çünkü eğitim ve istihdam politikaları birbirini destekleyecek şekilde geliştirilmedi. Bu yüzden bir ziraat mühendisleri, jeoloji mühendisleri, öğretmen ordusu var iş bekleyen, yılan, artık beklemekten bile umudunu kesen.
İşsizlik yüksek, çünkü eğitim ideoloji ön plana geçirildi. Kaynaklar birbiri ardına imam hatip okulları açmak için kullanıldı. Oysa aynı kaynaklar ara eleman, teknisyen yetiştirmek için kullanılabilirdi. Bu konuda çok ciddi bir açık var. Ve yıllardır sürüyor. Bir ara, yanılmıyorsam 2006 yılında Vehbi Koç Vakfı’nın başlattığı “Meslek Lisesi Memleket Meselesi” vardı. Bunu hem siyasiler, Milli Eğitim Bakanlığı hem de iş dünyası sahiplenip ülke geneline yayılabilseydi bugün hem nitelikli meslek okulları olur hem de işsizlik azalırdı. Bu aynı zamanda üniversiteler önündeki yığılmaların da önüne geçerdi.
İşsizlik yüksek, çünkü en az 3 çocuk politikası ile nüfus artışı istihdam artışının önüne geçmiş durumda...
İşsizlik yüksek, çünkü asgari ücret üzerindeki vergi yükü azaltılmadı.
Sonuçta işsizlik salt, sosyal bir problem değil, ailenin çözülmesi, yoksulluk, suç, intihar gibi diğer sosyal problemlerin de kaynağı olan bir sorun. Ve tehlike çanları durmadan çalıyor. Siyanürü yasaklayarak intiharların önüne geçemezsiniz, eğer sorunun köküne inmezseniz.
Gandi’nin “Yoksulluk şiddetin en kötü şeklidir” sözü çok önemli. Araştırmalar hep aynı kapıyor çıkıyor: Yoksulluk arttıkça, şiddet (psikolojik ve fiziksel) ve suç da artıyor. Bugün özellikle genç nüfus içinde eğitimden kopmuş, istihdam piyasasından da dışlanmış ciddi bir nüfus var. Umutsuz bir gençliğin nereye doğru evrileceği bilinmez. İktidarı elinde tutanlar, güç ve servet sahipleri... Sakın bu sorunu küçümsemeyin... “Kimse iş aramazsa ülkede işsizlik kalmaz” noktasına indirgemeyin.
Bugün Lübnan’da bugün Güney Amerika’da Şili, Ekvador, Bolivya, Uruguay, Haiti’deki eylemlerin temeli, bir şekilde geliyor siyasilerin ekonomik toplumsal sorunlara çözüm üretememesine dayanıyor.
Son söz: İşsizlik acil çözüm bekleyen yapısal bir sorun. Bunu asla küçümsemeyin, nasıl evrileceğini bilemezsiniz.
...***
Mustafa Karaalioğlu 22 Kasım tarihli Karar gazetesinde, "Erken seçim"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Demokrasimizin kalitesi övünülecek seviyede değil ama sandığın dumanı üzerinde tüterken yeniden seçime gidecek kadar da coşkulu değiliz herhalde. Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin (24 Haziran 2018) üzerinden daha bir buçuk yıl bile geçmemiştir. Bu kadar kısa sürede yeni seçimden söz etmek manasızdır. Bununla birlikte, erken seçim söylentisinin erken saatte dolaşmaya başlaması, ülkenin yaşayacağı her sıkıntıda iktidarın kapısını çalmaya namzet bir slogandır. Erken seçim söylentileri gündeme neden geliyor?"diyen yazar, yazısının devamınd aşu ifadelere yer veriyor:
...***
Birinci faktör şu… İktidar ve muhalefet bloku arasındaki oy dengesinin mahalli seçimlerle birlikte 50-50 noktasını göstermesi değişim isteyen kitlelerin ve siyasi partilerin heyecanını artırıyor. Sonuçta sadece bir puan iktidarın el değişmesine yeterli olacaktır. CHP’nin nüfus yoğunluğu kriterine vurulduğunda yerel yönetimlerde iktidar olması da elbette büyük bir motivasyon. Kemal Kılıçdaroğlu’nun kurduğu yeni siyasi denklemin işe yaraması muhalefet blokunu umutlandırıyor.
İkinci faktör ekonomik krizin sabitlenmesidir. Enflasyon hızı azalmış olsa da zaten yüksek seviyede asılı kalan kur ve fiyatlar gerçeği vardır. Yani hayat pahalılığı ve buna ilaveten yüksek işsizlik ile elbette bu sarmalı kırabilecek büyümenin umut verici olmaması… Ekonomide görünür gelecekte eski yıllarda olduğu gibi bol paralı ve harcamalı dönem ihtimalinin zayıflaması kayda değer bir olumsuz faktördür.
Seçimi erkenden konuşulur kılan diğer faktör de bitmeyen toplumsal/politik gerilimdir. Tablo, iktidarın sahip olduğu desteğin bir seçim çağrısı yapılamayacak kadar güçlü olduğunu gösteriyor ama karşıtlık da bir o kadar dinamiktir. İktidarı seven ve destekleyenler kadar karşıtlarının da bir o kadar bilenmiş olması iki tarafı her an bilek güreşine hazır tutuyor. Bir “erken” erken seçim mümkün değil ama olsa kimsenin “Durun bakalım daha yeni seçimden çıktık” deme alicenaplığını göstermeyeceği bellidir.
Gelelim siyasi güçlerin pozisyonlarına… Cumhurbaşkanı Erdoğan gayet tabii erken seçimi aklından bile geçirmemektedir. İttifak ortağı MHP Lideri Bahçeli de açık ki aynı pozisyondadır. Bu durumda seçim, iktidarın iradesiyle en fazla bir yıl erken olabilir. Daha önce (2020 veya 21’de) yapılması ise, tabiatıyla sorunlarla başedilmediği anlamı taşır ve yenilgi işareti demektir. Erdoğan bunu biliyor ve şartlar bugün olduğundan daha zor hale gelse bile erken seçimi telaffuz etmeyecektir. Önünde bulunan uzun süreyi ekonomiyi yatıştırmak, yeniden büyümeyi yakalamak ve dolayısıyla işsizliği azaltmak için kullanacaktır. Bu süreyi aynı zamanda gerilimi azaltmak veya kaybolan adalet duygusunu geliştirmek için değerlendirmesi de umulur.
...***
Ahmet Gürsoy, 22 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, " İYİ Parti AKP ile ortak olabilir mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Esas sorunları konuşamadan, bir başkasına takılıp gidiyoruz. Popüler kültür dedikleri şey işte bu. İçinde bulunduğumuz haftanın gündemi, geçim sıkıntısı değil. İşsizlik değil, insanların intiharları ve birbirini öldürmesi de değil. Peki ne? Sarayı ziyaret eden CHP'linin kim olduğu ya da İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfi Türkkan'ın partisinin kurumsal söz yetkisine sahip kişisi olduğunu unutarak, insanların ilgisini çekecek, dikkatleri kendisinde toplayacak bir öneri sunması."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
...***
Buna göre, eğer parlamenter sisteme dönülürse 5-6 bakanlık karşılığında AKP ile seçim ortaklığı yapılabilirmiş.
Bu söz gündeme düştükten sonra her şey sustu ve bütün dikkatler o tarafa yöneldi.
Ne oluyor? İYİ Parti Millet İttifakı düzlemini bırakıyor mu?
Yoksa İYİ Parti MHP'nin yerine göz mü dikti?
Tartışamadık. Araya CHP'li birinin saraya gidip gitmediği tartışmasıyla, onun üstüne bir örtü gibi gerilen Lütfi Türkkan'ın altı bakanlık karşılığında parlamenter sistemi dönülmek kaydı ile AKP'ye ortak olunabileceği sözü girdi. Sonra İYİ Parti Genel Merkezi, bu açıklamanın partinin resmi görüşü olmadığını kamuoyuna duyurmak zorunda kaldı.
Lütfi Türkkan kurumsal olmayan bir görüşü, "şahsi fikrimdir" diye açıklamak yerine, grup başkanvekili sıfatı yokmuş gibi niçin açıklıyor? Bunu bilmek istiyoruz.
Niye bilmek istiyoruz? Çünkü İYİ Parti'nin tabanını oluşturan seçmen kadrosu pekâlâ biliyor ki, İYİ Parti'nin var olma nedeni; hukuksuzluğa, despotizme, parti içi demokrasiye uyulmamasıdır. Dolayısı ile İYİ Parti; bir itirazın, hak edişin ses yükseltmesiyle ortaya çıktı.
Despotizm karşısında demokrasiyi, zorlamalar karşısında özgürlüğü, adaletsizlikler karşısında adaleti haykırarak kuruldu.
Öyle ki, Genel Başkanı Akşener seçim meydanlarında, dünyanın gözü önünde tehdit edildi. İYİ Parti seçimlere girmesin diye yapılan bütün operasyonlara karşı adliyelerde mücadele verdi. Bu mücadele, sadece MHP içinde basit bir parti içi mücadelenin yansımalarından ibaret de değildi, aynı zamanda ortağı AKP'de gelişmelerin bir parçasıydı. Dolayısı ile AKP'ye karşı da bir mücadeleydi. Sonunda CHP'nin kendi milletvekillerini ödünç vermesiyle, seçime katılma haklarını kullandı ve büyük başarı gösterdi. Böylece AKP-MHP çökertme operasyonu tutmamış oldu.