Ekim 02, 2020 20:14 Europe/Istanbul
  • Esma-ül Hüsna – 41

Hatırlanacağı üzere geçen sohbetimizde Esma-ül Hüsnâ cemali ve celali olarak ikiye ayrıldığını belirttik.

Rahim, Gaffâr, Rezzak, Vedûd, Latif, Nur vb. celali isimler de yüce Allah’ın rahmet, lütuf ve sevgisini anlatırken insanları kendine çekerek aşk, sevgi ve ünsiyete sebep olurken, Kahhâr, Müntekım, Cebbar, Müzill vb. celali isimler de yüce Allah’ın gazap ve kahrını gösteriyor.

 

Başka bir ifade ile cemali isimler kulu yüce Allah’a hayran ve ve meftun yaparken, kul Allah’ı kendine yakın hisseder ve O’nu kendi dostu bilir. Aynı zamanda Celali isimler ise kulun, onun yaptıkları ve konuştuklarına nazir olan yüce Allah’tan korkmasına sebep olur.

Aslında cemal sahibi olan Allah Teâlâ kulunu kendisine  çağırırken celal Allah kulunu daha yüksek erdemliğe ulaşmak için daha fazla çalışmasını sebep olur. Bu yüzden cemal ve celalin yüce Allah’ın çekim ve itme gücü olduğunu söyleyebiliriz. Unutmamak gerekir ki ikisi her zaman beraberdir yani celal olmadan cemal ve cemal olmadan celal olmaz, Allah’ın çağırmak ve uzaklaştırması, cezbetmek ve defetmesi birbirine paraleldir. Nitekim Rahman suresi 26 ve 27. ayetlerinde şöyle okuyoruz:

کُلُّ مَنْ عَلَیها فانٍ وَ یبْقى‌ وَجْهُ رَبِّکَ ذُو الْجَلالِ وَ الْإِکْرامِ

Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.

Bir çok müfessire göre burada Allah’ın fazlı olan İkram ve azameti olan Celal’in bir arada olması, bizleri Allah Teâlâ’nın kullarına  fazilet ve büyüklüğünü anlatır

Celil kelimesi Celal’dan alınmış ve Celal da azamet, büyüklük ve Kibriya anlamındadır. Celil, kuvvet, izzet, saltanat ve zenginlik gibi tüm kemalata sahip olan birine denir. Başka bir ifade ile Celil, tüm maddi ve manevi güç sahipleri ve büyüklerin Celil yanında küçük, hakir, muhtaç ve yoksul olmasıdır ve sadece emirleri vacip olan Hak Teâlâ böyle bir konuma layıktır.

İslam dünyasının büyük fakih, müfessir ve arifi Molla Habibullah Şerif Kaşani kaleme aldığı “Esma-ül Hüsnâ özellikleri ve anlamları” adlı kitabında yüce Allah’ın Celil ism-i şerifi hakkında şöyle yazıyor:

Allah’ı Celil ismi ile vasıflandırmak, bazen yaratılışın şaşırtıcı yönleri ve yarattıklarındaki azamettendir ve bazen tüm varlıklara olan sultası ve egemenliğinden dolayı, hazreti Celil olarak çağırıyoruz.

Esma-ül Hüsnâ’dan Celil tıpkı Cemil gibi güzellik anlamına da geliyor. Cemil dış görünüş güzelliğidir fakat Celil, genelde batını güzelliklerdir. Dünyada tüm cemal, kemal, güzellik ve üstünlük varsa hepsi Hak Teâlâ’nın nurlu zatı ve özelliklerinin yansımasıdır. O’nun emirleri ve yasakları, cemal ve kemal’in tam kelime anlamıdır. Nitekim Maide suresinin 6. ayetinde, yüce Allah abdest, gusül abdesti ve teyemmüm hükümlerini belirtmenin ardından şöyle buyuruyor:

مَا یُرِیدُ اللَّهُ لِیَجْعَلَ عَلَیْکُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلَٰکِنْ یُرِیدُ لِیُطَهِّرَکُمْ وَلِیُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَیْکُمْ لَعَلَّکُمْ تَشْکُرُونَ

… Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O, sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.

Bu ayetten anlaşıldığı üzere zahiri görevler manevi tathire ve temizliğe sebep oluyor ve bu da gönül ve kalbin cemalini garantiliyor. Maddi gelir için belirlenen zekat, görünüşte eksilmesine sebep olsa da bereket ve artmasına sebep olurken batının güzelliğine ve gönül rahatlığına sebep oluyor. Bu yüzden muhlis kullar yüce Allah’ın emirlerini can-ı gönülden kabul ediyorlar.

İlginç olan ise Kur'an-ı Kerim’in de ilahi ihtişam ve güzellik, celal ve cemalin kapsamlı hali olması ve kahir ile sevgiyi beraber getirmesidir. Nitekim mübaek İsra suresinin 82. ayetinde şöyle okuyoruz:

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْءَانِ مَا هُوَ شِفَآءٌ وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِینَ وَلَا یَزِیدُ الظَّالِمِینَ إِلَّا خَسَاراً

“Biz Kur'an'dan, mü'minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise Kur'an, ancak zararını artırır.”

Başka bir ifade ile Kur'an-ı Kerim, onu inkar edenler için hidayet ışığı olamaz ve onlar Kur'an-ı Kerim’den uzak durarak kendi zarar ve hüsranlarını arttırıyorlar.

Esma-ül Hüsnâ’dan Celil ism-i şerif için zikredilen bir başka anlam, O’nun herkesi ve her şeyi görmesi ve fakat hiçbir gözün O’nu görmeye kâdir olmamasıdır. Bu konuda A’râf suresinin 143. ayetinde şöyle okuyoruz:

وَلَمَّا جَاءَ مُوسَىٰ لِمِیقَاتِنَا وَکَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِی أَنْظُرْ إِلَیکَ ۚ قَالَ لَنْ تَرَانِی وَلَٰکِنِ انْظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَکانَهُ فَسَوْفَ تَرانی فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَکًّا وَ خَرَّ مُوسى صَعِقاً فَلَمَّا أَفاقَ قالَ سُبْحانَکَ تُبْتُ إِلَیکَ وَ أَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِنینَ

Mûsâ, belirlediğimiz yere (Tûr'a) gelip Rabbi de ona konuşunca, "Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım" dedi. Allah da, "Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin." dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, "Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah'ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim" dedi.

Söz konusu ayete göre Allah’ın celal ve azameti, insanın kavrayabileceğinden çok çok daha fazladır. Fakat diğer yandan aynı yüce ve celil Allah, kullarının yanında olduğunu söyleyecek kadar kendini aşağı indiriyor ve şöyle buyuruyor: “Acaba tövbesini kabul edeceğim tövbe eden biri var mı? Acaba icabet edeceğim Allah’ı arayan ve Allah’ı çağıran biri var mı? Zira ben her kesten onlara daha yakınım.”

Belki de bizim daha iyi anlamamız için Mücadele suresinin 7 ayetinde şöyle buyuruyor:  

مَا یکُونُ مِنْ نَجْوَىٰ ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَىٰ مِنْ ذَٰلِکَ وَلَا أَکْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَینَ ما کانُوا

… Üç kişi gizlice konuşmaz ki, dördüncüleri O olmasın. Beş kişi gizlice konuşmaz ki altıncıları O olmasın. Bundan daha az, yahut daha çok da olsalar, nerede olurlarsa olsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra onlara yaptıklarını Kıyamet günü haber verecektir. Allah, her şeyi hakkıyla bilir.

Allah’ın Celil ism-i şerifine mazhar olmak isteyen insan, kalbi ve yüreğinin Allah ile birleşmesi gerekir, öyle ki istekleri Allah’ın isteklerinde kaybolsun ve Allah’ın iradesinde yok olarak yüce Allah’ın isteklerini yerine getirsin. Böyle biri, Celil’in büyüklüğü ve güzelliğine özen göstererek, kalbini, canını ve ruhunu Hak Teâlâ’ya feda eder ve celalinin azameti ve heybetinde korkusu artar ve celalinin şevkinde Allah’a kulluk isteği artar. Allah Teâlâ da Celil ism-i şerifi ile onu en iyi ve en büyük kullarına dönüştürür, öyle ki onu gören herkes, sahip olduğu büyüklük ve celalinden dolayı korkuya kapılır ve onun haşmeti ve büyüklüğü karşısında huşu içinde olur.

Bir nebevi hadiste Rasûlüllah’tan -saa- naklen şöyle okuyoruz: Adamın biri hazretin yanında dua ederken “ یا ذا الجلال و الاکرام – Ey azamet ve ikram sahibi Allah!” diyordu. Rasûlüllah şöyle buyurdu: Şimdi Allah’ı bu isimlerle çağırdığın için duan kabul edilir, şimdi ne istersen iste.

Bizler de yüce Allah’ı Celil ism-i şerifi ile çağırarak sizlerle vedalaşırken ellerimizi duaya açıyor ve şöyle diyoruz:

فَارْحَمْنِیَ اللَّهُمَّ فَإِنِّی امْرُؤٌ حَقِیرٌ، وَ خَطَرِی یسِیرٌ، وَ لَیسَ عَذَابِی مِمَّا یزِیدُ فِی مُلْکِکَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ، وَ لَوْ أَنَّ عَذَابِی مِمَّا یزِیدُ فِی مُلْکِکَ لَسَأَلْتُکَ الصَّبْرَ عَلَیهِ، وَ أَحْبَبْتُ أَنْ یکُونَ ذَلِکَ لَکَ، وَ لَکِنْ سُلْطَانُکَ اللَّهُمَّ أَعْظَمُ، وَ مُلْکُکَ أَدْوَمُ مِنْ أَنْ تَزِیدَ فِیهِ طَاعَةُ الْمُطِیعِینَ، أَوْ تَنْقُصَ مِنْهُ مَعْصِیةُ الْمُذْنِبِینَ. فَارْحَمْنِی یا أَرْحَمَ الرَّاحِمِینَ، وَ تَجَاوَزْ عَنِّی یا ذَا الْجَلَالِ وَ الْإِکْرَامِ.

Allah’ım, o halde bana acı. Çünkü ben, hakir ve değersiz bir adamım. Benim azaba çarptırılmam, zerre kadar olsun saltanatını arttıracak değil. Şayet benim azaplandırılmamla saltanatın artacak olsaydı, azaba karşı sabır dilerdim senden ve böyle bir şey senin olsun isterdim. Fakat, saltanat ve mülkün, itaat edenlerin itaatiyle artacak, günahkârların günahıyla azalacak olmaktan çok daha büyük, çok daha kalıcıdır, Allah’ım. O halde, ey merhametlilerin en merhametlisi, bana rahmeyle; ey celal ve ikram sahibi benden vazgeç ve tövbemi kabul buyur. Hiç kuşku yok, sen, tövbeyi kabul edensin, rahîmsin