Türkiye'den köşe yazarları
Özelm Yüzak, Cumhuriyet gazetesinde, “Eşitsiz, işsiz, eğitimsiz, borçlu...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye gündemini işgal eden ana konu daima siyaset, ama hayatın gerçeği de halkın büyük çoğunluğunun başlığa taşıdığım 4’lü sarmalın içinde debelenip duruyor olması. Mahşerin 4 atlısı olarak da tanımlayabilirsiniz: Eşitsizlik, işsizlik, eğitimsizlik ve borçluluk... Hepsinde de peşi peşine açıklandı rakamlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
- Eşitsizlik: En yüksek gelire sahip yüzde 20’nin gelir pastasından aldığı, 0.6 puan artarak yüzde 46.5’e yükseldi. Toplumun en yoksul yüzde 20’sinin aldığı pay ise 0.1 puan azalarak yüzde 6.1 oldu. Nüfusun yüzde 14.7’si yani 12 milyon insan yoksulluk sınırının altında bir yaşam sürüyor.
- Borçluluk: Türkiye’deki hanehalkının yüzde 68’i borçlu ya da taksit ödüyor.
- İşsizlik: İşsiz sayısı her yıl 250 bin kişi artıyor. Haziran ayı verileri yeni açıklandı. Resmi rakam 10.2. Geniş tanımlı işsizlik ise yani iş bulamayacağı için aramaktan vazgeçenlerin de eklenmesi ile belirlenen oran yüzde 19. Parantez arası, ülkede çalışabilir durumdaki her 3 kadından 2’sinin evde oturmayı ya tercih ettiğini ya da mecbur kaldığını belirtmekte yarar var.
- Eğitimsizlik: Bence Türkiye’nin en büyük sosyo-ekonomik sorunu. Her ne kadar hükümet eğitim harcamalarını artırdığını söylese de OECD içinde hem harcama hem de eğitimin kalitesi konusunda daima en sonlarda.
Büyük resim böyle ne yazık ki. İşin en acısı da bu tablonun hiçbir zaman masaya yatırılmıyor oluşu.
Örneğin gelir dağılımı... Bozuk, peki nedenleri ne? Neden her yıl bir önceki yıla kıyasla daha da bozuluyor? Bunun önüne geçecek siyasi ve ekonomik politikalar ne olmalı? Neden yaşama geçirilemiyor? Fırsat eşitliğinin sağlanmasından, tarım reformuna, teşvik sisteminden, rekabeti önleyici politikaların ortadan kaldırılmasına, ücret, fiyat ve hatta servet politikalarına kadar bir dizi mekanizmanın yaşama geçirilmesi ile gelir adaletsizliğinde uçurumun her yıl daha da artmasının önüne geçilebilir.
Bu mahşerin 4 atlısı birbiri ile yapışık ikiz, pardon dördüz gibi. Bundan 6 yıl önce Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politikalar Forumu Prof. Ayşe Buğra’nın danışmanlığında son derece kapsamlı bir çalışma gerçekleştirmişti: “Türkiye’de eşitsizlikler: Kalıcı Eşitsizliklere Genel Bir Bakış”.
Rapor Türkiye’de insanların içinde yaşadığı topluma o toplumun herkesle eşit bir ferdi olarak katılabilmesinin önündeki engelleri detaylı olarak ortaya koyuyor. Çalışma koşulları, istihdamla yoksulluk arasındaki ilişki, işçi örgütlenmesinin önündeki engeller, çocuk yoksulluğu, sağlık hizmetlerine ulaşım, bakım hizmetlerinin yetersizliği, kadınların çalışma hayatına katılımı gibi tek tek pek çok sorun alanına giriyor. Gelir dağılımındaki eşitsizlik ve gelir yoksulluğu sorunlarından başlayarak, eşitsizliğin çalışma hayatında, sosyal güvenlik sistemi içinde, eğitim alanında ve siyasi temsil süreçlerinde ortaya çıkan tezahürlerini somut verilerle ve karşılaştırmalı bir perspektifle ortaya koyuyor. Prof. Buğra’nın sunuş yazısı ise her şeyi açıklıyor: “Çalışmanın ortaya koyduğu resim, bütünselliği içinde, farklı kesimleri etkileyen farklı sorunlarının birbirleriyle bağlantısına işaret ediyor. Bu bağlamda, sosyoekonomik eşitsizliklerle ayırımcılığın nasıl iç içe geçtiğini, bu iç içe geçmiş sorunların nasıl bazı kesimlerin kalıcı bir dışlanmışlığa maruz kalmalarına yol açtığını görüyoruz. Giderek, bu 3 dışlanmışlığın nesilden nesile aktarılarak doğallaştığını ve olağan kabul edilmeye başladığını, daha da acıklısı dışlananların kendileri tarafından da tevekkülle karşılanmaya başlayabildiğini görüyoruz. Bu noktada, sorunların siyasi taleplere dönüşemediği, dönüştüklerinde de siyasi katılım mekanizmalarındaki engellere takılıp etkisiz kaldıklarına tanık olabiliyoruz.”
Raporun açıklanmasının ardından 6 yıl geçti. Peki, kim ne yaptı? İşte asıl mesele burada. Kimsenin kılını kıpırdatmamasında...
…***
Kazım Güleçyüz, Yeniasya gazetesinde, “Hep OHAL’le mi yaşayacağız?!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz’dan bir hafta sonra üç aylığına OHAL ilan edilir ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi askıya alınırken, iktidarın Saray ağırlıklı kanadı “Gerekirse üç ay daha uzatılır” der ve dahası bu uzatmaların ilanihaye devam etmesinde bir beis bulunmadığı sinyali verirken, çok fazla uzamaması, hattâ ilk üç ayın bile yarıda kesilerek bir-bir buçuk ay içinde normale dönülmesi yönünde bir görüş de seslendirilmişti.Ama bu yaklaşım çok öne çıkarılmadı.Ve gelinen noktada, üç ayın ikisi geride kalmış durumda. “Tamam mı, devam mı?” kararının ise önümüzdeki günlerde verileceği belirtildi. Peki, ibre ne yönde?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Genel atmosfere bakılırsa, “FETÖ” operasyonlarının, “At izi it izine karıştı, kurunun yanında yaşlar da yanıyor” tartışmalarına rağmen hız kesmeden devam ettiği bir süreçte OHAL’in PKK ve HDP’ye de teşmil edilmesi, tercihin uzatma yönünde şekilleneceğini gösteriyor. Bu çok açık.
“FETÖ” operasyonlarında işin cemaatle, hele o yapıyla hiç ilgisi olmayan insanlara hattâ sıkı AKP yanlılarına da dayanmasının “kripto”lar üzerinden yine “FETÖ”ye fatura edilmesi, içinden çıkılması iyice zorlaşan bir kısır döngüye girildiğini düşündürürken, bu vaziyetin de OHAL’i uzatmanın bir başka gerekçesi olarak kullanılmaya son derece müsait olduğu gözleniyor.
Aynı şekilde, 32 yıllık PKK terörünün yeniden azdırılması, bu sebeple askerî operasyonların yoğunlaşması ve eşzamanlı olarak gerek mahkeme celpleri, gerekse belediyelere kayyım ataması yoluyla HDP’lilerin üzerine gidilmesi, o cenahta da sürekli bir gerilim ve çatışma ortamını besliyor ve bu durum normalleşmeyi giderek daha da zorlaştırıyor.
Sanki ülkenin OHAL’den hiç çıkmamasını öngören bir planın yürürlüğe konulduğunu düşündüren çok kasvetli bir tablo bu.
Türkiye bu tabloyu ne kadar taşıyabilir? Normalleşme ve demokratikleşme ne zaman?
28 Şubat’ta demokrat kesilenlerin 15 Temmuz’da sıkı OHAL savunucularına dönüşmesinin izahı ne: Yeni bir değişim mi, yoksa “öze dönüş” mü?
…***
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Ekonomide değil, ekonomi yönetiminde kriz varKaynak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bir bakkal günübirlik hesap yapmak zorundadır. Rafta sucuk yoksa, bir hafta veya 15 günlük sucuk sipariş eder. Ekmek yoksa bir günlük ekmek alır. Çünkü ekmek ikinci gün bayatlar satılmaz. Kasada para yoksa, geçici kredi alır.Ekonomi idare etmek ise bakkal idare etmekten farklıdır. Oysa ki bugünkü ekonomi yönetimi, medya ve finansçılar bakkal idare eder gibi, ekonomi yönetiyor veya öneride bulunuyorlar.Ekonomi yönetiminden başlayalım...Ekonomi yönetimi, yatırım eğiliminde düşme mi var, teşvik verelim çözelim... Gayri Safi yurt içi hasıla büyüme hızı yavaşladı mı? Ekonomide durgunluk mu var? Kredi kartı taksit sayısını artıralım...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Merkez Bankası'nın bankalara verdiği paranın faizini düşürelim, talep artsın, ekonomi canlansın.Gerçekte ise iktisat politikaları, birbiri ile uyumlu, koordineli, kısa ve uzun vadede geçiş imkanı olabilecek şekilde planlanmalıdır.Söz gelimi, yatırımları artırmak için verilen teşvikler, dün Ege Cansen'in de dediği gibi kafa karıştırıyor. Başbakan bir ay içinde iki teşvik paketi açıkladı. 3 Temmuz'da, bir gazetenin devrim niteliğinde diye abarttığı, yeni ekonomik paketi açıkladı. Damga vergisi, karşılıksız çeke ceza ve kamuda tasarruf.4 Eylül'de Başbakan 23 ilde sağlanacak istihdam olanağı ile 200 bin vatandaşımıza iş ve aş temin edileceğini açıkladı. Sıfır faizli kredi, ticari araçlara ÖTV istisnası, ihracatçıya yeşil pasaport, kamunun fabrika yapıp, özel sektöre devretmesi gibi. Gerçekte ise, yatırımları artırmak için teşvikler tamamlayıcı unsurlardır. Siyasi ve sosyal istikrar, mülkiyet haklarını tereddütsüz koruyan hukuk düzeni, yatırım ortamı için olmazsa olmaz nitelikte alt yapılardır.Ekonomik anlamda, yatırım eğilimini artırmak için, tasarruf oranını artırmak ve yatırım-tasarruf açığını düşürmek gerekir. Üretimi, ithal ara malı ve ham madde bağımlılığından kurtarmak gerekir. Ekonomide bir piyasa kuralı var... Kötü para iyi parayı kovar... Aynı şekilde spekülatif yabancı sermayenin tekel olduğu piyasalarda, kırılganlık yüksektir ve ciddi yabancı yatırım sermayesi gitmez.Kârlı işletmelerin ve bankaların yabancı sermayeye satışına sınırlama getirmek yerine fiziki yatırım yapacak doğrudan yabancı yatırım sermayesini teşvik etmeliyiz.Önceki gün de, kredi kartları borçları ve taksitlendirme, tüketici kredilerinde vade gibi önlemler açıklandı.Kredi kartlarında iki veya üç yılda bir mağdurlar oluşuyor. Mağduriyetin temel nedeni, banka ve kredi kartlarında fahiş faizlerdir. O kadar ki bankalar, Merkez Bankası'ndan aldıkları paralara ortalama yüzde 8 faiz ödüyorlar. Mevduata da aynı oranda faiz veriyorlar. Yani nereden bakarsak bakalım bankaların para maliyeti, munzam karşılıkla birlikte yüzde 8 ve en fazla yüzde 9 oluyor. Bankalar kredi kartları için Merkez Bankası'nın tayin ettiği en yüksek orandan faiz alıyorlar. Demek ki iki-üç yılda bir oluşan kart mağduriyetini ortadan kaldırmak için, yasa değiştirerek, kart faizlerine kâr sınırı getirmek gerekir. Ayrıca Ekonomi Yönetimi, kredi kartları taksitlerini değiştirip, talebi artırıp ekonomiyi canlandıracağını düşünüyorsa, yanılıyor. Etki olsa da çok kısa süreli ve geçici etki olur.Toplam talebi artırmak için, mevcut gelir seviyesinde, gelir dağılımını düzeltmek gerekir.