Temmuz 24, 2017 10:18 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Avrupalı Türkiye’ye artık gelmiyor

Yeni Mesaj:

ABD haddi aşıyor

Milli gazete:

Saadet Partisi’nin Büyük Kudüs Mitingi’nin tarihi değişti!

Yurt:

Berberoğlu'ndan Cumhuriyet Gazetesi davasına çağrı: Haber almak insan hakkıdır

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Saygı Öztürk, 23 Temmuz tarihli Sözcü gazetesinde, “Devlet işte böyle değiştiriliyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Her istediği yasayı rahatlıkla çıkarabilen AKP hükümeti, Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamasına geçildikten sonra sanki daha önce çıkaramıyormuş gibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlığında geçen yıl bugün yani 23 Temmuz 2016'da toplanan Bakanlar Kurulu'nca ilk kararnameler çıkarıldı. Hemen her karar şok etkisi yarattı. Yılın son kararnamesi de 14 Temmuz 2017'de yayımlandı. Böylece bir yılda 26 önemli kararname yürürlüğe konuldu. Ayda ortalama iki kez kararname çıkarılıyor ama bu birden çok konuyu içeren kararname, devletin yapısını, kurumların işleyişini de kökten değiştiriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

TBMM'ye götürülmeden, KHK'yla devletin işleyişi, kurumları dönüştürülüyor, değiştiriliyor.OHAL ilan ediliş nedenleri ve süresiyle de sınırlı olmayan, Anayasa Mahkemesi'nin verdiği yetkisizlik kararından sonra daha da önemli hale gelen KHK'larla gerçekleştirilen düzenlemelerden korkmamak elde değil. Kişisel, toplumsal yaşamın tüm evrelerinden yargı, milli savunma, iç güvenlik, kamu personeli, sosyal güvenlik, medya, Milli Eğitim, belediye, köy, ihale düzenini de kapsayan alanlarda, sayısı 256 adedi bulan (genel nitelikli) değişik kanunlarda, bazıları mükerrer olmak üzere “torba yasa” tekniğiyle gerçekleştirilmiş ek/değişiklik şeklindeki düzenlemeler görmezden gelinemez. Araştıran, soruşturan emekli Mülkiye Müfettişi Mahmut Esen'in saptamasına göre yapılan değişiklik mevzuat alanında 785 maddenin yeniden düzenlenmesinin yolunu açtı. Bu köklü düzenlemeleri TBMM'ye getirmeden, KHK'yla çıkarmak için sanki OHAL beklenmiş! Bir sabah Resmi Gazete'yi incelediğinizde birçok şeyin değiştiğini öğreniyorsunuz. İyi de, bunlar yapılırken kurum ve kuruluşların görüşleri niçin alınmaz? Örneğin askerlerle ilgili bir dizi düzenleme yapılıyor, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları da bu değişikliği Resmi Gazete'den ya da basından öğreniyor. Olağanüstü Hal (OHAL) Yasası'na dayalı olarak çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname'yle, Yüksek Askeri Şûra'nın (YAŞ) yapısı da değiştirildi. Bir üst rütbeye terfi edecek komutanların belirlenmesinde siyaset konuşacak. Genelkurmay'ın şûrayla ilgili sekretarya görevi de, son anda elinden alınıp Milli Savunma Bakanlığı'na verildi. Yani Askeri Şûra'nın sadece adı kaldı. Şûra'da, Genelkurmay Başkanı'nın yanı sıra Kara, Deniz, Hava kuvvetleri komutanları bulunacak. Belirleyici olan, bilmediği, tanımadığı askeri siyasetçiler değerlendirecek. Başbakan, başbakan yardımcıları, Milli Savunma, Adalet, İçişleri, Dışişleri bakanları kimi isterse o terfi edecek. Her yıl 1-4 Ağustos'ta YAŞ toplantısı gerçekleştiriliyordu. Milli Savunma, Adalet bakanları, başbakan yardımcıları değişti. Şûra'ya kısa süre kala bunlar kimi tanıyacak da terfi ettirecek ya da emekliye sevk edecek? O yüzden, müthiş bir ihbar furyası ve torpil faaliyeti yürüyor. Askeri, siyasetçi peşinde koşar hale getirdiler.

...***

Esfender Korkmaz, 23 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Çıkmaz yoldayız”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2017 yılı ocak ayından itibaren işsizlik oranı düşüyor. Bu durum işsizliğin düştüğünü göstermiyor. Çünkü işsizlik oranı mevsimlere göre değişiklik gösterir. Bahar ve yaz ayları, geçici çalışan işçi sayısı artar. Turizmde çalışanlar sayısı artar. Sonbahardan sonra kış aylarında ise düşer. Bu nedenle Nisan ayını önceki kış ayları ile değil, geçen ve önceki yıllardaki Nisan ayları ile karşılaştırmak gerekir.Son 4 yılda nisan ayında işsizlik oranları artmaya devam etti, 2014 yılında yüzde 9 olan söz konusu oran bu sene Nisan ayında yüzde 10.5 'e yükseldi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

İşsizliğin çözümü için , her şeyden önce doğru tespit yapmak gerekir. Bunun içinde işsizlik hesaplarını Türkiye 'şartlarına ve insan davranışına göre düzeltmek gerekir.  TÜİK, İş aramayıp çalışmaya hazır olanları '' Çeşitli nedenlerle bir iş aramayan, ancak 2 hafta içinde işbaşı yapmaya hazır olduğunu belirten kişilerdir'' diyor. Türkiye de iş bulma kanalları ve iş bulma bilinci, Avrupa'daki kadar gelişmiş değil. Bunun için çoğu insan eş-dost kanalıyla iş bulmaya çalışıyor. Bu şartlarda işsiz sayısını  doğru hesaplamak için çalışmaya hazır olanları da işsiz olarak hesaba katmalıyız.  Yani  Nisan 2017  itibariyle "Fiili işsiz sayısı" 5 milyon 480 bin, ''Fiili işsizlik oranı'' ise yüzde 16.29 dur.

Artık işsizlik sorunu  iktisat politikaları, istihdam politikalarını  değiştirmekle çözülmez. Bu günkü dış politika anlayışı devam ettiği sürece, Avrupa çıpasını kaybettiğimiz için, bu günkü yargı anlayışı kaldığı sürece, bu günkü siyasi popülizm tırmandıkça, işsizlik için ne yaparsak yapalım  çözemeyiz.  Bunları düzeltsek te ekonominin eski rayına girmesi için belli bir zamanın geçmesi gerekecektir.Dahası, yap işlet devret modeline göre özel sektöre, karayolları, köprüler ve limanlar yaptırıyoruz. Ancak siyasi  ve hukuki altyapı olmadığı için sabit sermaye yatırımı yapılmıyor. Almanya ve Hollanda yabancı yatırım sermayesi  için ''Türkiye'ye gitmeyin'' diyor. Bunların etkileyeceği ülkelerde olacaktır.Fabrika olmadan, üretim olmadan yaptığımız karayolları, köprüler, hava alanları ile ne yağacağız? Bir zaman sonra kamyonlarımız ve karayollarımız ile baş başa kalacağız.Sonuç: Nereye gittiğimizi doğru göremezsek, daha ilerde çıkmaz yolda kalırız.

…***

Faruk Çakır, 23 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “İnsanlık sahip çıkarsa Mescid-i Aksa kurtulur”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Her hadiseden sonra “Artık bardak taştı. Bundan kötüsü olamaz” dedikçe insafsız İsrail yönetimi Kudüs’te, Mescid-i Aksa’da bin bir türlü yeni fenalıklara imza atıyor ve insanlığı şaşırtıyor.Tabiî ki İsrailli yöneticilerden her türlü fenalığı bekleyenler belki de bu kötü adımlar sonrası şaşırtmıyor da olabilir.14 Temmuz 2017 Cuma günü, 1969’dan bu yana ilk defa Mescid-i Aksa’da Cuma namazı kılınamadı. Çok değil bir ay önce böyle bir ihtimal akla gelebilir miydi? Elbette İsrail yönetimi yıllardan beri akla hayale gelmeyen yanlışlara, keyfiliklere, cinayetlere imza atıyor ve bir bakıma insanlık âlemiyle alay ediyordu, ama işin bu noktalara gelmesine pek ihtimal veren olmuyordu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

21 Temmuz Cuma günü Mescid-i Aksa’da Cuma namazı kılınabildi, ama İsrail yöneticileri camiye girmek için yaş sınırı koymuştu. 50 yaşın altında olanlar ‘genç’ kabul edildiği için onların camiye girmesine izin verilmemiş. Buna ilâve olarak Kudüs dışından yola çıkarak Cuma namazını Mescid-i Aksa’da kılmak isteyenlere de değil Aksa’ya, Kudüs şehrine bile giriş izni verilmemiş. Bu da yetmemiş, cami dışında bekleyenlere her türlü fena muamele edilmiş, coplanmış, dövülmüş ve insanlar mağdur edilmiş. Elbette İsrail yöneticilerinin bu tavrı tepki topluyor, ama henüz çare ve çözüm bulunabilmiş değil.

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, “1917’de ilân edilen Balfour Deklerasyonu’nun 100. yılında İsrail, bir adım daha ileri atarak Kudüs’ü başkent yapmak istiyor. Bunun için de öncelikle bölgede en etkin unsur olarak Müslümanları daha fazla kontrol altında tutmak amacında. Bunun yolu da Mescid-i Aksa’yı kullanmak” diyerek asıl tehdit ve tehlikeye dikkat çekmiş. Yalova Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Cengiz Tomar da şu tesbitte bulunmuş: “İsrail’in isteği Kudüs’ün tamamıyla işgali. Müslümanlardan arındırılmasıyla Harem bölgesinde Hz. Süleyman Mabedi’nin kurulması için adım adım bir strateji takip ediyor. Kudüs, Siyonist Yahudilerin olmazsa olmazı. İsrail de burayı ezelî ve ebedî başkenti olarak görüyor.” Tahmini olarak 20 yıl öncesinin şartları düşünülürse İsrail’in Kudüs’ü başşehir olarak ilân etme ihtimali daha imkânsız görünüyordu. Son hadiseler İsrail’in bu noktada yol almaya çalıştığını gösteriyor. İsrail’in, Kudüs’te yakmaya çalıştığı ateş daha fazla büyümeden sadece İslâm âlemi değil, bütün insanlık, hür dünya ciddî olarak harekete geçmeli ve İsrail’i kesin bir dille ikaz etmeli.  Türkiye’nin yapması gereken şey de diplomasinin bütün imkânlarını kullanarak insanlığı harekete geçirmek olmalı. Tabiî ki dış dünya ile yaşanan problemler maalesef ülkemizin rahat hareket etmesini engelliyor. Tecrübeli büyüklerimiz boşuna ‘düşmanını değil dostunu çoğalt’ dememişler.Şunu unutmayalım ki Kudüs’te ve Filistin’de yaşanan hak ihlâlleri hür dünyaya, insanlığa uygun lisanla anlatılırsa bu meseleye dünya sahip çıkar ve İsrail geri adım atmak mecburiyetinde kalır.