Eylül 20, 2017 09:36 Europe/Istanbul

Birgün: Erdoğan BM Genel Kurulu'nda konuştu

Evrensel:

TEOG sınavı kaldırıldı

Sözcü:

Barzani, Irak’ın kuzeyindeki FETÖ okullarını kapatmadı!

Karar:

İbadi: Referandumun ertelenmesi değil tamamen iptali gerekir

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Kazım Güleçyüz, 19 Eylül tarihli Yeniasya gazetesinde, “KHK’lara bakışta demokrat farkı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye 20 Temmuz 2016’da sokulduğu OHAL rejiminde, çoğu hâlâ Meclis onayından geçmemiş olan KHK’larla yönetilirken, çıkarılan her KHK ile yeni ve çok ağır mağduriyetlere yol açılıyor.Demokrasi tarihimizde benzeri hiç yaşanmamış olan bu hale demokrasi ve hukuk adına itiraz edip fren koyması gereken ve beklenen kurumlar tamamen meflûç durumda.Ne Meclis iradesine sahip çıkabiliyor; ne de AYM başta olmak üzere yargı kurumları bu meselede bir inisiyatif ortaya koyabiliyor.Bu son derece vahim ve endişe verici duruma Türkiye ne zamana kadar seyirci kalacak?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Altındaki imza 9. Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’e ait.

1987 yılı Meclis Bütçe Görüşmelerinde DYP adına partinin Genel Başkanı sıfatıyla yaptığı konuşmanın tutanaklarından:

“Yapacağım ikinci ikaz Kanun Kuvvetindeki  Kararnamelerdir. Kanun Kuvvetinde Kararname fikrini eleştiriyor değilim. Çünkü Kanun Kuvvetinde Kararname fikri 1969’da Adalet Partisinin programında mevcuttur. Yalnız, ifrattan tefrite gidilmesini eleştiriyorum.  “Kanun Kuvvetinde Kararnamelerle herşeyi halledemezsiniz. Bilhassa kişi haklarıyla ilgili Kanun Kuvvetinde Kararname olmaz, olmaması da lâzımdır. Temel hakları düzenleyen Kanun Kuvvetinde Kararname olmaz. Temel haklar mutlaka Meclislerin işidir. “Ayrıca devlet memurlarının, çalışanların haklarını tanzim eden Kanun Kuvvetinde Kararnameler de olmaz. Bunlar kazanılmış hakları zedeleyebilir. “Onun içindir ki Kanun Kuvvetindeki Kararnameleri herşeye teşmil etmekte, herşeye götürmekte yarar yoktur. Bunu sınırlı götürmek lâzımdır. “Kanun Kuvvetinde  Kararnamelerde Meclisler yasama yetkilerini kısmen icraya devretmektedirler. ”Kanun Kuvvetinde Kararnameler daha çok ekonomik faaliyetlerin daha çabuk görülmesi için düşünülmüştür. Öyle de olmalıdır bana göre.  Ama bunu bir toplumun her safhasına teşmil ederseniz o takdirde işin içinden çıkma imkânınız olmaz.”

…***

Arslan Tekin, 19 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, “TEOG'u kim getirdi ki”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Erdoğan A Haber'e çıktı ve dedi ki:"Ben talimatım verildiği zaman bu talimatın biteceğini biliyordum. Meselâ ben TEOG olayını istemiyorum ve bunu da artık yanlış buluyorum. TEOG'un kaldırılması lâzım.Kaldırılacak hemen, kaldırdık, bitti. Bunun kararını verecek olan hükümettir. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı olarak bunu Bakanıma, Başbakanıma bir kere söylerim olur biter." Erdoğan bütün gücün kendisinde olduğunu göstermek istiyor. Her yerde o var. Her şeyi o söylüyor. Her şeye o karar veriyor.”diyen yazar, yazısının evamında şu ifadeler eyer veriyor:

…***

Başbakan bir genel müdür, bakanlar birer şube müdürü... Görüntü böyle...Aslında bakanlar kurulunu kaldırmak lâzım. Bilmiyorum ama Saray'da düzinelerce başdanışman var. Bunların her biri muhakkak bir bakanlığı takip ediyordur. Bakanlığın bütün birimlerine vâkıftırlar. Reis, madem her şeye hâkim, bakanlıkları da başdanışmanları yürütsün. Rejim değişti nasıl olsa... Kimse "Ne oluyor arkadaş?!" diye sormaz. Başkan böyle istedi ve böyle oldu! Reis, ne zamandır halkı ilgilendiren mühim meseleleri, televizyonlarda, seçtiği gazetecileri karşısına alarak açıklıyor. Soruların önceden belirlendiği belli. TEOG meselesi o sıra akla geldiği için sorulmadı; "Bunu soracaksınız, Reis açıklayacak." dendiği için soruldu. Biz gazeteciyiz, biliriz!Sanki zamanında bu sistemi getiren kendileri değil... Üste çıkma buna denir. Halk sanacak ki, Cumhurbaşkanı her şeyin en iyisini düşünür; Başbakan, bakanlar bu kadarını düşünemez. Bakanlar kurulunu arada bir Saray'da toplayan kendileri değil mi? Neden bu mesele bakanlar kurulunda ele alınmadı? Getirilecek yeni sistemle beraber kamuoyuna açıklanmadı?Reis her şeyi düşünür. Bir talimatla her şeyi hemen değiştirir!Buyrulduğuna göre, TEOG dedikleri orta öğretimde öğrenci yerleştirme sistemi artık kaldırılacak.TEOG'la, Millî Eğitim Bakanlığı, öğrencileri puan sıralamasına göre tercih ettikleri mektepler içinden birine yerleştiriyordu. Bu mekteplerin biri dağda, biri bayırda olabilir; fark etmez! "Artıklar" ise imam hatiplere gönderiliyordu. Asıl sıkıntı burada... Saray, imam hatipleri hayatının gayesi hâline getirmiş; "imam hatipleri ihyâ eden reis" olarak anılmak istiyor. Devletin hemen bütün imkânlarını başta ENSAR olmak üzere imam hatiplere destek verecek vakıflara sunmasının tek maksadı bu.İmam hatipler ileride başımıza öyle gaileler açacak ki, tarifi yok! Ama bu mektepler taraftar yetiştirmek için tanzim ediliyor. Böyle bir eğitimle nereye kadar?

…***

Turgay Olcayto, 19 Eylül tarihli  Evresnsel gazetesinde, “Ne yazmalı”başlıklı yazısını okyucularla paylaşıyor.

“Gazetelerine, dergilerine hemen her gün yazı yetiştiren, köşelerini de, ekranları da boş geçmeyen meslektaşlarımı gıptayla seyrediyorum, Gazeteme haftada bir yazmakta bile zorlanan benim gibileri için acınacak bir durum. Örneğin yarın (bugün) yayımlanması gereken köşeme ne yazmalı diye düşünüp duruyorum bilgisayarın başında. Şu dengesiz seyreden havalardan mı söz etsem? Var olan hüznümüzü daha da arttıran sonbahardan,sararan yapraklardan, börtü böceklerden mi ? Bazen doğadan söz etmek bile sakıncalı olabiliyor. Biliyorsunuz.Özellikle “ağaç” sözcüğü tehlikeli.Cümlede kullanımına göre bir örgütü işaret ettiğini savlayan savcılara rastlamak her zaman olası. Sahi ODTÜ’nün ağaçları ne oldu? Benim ki sadece bir merak.TEOG üzerine kalem oynatamam. O konu beni aşar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

…***

Şimdi durup dururken Cumhurbaşkanının öfkesine mi hedef olayım. Dış politika, ekonomi gibi konularsa değil benim, bu alanda koca koca kitaplar devirmiş, deneyimli uzmanların da altından kalkamadıkları ağırlıkta. Diyebilirsiniz ki gazetelerinde, televizyon ekranlarında her gece keskin bilgi ve görüşlerini açıklayan uzmanlar yok mu? Hani ekonomik büyüme tavan, yakında Çin’i geçeceğiz diye ahkam kesenler. Ne diyeyim ki dalkavukluğun endazesi mi var?

Aslında görüyorsunuz ki yazı işi dışarıdan görüldüğü kadar kolay değil böyle. OHAL’li  dönemlerde muhabirden çok muhbirlerin kol gezdiği ortamda, postmodern sansür aşamasına ulaşılmış medyada “Fincancı katırlarını ürkütmeden” tek doğru cümle yazamazsınız.Yazarım diyorsanız cezaevlerimiz sizleri ağırlamaktan mesut ve mutlu olacaklardır. Zaten biz dışarıda kalanlar da gazetecilik yapmıyoruz. Çağlayan’da, Silivri’de meslektaşlarımızın davalarını izlemekle geçiyor günlerimiz.170 gazeteci ki zaman zaman üç eksiliyor beş artıyor,halen çeşitli cezaevlerinde. Adliyede gazeteciler hakkında açılmış binlerce dava aşamasında soruşturma var. Bana kalırsa içerideki meslektaşlar dışarıdakilerden daha üretici. İçeride yaşadıklarını yazıyorlar, günlük tutuyorlar. Öykü, şiir yazıyorlar. Bilimsel metinler kotarıyorlar. Biz dışarıdakiler ise bir yandan meslektaşlarımıza nasıl yardımcı olacağımızı düşünürken bir yandan da örgütlenme alerjimizi çoğaltıyor, bölünmeye devam ediyoruz. Toplumu saran sevgisizlik, ben merkezcilik, ırkçılığa dönüşen şoven tutum en büyük ihtiyaç olan dayanışma ruhunu da yok ediyor. Bütün bu şartlar altında umudu asla kaybetmemek de gazetecilere, akademisyenlere, bilim ve sanat insanlarına, aydınlara özgü bir tavır olsa gerek…