Eylül 27, 2017 11:58 Europe/Istanbul

Aydınlık: FETÖ’cü polislerin kilit ismi ABD konsolosluğunda çıktı

Birgün:

Üniversiteye girişte eski sisteme dönüş

Yeniçağ:

Irak Başbakanı Ibadi, peşmerge yönetimine çok sert tepki gösterdi.

Cumhuriyet:

TRT’nin kamu görevine son!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Muharrem Bayraktar, 27 Eylül tarihli Yeni MEsaj gazetesinde, “Kürdistan için İsrail-Suud işbirliği”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Biz uyurken neler neler oldu. Biz, “TEOG’u kaldırdık ama yerine ne koyacağımıza henüz karar vermedik” sığlığında gezinirken, emperyal güçler ve onların taşeronları yerine neyi koyacaklarını planlamadan asla bir şeyi kaldırmadıklarını gösterdiler. Bütün bağırıp çağırmamıza rağmen, Erbil sokaklarında dalgalanan İsrail bayraklarının gölgesi altında, Kuzey Irak referandumu tamamlandı. Görüldü ki, Türkiye’nin caydırıcılığı sıfır. İsrail’in Kürdistan’a olan desteği ve bu konudaki hayali hiçbir zaman gizli değildi. Bağıra çağıra ilan ettiler bu desteği: İsrail’in Başbakanı Benjamin Netanyahu bizzat ilan etti; “Irak’ta bağımsız bir Kürdistan devletinin kurulmasını destekliyoruz.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

İsrail parlamentosu Başkanı Reuven Rivlin, “Bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını desteklediklerini” açıkladı. İsrail Genel Kurmay Başkan Yardımcısı Yair Golan, Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü'ndeki konuşmasında, Kürdistan bölgesinde 25 Eylül'de yapılacak referandum ile ilgili, "Tüm Kürtlerin katılımıyla Büyük Kürdistan kurulmalıdır” dedi. İsrail Adalet Bakanı Ayelet Shaked, "Referandum, Kürt halkının yasal ve meşru hakkıdır ve belirlenen zamanda yapılacaktır, Kürdistan’ı destekliyoruz” dedi. Biz, “İsrail’e ihtiyacımız var” derken, İsrail de neye ihtiyacı olduğunu ilan ediyordu: O ihtiyaç Kürdistan’dı. Ancak, Kürdistan’a ihtiyacı olan birçok ülkeden biri daha vardı ki o ülkeyi gözlerden kaçırdık. Bu ülke, birlikte “Sünni bir ordu kurduğumuz, dünyayı hizaya getireceğimizi ilan ettiğimiz, ama bu ordunun hiçbir işe yaramadığı zaman içinde ortaya çıkan Suudi Arabistan’dı. Suudi Arabistan hükümetinin danışmanlarından General Enver Macid Eşki ile İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Müdürlüğü koltuğuna oturan Dore Gold, 2014 yılında gizlice bir araya gelmişler ve gerçekleştirdikleri görüşmelerin sonuçları Washington'da yapılan toplantıda dünya kamuoyu ile paylaşılmışlardı. Suudi General Eşki “Büyük Kürdistan’ın mutlaka kurulması gerektiğini” söylüyor ve ilave ediyordu: "Bu açıklama bir talep değil, daha ziyade bugünkü gelişmelerle ilgili öngörüm. Zira talep Kürtlerden gelecek. Suudiler, “Kürdistan kurulursa, Türklerin planlarını bozarız” diye planlarken, Genelkurmay Başkanımız Kürdistan için yanıp tutuşan Kral’ın ordusu ile ne işe yarayacağı bilinmeyen bir komik askeri ittifak kuruyordu. Yani Barzani de İsrail de Suudi Arabistan da her şeyi planlayarak yapıyordu. Türkiye ise bütün bu süreci tatlı bir gaflet uykusuyla geçirdi. İyi uykular!

…***

Aydın Engin, 27 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Savcının tanıkları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Tamam öfkeliyiz, canımız alabildiğine sıkkın; keder de cabası. Önceki gün üçüncü kez ağır ceza yargıçlarının karşısına dizildik. Beşimiz tutuklu, geri kalanımız tutuksuz “sanık”. Sonunda bir Kadri Gürsel arkadaşımızı kapabildik; dört can arkadaşımız 34 “Silivri gecesi” daha yaşayacaklar.Peki, sonra? Bilmiyorum, bilmiyoruz, bilemiyoruz. Olağan bir hukuk yargılamasında değiliz. Bir siyasi dava bu ve görünen o ki sonucu da siyasi erki elinde tutanlar belirliyor.Olsun. Cumhuriyet’te çalışıyorsan, bağımsız medyada gazetecilik yapma sorumluluğunu omuzlarında taşıyorsan, hesapta mapusdamı da var, polis nezarethanesi de var, alanda ya da yazıişleri masasında üç kuruş maaşa talim edip yorgunluktan kızarmış gözlerle mesleğin ak adına kara sürmemek için geceyi gündüze katmak da var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Biz Cumhuriyet’in gazetecileriyiz...Neyse... Öfke, can sıkıntısı, keder... Ama önceki günki duruşma keyifliydi de. Bol bol güldük; yargıçlara çaktırmadan kıkırdadık durduk... Nasıl gülünmez, nasıl kıkırdanmaz? Savcının tanıkları konuştu. Biri meğer “Türkiye’nin en iyi köşe yazarıymış”. Kendi söyledi. Üstelik “tecrübeli bir gazeteci” imiş. Tanıklığı sırasında “Cumhuriyet’i FETÖ ele geçirdi. Cumhuriyet’te FETÖ darbesi yapıldı” diye buyurdu. Herhalde bir bildiği vardır, araştırıp taraştırıp bu gerçeği ortaya çıkarmıştır diye düşünenler oldu. Ama ardından “Cumhuriyet’te bu darbeyi kim yaptı” sorusuna cevap verdi: Nuray Mert’le Aydın Engin’i gazeteye alanlar yaptı...  “Tecrübeli gazeteciye” de bakın hele... Gerçeği nasıl da ortaya çıkarıvermiş!...Cumhuriyet’te FETÖ darbesini taaa 1992 sonbaharında bizzat İlhan Abimiz yapmıştı. Önce kıkırdadık. Ardından Aydın Engin söz alıp tek cümleyle gerçeği açıkladı. Yargıçlar ve tanığına bel bağlamış savcı ne yaptı, ne düşündü bilmiyorum...Ha bir de savcının öteki tanığı vardı. Şu, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu’nun hukuken geçersiz bir yöntemle seçilip kendisi dışarıda kaldığı için dava açan tanık... Biz “acemi” gazetecilere meslek dersi verdi. Cumhuriyet gazetesinde logonun yanına ya da üstüne tarikatlarla ilgili haber yerleştirilemeyeceğini, başlık konamayacağını uzun uzun anlattı. Söylediklerinden benim çıkarabildiğim: Haber haberdir ama tarikatlarla ilgili haberse logonun altında bir yere konur. Bir de Cumhuriyet davasına el koyması için Cumhurbaşkanı’na imzasız ihbar mektubu yazanın kim olduğunu da Akın Atalay arkadaşımızın ayrıntılı, kanıtlı, örnekli anlatımıyla öğrendik.Şaşırmadık.

…***

Esfender Korkmaz, 27 Eylül tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Orta vadeli program”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Başbakan Orta Vadeli Program (OVP) temel hedeflerini açıkladı. Bu programın, büyümenin istikrar kazanacağı, enflasyonun düşeceği ve fakat işsizliğin devam edeceği varsayımına göre hazırlanan bir program olduğu anlaşılıyor .  Orta Vadeli Program ve Orta Vadeli Mali plan, bu günkü siyasi iktidar tarafından getirildi. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)'nin kaldırılması ile birlikte beş yıllık planlar da adeta rafa kaldırıldı. Önemsiz konuma getirildi.Oysaki bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, ekonomik ve sosyal gelişmeyi sağlamak için zaten kıt olan kaynakları en etkin şekilde kullanmak gerekir. Bu da ancak planlama ile mümkündür. 1965'te başlayan ilk plan ve ikinci plan döneminde Türkiye yüksek büyüme oranları sağladı ve sanayileşme de, özellikle imalat sanayii o dönemde gelişti.Dahası, 1929 dünya buhranı sırasında, 1930 ve 1931 yıllarında Türkiye'nin milli geliri yarı yarıya düştü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu sıkıntıdan devletçilik uygulaması ve birinci beş yıllık sanayi planı ile çıktık.Siyasi iktidarın planlamayı kaldırmasının iki gerekçesi olabilir… Birisi kaynakları siyasi popülizm için kullanmak… Diğeri de serbest piyasaya devletin planlama ile müdahalesini önlemek.Öte yandan uygulamada olan OVP'da yalnızca hedefler yer alıyor. Bu hedeflere hangi kaynakları kullanarak, hangi yollardan ulaşılacağı analiz edilmiyor. Bu anlamda söz konusu programlar bir beklenti, bir temenniden öte geçemiyor. Kaldı ki bu güne kadar hedefler de tutmadı.Programda büyümenin 2020 yılına kadar yüzde 5.5 seviyesinde istikrar kazanacağı bekleniyor. Muhakkak olan, her yıl aynı büyüme üretimi Dünya Bankası, Türkiye için büyüme oranını 2018’de yüzde 3.5 ve 2019 yılı için de  3.9 olarak tahmin ediyor.

Türkiye de büyüme oranı için en büyük risk dış kaynak sorunudur. Zira bir yandan cari açık devam ediyor… Diğer yandan dış borç stoku 450 milyar dolara çıktı. Bu şartlarda FED  faiz kararı veya başka bir nedenle , Türkiye’den sıcak para çıkışı olursa, Türkiye aramalı ve hammadde ithalatında zora girecektir. Üretimde düşme olacaktır. Zira Üretimde ithal  hammadde ve aramalı olarak kullanılan girdi oranı yüzde 50'den fazladır.  Öte yandan, yüzde 5.5 büyüme oranında, işsizlik oranının azalması gerekiyor. Tersine büyümeye rağmen işsizlik düşmüyor.2020 de öngörülen yüzde 9.6 oranındaki işsizlik oranı da yüksektir. Fiili işsizlik  oranı yüzde 15 dolayında demektir. Oysaki bu günkü siyasi iktidardan önce, 1996 ile 2000 arasında yıllık işsizlik oranları yüzde 6 ile yüzde 7 arasında idi.İşsizliğin devam etmesi bir anlamda yatırımlarda yeterli artış sağlanamayacağı anlamına da gelir. Yatırım yapılmazsa, kalıcı büyüme sağlanamaz.Büyüme oranı ile enflasyon hedefleri arasında da çelişki var. Zira akonominin canlı olması enflasyonun düşmesini engeller. Kaldı ki, 2004 yılından beri yaklaşık yüzde 10 dolayında devam eden enflasyonun temel nedeni olan yapısal sorunlar çözülmezse, enflasyonu düşürmek de mümkün olmaz.