Türkiye'den köşe yazarları
Evrensel: Neçirvan Barzani'den Erdoğan'a 'yaptırım' yanıtı
Aydınlık:
Gümrük bakanı Tüfenkçi: Habur’a alternative kapı için çalışıyoruz
Yeniasya:
CHP, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayını açıkladı
Yeniçağ:
TSK'dan Irak'ın kuzeyine hava harekatı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
İhsan Çaralan, 27 Eylül tarihli Evrensel gazetesinde, “İki ayrı dava tek amaç!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Pazartesi günü Türkiye’deki rejimin fotoğrafını yansıtan iki önemli davanın duruşmaları vardı: Cumhuriyet Gazetesi davası ve ‘IŞİD’in 2015’te 102 barış mücadelecisi insanı katlettiği 10 Ekim katliamı davası!Cumhuriyet gazetesi davasındaki 6 tutuklu sanıktan Kadri Gürsel tahliye edilirken, mahkeme heyeti Ahmet Şık ve Murat Sabuncu’nun da içinde olduğu 5 Cumhuriyetçi’nin tutukluluğunun devamına karar verdi.10 Ekim Katliamı davasında ise kurbanların avukatlarının araştırmaları, katliamda “yeni suç ortakları” olduğunu ortaya koydu.Savcılığın önceki duruşmalarda Cumhuriyetçi’lerin tutukluluklarının devamı isteğine dayanak olarak gösterdiği “tanıkların dinlenmemiş olması”yla ilgili de 3 tanıktan 2’si mahkeme huzuruna çıktı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
10 Ekim katliamı davası ise müşteki avukatların olağanüstü gayretiyle sürüyor. Çünkü 102 kişinin katledildiği 500’den fazla barış savunucusunun yaralandığı davayı savcılık ve mahkeme sıradanlaştırmaya, kamuoyu dikkatini çekmeden, birkaç kişiye verilecek göstermelik cezalarla bitirmeye çalışıyor. Özellikle de Ankara Emniyeti ve İstihbarat dairesinden başlayarak Sağlık Müdürlüğü yetkililerine kadar devlet görevlilerinin bu davadaki görevi kötüye kullanma, ihmal, IŞİD’i koruyup kollama, yardım ve yataklık mahiyetindeki suç ortaklığının ortaya çıkmaması için çalışılıyor. Davanın avukatları, İçişleri Bakanlığı’nın resmi kişilerin soruşturulmasına izin vermemesinden, savcılığın bu “görevliler” hakkında soruşturma açmaktan kaçınmasına kadar geniş bir “yetkililer”, “görevliler” kalabalığının davanın dışında tutulmaya çalışıldığını belirtiyorlar.
Daha önceki duruşmalarda emniyet merkezli görevlilerin katliamdaki sorumluluğuna dair kanıtlar sunan avukatlar: Ankara Sağlık Müdürlüğü’nün, “ambulansların 5 dakika içinde olay yerine vardıkları gerekli müdahalelere başladıkları” biçimindeki bilginin doğru olmadığını ortaya koydular. Ve böylece ambulansların olay yerine 1 kilometre uzaklıkta yarım saat kadar, adeta “yaralılar kan kaybından ölsünler” dercesine bekletildiği ortaya çıkmış oldu. Saldırı yerine ilk ambulansın saldırıdan yarım saat sonra geldiğini belirten avukatlar, ambulansların GPS aletlerinden ulaştıkları bilgiler doğrultusunda ortaya koydular. Avukatlar, bu gerçeği saklayan Sağlık Müdürlüğü yetkilileri ve ambulansların olay yerine yetişmelerini engelleyen görevliler hakkında soruşturma açılmasını istiyorlar.Cumhuriyet davası ile 10 Ekim Katliamı davası “iki ayrı dava”dır. Birisi IŞİD’in giriştiği bir kanlı katliamdır öteki ise Cumhuriyet’in gazetecilerinin yargılandığı bir davadır.Ancak bu iki ayrı davada ilk bakışta birisi ayakta tutulmak istenirken öteki bir an önce bitirilmek, tabiri caizse “çökertilmek” istenmektedir. Çünkü Cumhuriyet davasıyla medyaya ayar verilmek istenmekte, gerçekleri yazanların affedilmeyeceği gösterilmek istenmektedir. 10 Ekim IŞİD katliamı davasında ise katliamdaki gerçeklerin ortaya çıkmaması için dava bir an önce bitirilmek istenmektedir. Çünkü dava sürdükçe yeni gerçekler ortaya çıkmaktadır ve giderek savcılık ve mahkemenin davayı “kapatması” zorlaşmaktadır.Yani her iki davada aynı amaca hizmet edecek biçimde; “tek parti tek adam rejimi”nin inşası amacına hizmet edecek biçimde değerlendirilmek istenmektedir. Bu yüzden de yargılamalar hak, hukuk, adalet, gerçek kanıtlar,... gibi bir yargılamanın gereklerine göre değil; sistemin, ülkeyi yöneten güçlerin siyasi ihtiyaçlarına göre sürdürülmekte ya da bir an önce bitirilmek istenmektedir.
Yargıyı sokulduğu bu labirentten çıkarmanın tek yolu ise elbette halkın “adil yargı ve demokratik Türkiye” mücadelesinden geçmektedir.
…***
Özgür Mumcu 27 Eylül tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Tanık olmayan tanık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İddianame olmayan iddianamenin davası sürüyor. Bir seneye yakın zamandır Cumhuriyet gazetesi yazar ve yöneticileri içeride. Hâkim karşısına çıktıklarından beri evlerindeki parkeleri değiştiren parkecinin oğlunun yemek yediği lokanta, yaş gününde eve ısmarlanan pide, tatil için aranan seyahat acentesi gibi tuhaflıklarla boğuşarak bugüne kadar geldiler. Bilirkişi olmayan bilirkişiye başvurulmuştu. Genç bir mühendise neden gazetenin manşet ve haberleri konusunda bilirkişilik yaptırıldığı anlaşılamadı. Bu tuhaflık da unutuldu gitti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Sırada elbette tanık olmayan tanıklar vardı. Vakıf yönetimindeki oylamaya ilişkin süregiden bir hukuk davası olduğu zaten malum. O davanın taraflarından vakfın eski üyesi Alev Coşkun da tanıklığında bu hukuk davasının neden bir ceza yargılamasının konusu olduğunu anlayamadığını ifade etti. Gazetenin iki nüshasını Emniyet’e götürüp şikâyetçi olduğuna yönelik bir hayli ikna edici iddialara karşı ise pek yanıt veremedi. Ancak her durumda bu ceza yargılamasında hangi sebeple tanıklık yaptığı anlaşılamadı.
Diğer tanık Rıza Zelyut ise iddia olmayan iddia, bilirkişi olmayan bilirkişi serisini tanık olmayan tanıkların simgesi sıfatıyla bitirmeye özel bir gayret göstermek istemiş belli ki.
Bir defa iddianamede ya da yargılamada tanıklık yapmasını gerektirecek bir bilgisi ya da konumu yok. Cumhuriyet hakkında atıp tutan, şahsi görüşlerinden ibaret bazı yazılar yazmış. Ne somut bir bilgisi ne de bir delili var.
Artık ismini hayatında duymamış olanlar dahi zamanında cemaat okullarına övgüler düzdüğünü, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan ödül aldığını biliyor.
Sen kalk Cumhuriyet’e 2010’dan beri operasyon yapılıyor de, sonra 2011’de cemaatin avcunun içine başını sürte sürte makale döşen. Sorulunca da patronum baskı altındaydı mecbur kaldım de. Bu çelişkilerle bunalınca da “ben Türkiye’nin en iyi köşe yazarıyım” diye bağır çağır.
Türk yargısının çok mu vakti vardır? İnsanların hayatlarının hiçbir önemi yok mudur? Savcı bu saçmalıkları iddia diye yargılama konusu yapmak, mahkeme heyeti bu manasızlıkları saatlerce dinlemek için mi onca sene hukuk fakültelerinde dirsek çürütüp hayatlarını hukuka adamıştır?
Bu dava uzadıkça dökülmekte. Her bir duruşma yeni bir tuhaflıkla karşılaşmamıza sebep oluyor. Öğrenciler hâlâ hukuk fakültelerini seçsin, yeni mezunlar umutlarını kaybedip başka mesleklere yönelmesin istiyorsanız artık bu tuhaflıklar komedyasını bitirin.
Kadri Gürsel’in tahliyesine öfke içinde seviniyoruz. Neden tutuklandığını ilk günden beri izah edebilen olmadı. 31 Ekim’de diğer arkadaşlarımıza da kavuşmak istiyoruz. Umarım Gülen’den madalyalı, patron baskısıyla yazan bu garip âdemleri dinlemek gereği kalmamıştır. Onların uğultusundan adaleti duyamıyoruz. Artık uğultu kesilsin ve duruşma salonlarını adaletin sesi doldursun.
…***
Deniz Zeyrek, 27 Eylül tarihli Hürriyet gazetesinde, “Yıldırım İstanbul’a aday olacak mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Daha önce siyaset kulislerinde söylenti olarak yayılıyordu ama 25 Eylül 2017 Pazartesi günü, muhatabı konuşunca ete kemiğe büründü ve somut bir gündem maddesine dönüştü.Başbakan Binali Yıldırım’ın, o gün bazı televizyon kanallarının ortak yayınında Hürriyet Ankara Temsilcisi Hande Fırat’ın “İstanbul” sorusuna verdiği yanıttan söz ediyorum.Malum, Kadir Topbaş bıraktı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na AK Partili bir ilçe belediye başkanının geleceği duyuruldu.Şimdi Ankara’nın siyasi kulislerinde soru şu: AK Partili İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin Başkan olarak seçeceği kişi, Mart 2019’daki yerel seçimlerde AK Parti’nin İstanbul adayı olacak mı olmayacak mı?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Sanırım doğru cevap şu:
Eğer bir Anayasa değişikliği olmaz da yerel seçimler zamanında yapılırsa, 18 ay boyunca görev yapma şansı bulacak olan “geçici başkan” göstereceği performansla AK Parti’nin 2019’daki İstanbul adayına da dönüşebilir. Ancak “emanetçi” görüntüsü verir ve başarısız olursa AK Parti, başka bir güçlü bir aday çıkarmak zorunda kalabilir.
İşte bu noktada “o güçlü aday kim olabilir” olabilir sorusu gündeme geldi ve Başbakan Binali Yıldırım’ın ismi de bu sorunun “tahmini” yanıtlarından biri olarak ortaya çıktı.
Başbakan Yıldırım Televizyon yayınında soruya şu yanıtı verdi:
“Şimdi koltuk boşaldı başka biri gelip oturacak. Bizi nereye koyacaksınız. Koltuk dolu. Bizim de burada iyi kötü işimiz var.”
Bir grup siyasetçi ve gazeteciye “bu yanıttan ne anladınız” diye sordum. Çoğu, “kapıyı açık bıraktı, koltuk boşaldığında aday olabilir” karşılığını verdi.Oysa, Yıldırım Vietnam’dan Ankara’ya dönerken uçakta gazetecilerin aynı sorusuna, adaylığa çok da sıcak bakmadığı sonucu çıkarılabilecek bir yanıt vermişti. Hatta, “yeni sistemde Başbakanlık makamı yok, arkadaşlar bana iş bakıyor” mealinde bir espri ile de soruyu gülerek geçiştirmişti.Yıldırım’ın çok yakınındaki isimlere, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığını istemediğini açıkça söylediği kulisini de paylaşmak isterim. Hürriyet Yazarı Abdulkadir Selvi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yola “kazanacak aday” ile devam edeceğini, Yıldırım’ın adaylığının da bu şekilde gündeme gelebileceğini yazdı.