Ekim 02, 2017 11:45 Europe/Istanbul

Aydınlık: Akar’dan İran’a kritik ziyaret

Evrensel:

Torba Yasa ile ormanlar madenlere feda ediliyor!

Cumhuriyet:

Kayyımlar işten attı yurttaş borca battı

Yeni Mesaj:

OHAL sürecek sinyali

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Orhan Bursalı, 10 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “AKP kaybederse Türkiye kazanacak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“7 Haziran 2015 AKP’nin tarihinde çok önemli bir dönüm noktasıdır. Yüzde 41’in altına düşmüş ve seçimleri kaybetmiştir. İktidarı, 12-13 yıllık iktidarı aslında o tarihte sona ermişti. Kaç seçim kazandığının önemi yok, topu topu 13 yıl iktidarda kalabilmişti. AKP liderliğinin tarihinde 7 Haziran kara bir sayfadır, korku doludur, asla anımsamak istenmez. Ama lider dün bu tarihi gündeme getirmek zorunda kaldı. 7 Haziran’ı, 1 Kasım ile aştılar. Ama iki tarih arasında olanlar Türkiye tarihinin çok özel yazılması gereken bir bölümüdür.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Anımsayın, önce Cumhurbaşkanı, AKP dışında bir hükümet seçeneğinin denenmesine asla fırsat vermedi. Davutoğlu ile lider arasında, daha önceki olaylarla gerilmiş olan ipler asıl o zaman koptu. Davutoğlu, CHP ile bir koalisyona bile sıcak bakabilirdi. Bunun işaretlerini vermişti. Ancak Cumhurbaşkanı için böyle bir olasılık en büyük kâbusu olabilirdi.

RTE ile Bahçeli arasında bugüne uzanan ilk büyük ittifak o zaman atıldı. Bahçeli bir başka iktidar seçeneği defterini hiç açmadı. 7 Haziran – 1 Kasım arasında yaşadığımız ve tüm Türkiye için önemli olan ise, büyük kaostu. Al gülüm ver gülüm halinde AKP ile PKK arasında masalar devrilmiş ve PKK, iktidarın gözleri önünde ve bilgisi dahilinde tüm hendek savaşı hazırlıklarını tamamlamış olarak, “kurtarılmış bölge” savaşını başlatmıştı.28 Şubat’ta hükümet- PKK arasında 10 maddelik Dolmabahçe açıklandıktan sonra nisandan itibaren savaş yeniden başladı... Cumhurbaşkanı anlaşma masasını devirdi. PKK zaten hazırdı. Güneydoğu ve tüm Türkiye alevler içinde kaldı. Sadece PKK değil IŞİD gibi terör örgütleri de büyük kentleri ateşe verdi. Büyük kargaşa, korku ve güvensizlik içinde tekrarlanan seçimde AKP, 49.5 ile iktidar oldu. Bilimin saptamasıdır: Büyük güvensizlik ve savaş ortamı iktidara yarar.

1 Kasım seçimleri AKP ve Türkiye tarihinde bir anomalidir, normal olandan sapma! Doğal ve normal olan 7 Haziran seçim sonuçları ve baş aşağı gidiştir. Çünkü AKP büyük bir doygunluğa ulaşmış, pek çok şeyi başaramamış ve seçmen yeni arayışlara yönelmeye başlamıştı.PKK iktidarın en büyük destekçisi ve Türkiye’nin şimdiki duruma gelmesinde ana etkendir. İkinci anomali, yani normalden büyük sapma, 15 Temmuz Fethullah terör örgütünün darbe girişimi oldu. Bu iktidara ikinci büyük cansuyu oldu.  Bu ikinci süreç de -seçim kurulunun tüm hukuksal rezaletleri eşliğinde- Türkiye’ye başkanlık rejimine evet demeyi dayattı. Burada ayrıntıyı kaçırmayalım. AKP ancak Bahçeli ile büyük ittifakla zar zor bu sonuca ulaşabilmişti. Yani Başkanlık seçimi, MHP’yi çıkardığınızda, AKP oyunu 7 Haziran seçimlerine yaklaştırmıştır. Yani AKP’de normale iniştir. Bugün Hayır Cephesi’nin oyları, AKP+MHP’yi aşmıştır. Sonar’a göre AKP yüzde 38’de. Bunu doğrulayacak başka ciddi anketler bekliyorum.Cumhurbaşkanı, iki kez partisini ikaz etti: İlkinde İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder, dedi. AKP başkanlık seçimlerinde İstanbul’u kaybetti. Sadece İstanbul’u değil, Ankara ve daha 15 büyükşehiri de kaybetti.İkincisinde bu kez, seçimi kaybedersek Türkiye kaybeder dedi. İkisi de aslında reel durum saptamasıdır, yani hem İstanbul’u hem de seçimleri kaybederiz!  Partisinde ve belediyelerinde, metal yorgunluğu diyerek operasyon başlattı. Bu, seçmen nezdinde kaybedilen oyları, bu kez vitrin makyajı ile geri alma operasyonudur. Metal yorgunu esas AKP liderliğidir. Projelerdir. Sorunları çözemeyişidir. Keyfi ve anayasasız, yasasız yönetim tarzıdır, Meclis’i devre dışı bırakmasıdır, hukuksuzluktur, demokrasi – insan hak ve ifade özgürlüklerini askıya almasıdır. AKP kaybederse, Türkiye bütün bunları geri kazanma şansını yakalayacak. Yani Türkiye kazanacak.

…***

Esfender Korkmaz, 1 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “İhracattan yine gözyaşı var”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Orta Vadeli Program'ın ödemeler dengesi kısmında ihracatın ithalattan daha çok artırılarak, cari açığın azaltılması hedef alınmış. Bunun için dişe dokunur önlemler olarak, ''Üretimde İthal girdi kullanılmasını azaltmak, Turizmde potansiyel gelir seviyesine yaklaşmak, Dış ticaret ortaklarımzla ilişkileri canlandırmak'' gibi önlemler var.  Cari açık Türkiyen'nin yumuşak karnıdır. Zira cari açık nihai olarak dış borçla finanse ediliyor… 2003 ile 2017 Temmuz ayı arasında, 14 yıl 7 ayda cari açık toplamı 526 milyar 516 milyon dolardır. Bu cari açık, eğer aynı 14 yıl 7 ayın ortalama milli geliri alınırsa, bir yıllık milli gelirimize eşittir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Dış borç stoku 420 milyar doları geçti. Dış borçları çevirmekte zorlanıyoruz. Üstelik ekonomide ve siyasette yüksek kırılganlık nedeni ile, dış borçları çevirmek için daha yüksek faiz ödüyoruz. Kaldı ki yatırım malı ithal etiğimiz için değil, mevcut yatırımların amortismanı  için  yedek parça, mevcut üretimde girdi için aramalı ve hammadde ve Tüketim malı ithal ettiğimiz için cari açık veriyoruz. Yatırım malı ithalatı içinden yaklaşık yüzde 10 oranındaki  amortismanları çıkarsak,  yatırım malı ithalatı toplam ithalatın yüzde 3 'ü ile yüzde 5'i arasındadır.

Dahası, ister devlet ister özel sektör olsun, dış borçları ödemek için döviz gerekir. Sıcak para girişli durursa, Türkiye yeni bir kur artışı ve yeni bir döviz sorunu yaşayacaktır.İthal girdi oranını azaltarak, İhracatta daha fazla katma değer yaratmak için içerde aramalı ve hammadde yatırımlarını artırmalıyız. Ne var ki, bu günkü OHAL durumu varken, Alamanya, Avrupa Birliği ve Ortadoğu'da sorun yaşanırken, kimse yatırım yapmaz. Bunun için önce dış politkada, köklü değişiklik yapmak zorundayız. 

Dış ilişkilerimizdeki sorunlar turizme de yansıyor. Dış politika trenin raydan çıkması gibidir. Bir dakikada çıkar ve fakat yerine getirilmesi çok zaman alır. Sonuç olarak; siyasi iktidar temenni mahiyetinde programlar açıklamak yerine, piyasayı ve sermayeyi ikna edecek programlar yapmalıdır. Yetmedi bu günkü iç ve dış  günübirlik  ekonomik, siyasi ve sosyal politikaları sil baştan değiştirmelidir.

…***

Ege Cansen, 1 Ekim tarihli Sözcü gazetesinde, “Hedefler hayali, vergi artışı gerçek” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ekonominin üç atlısı, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Maliye Bakanı Naci Ağbal ve Kalkınma Bakanı Lütfü Elvan kürsüye çıkıp 2018-2020 OVP'yi (Orta Vadeli Programı) açıkladı. Bu OVP'nin irdelemesine geçmeden önce, ekonomide plan ve program kavramları üzerinde durmak istiyorum. Açıklanan Orta Vadeli Programı, aslında 2018 Bütçesi'nin temel çalışmasıdır. Göze çarpan özelliği, geçen yılın “vergi indirimi” yerine bu sene “vergi bindirimi” içermesidir. Bu Orta Vadeli Programı, üç yıl boyunca yüzde 5,5 büyüme öngörüyor. Çok iddialı olmasa da yine de tutturması kolay olmayan bir hedef.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu büyümenin kabaca yüzde 0.7'si “net ihracat”tan gelecektir deniyor. Ama cari açık Orta Vadeli Programı boyunca azalmıyor. Hem cari açık azalmayacak hem de net ihracat artışı olacak demek tuhaf bir durum. Büyüme “hacımla” ölçüldüğü için, aritmetik sonuç böyle çıkabilir. Ama bu zıtlık hayatın kendiyle tutarlı değildir. Enflasyon tahminleri düşüktür. Bizim enflasyon “kendi kendini yaratır” hale geldi. Kur çapasına geçmeden kolay kolay düşmez. Eğer enflasyonu, döviz fiyatını baskılayarak düşürmek isteniyorsa, sıcak para girişleri teşvik edilmelidir. Bu da bankacıların bayıldığı ve hararetle savunduğu “yüksek faiz-düşük kur” siyasasıdır. Ama “yüksek faiz” sandığım kadarıyla AKP'nin akidelerine aykırıdır. Onun için bu Orta Vadeli Programı tutar diyelim. Türkiye'nin esas riskleri iktisadi değil, siyasidir. O alanda bir iyileşme ufukta gözükmüyor.