Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: AKP’de tepki istifası
Cumhuriyet:
Ankara Üniversitesi'nden bir garip savunma: Terör var, öğrenciler dışarı çıkmasın
Milli gazete:
Seçim barajı Milli Görüş’ü engellemek için
Karar:
Abdullal Gül AK Parti'nin kampına katılmayacak
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İhsan Çaralan, 4 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, “AKP'de mobbing demokrasisi işliyor!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’tan sonra önceki gün de AKP’li Düzce Belediye Başkanı istifa etti.Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in de aralarında bulunduğu 6 belediye başkanının istifasını istediği iddia edildi. İstifası istenen diğer belediye başkanlarının, Bursa Büyükşehir Belediye Bakanı, Balıkesir, Uşak, Niğde ve Nevşehir Belediye Başkanları olduğu da belirtiliyor. Erdoğan’ın belediye başkanlarına şubat ayına kadar süre tanıdığı, Gökçek’in Erdoğan’ın “İstifa et!” isteğine direndiği de gelen haberler arasında.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Konuyla ilgili gazetecilerin sorusuna, Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ; “Ben hükümet sözcüsüyüm. Şu anda bu konuda bir bilgim yok. Parti sözcümüze sorarsanız daha iyi bilgiler alırsınız” diyerek, başkanlara istifa dayatmasını zımnen doğruladı.
Cumhurbaşkanı ise; sözü geçen belediye başkanları ve Gökçek’in istifası için; “Şu an yok ama olmayacak anlamına gelmez” diyerek, çıkan haberleri doğruladı. AKP Sözcüsü Mahir Ünal da beklendiği gibi genel başkanları Erdoğan’ın söylediklerini uzun ve birbiriyle çelişen cümlelerle tekrarladı.
İstanbul Büyükşehir, Ankara Büyükşehir ve Bursa Büyükşehir Belediye Başkanları gibi en önemli kentlerin belediye başkanlarının içinde olduğu bu sürecin arkasının geleceği de belirtiliyor. Bu da kamuoyunda “AKP’li belediye başkanlarındaki bu ‘yaprak dökümü’nün nedeni nedir?” sorusunu büyütüyor.
Çünkü gerek İBB Başkanı Topbaş gerekse Düzce Belediye Başkanı kendilerinin çok başarılı olduğunu iddia etmişler, istifa etmediklerini, istifa etmek zorunda kaldıklarını belirterek, ortada bir “taciz”, “ağır bir mobbing”, bir “hukuksuzluk” olduğunu da ima etmekten geri durmamışlardır.İBB Başkanının istifasının arkasından AKP cenahından yapılan açıklamalarda da, “Başkanın istifası kişisel kararıdır biz de saygı duyuyoruz” diyerek riyakarca açıklamalar eşliğinde Topbaş görevinden alınmıştır.
Muhtemeldir ki, bundan sonra istifa edecekler de Kadir Topbaş’ın söylediklerini söyleyerek istifa edeceklerdir. Gelişmeleri az çok izleyen herkes biliyor ki, Belediye başkanlarının istifası için bir tek gerçek neden vardır o da Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın bu kişilerin istifa etmesini istemesidir.
Peki bir Cumhurbaşkanı ya da bir parti başkanı, halktan oy alarak seçilmiş belediye başkanını görevden alabilir mi; ya da istifaya zorlayabilir mi?Bugün yürürlükteki yasalara göre; eğer belediye başkanı; yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, gibi suçlarla suçlanıyor ve bu suçları işlediğine dair ciddi kanıtlar varsa, içişleri bakanı belediye başkanını görevden alabilmektedir.
Eğer belediye başkanı parti suçu işlerse, parti yönetimi belediye başkanını disiplin kuruluna verebilir, sonuçta partiden ihraç edebilir ama belediye başkanlığı görevinden alamaz, ya da onu istifaya zorlayamaz. Eğer belediye başkanı, örneğin ‘FETÖ’cülükle suçlanıyorsa, savcılar ve mahkeme harekete geçerek belediye başkanını tutuklayabilir ve mahkemeden belediye başkanlığını engelleyecek bir ceza çıkarsa, belediye başkanı görevden alınır. Kısacası, yürürlükteki yasalara göre, cumhurbaşkanı ya da AKP genel başkanının belediye başkanlarını görevden alma yetkisi yoktur.Az çok demokrasinin bulunduğu her yerde seçilmiş bir belediye başkanını görevden alma yetkisi sadece onu seçenlerdedir.
...***
Muharrem Bayraktar, 4 Ekim tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Mavi Marmara’dan kara Marmara’ya”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Mavi Marmara davasında meydana gelen son gelişmeler insana küçük dilini yutturacak cinsten. Mavi Marmara olayında meydana gelen ölüm olaylarına İsrail’in tazminat ödemesinden sonra, diğer yüzlerce kişinin uğradığı yaralanma, psikolojik ve maddi kayıpların bedelini Türkiye ödeyecek. İsrail hükümeti, Mavi Marmara olayında ölen 10 kişi için 20 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul ediyor. Türkiye ile İsrail arasında varılan mutabakat gereği, olayda mağdur olan diğer kişilerin 36 kişinin açtığı 16 milyon liralık davanın muhatabı İsrail değil Türkiye. Bu davaları kazanırlarsa parayı Türkiye Cumhuriyeti ödeyecek.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Karar gazetesinin haberine göre bu hukuki durum şöyle ortaya çıktı: Denizli'de yaşayan Zeki Kaya, Gazze'ye insani yardım götürmek için bindiği Mavi Marmara gemisinde, İsrail askerleri tarafından silah kabzasıyla darp ediliyor. Gemide 3 gün gözaltında tutuluyor. Bilgisayarı ve üzerindeki paralara el konuluyor. Kaya, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından muayene ediliyor ve basit tıbbi müdahale giderilemeyecek majör depresyon raporu alıyor. Kaya, yaşadığı mağduriyetler için anlaşma gereği Türkiye Hazinesi'nden 10.000 TL maddi, 250.000 TL manevi olmak üzere 260.000 TL tazminat talebinde bulunuyor. Dilekçesinde Türkiye'nin taraf olmasını açıklayan Kaya, 1 Eylül 2016'da Türkiye ile İsrail Arasında Tazminata İlişkin Usul Anlaşması'nın yürürlüğe girdiğini belirterek şöyle diyor: "Bu uluslararası anlaşma ile Türkiye hükümeti, Mavi Marmara olayına ilişkin devam eden tüm hukuki süreçleri ve davaları sonlandırarak ortadan kaldırma ve saldırının failleri hakkında yeni davalar açılmasını engelleme taahhüdünde bulunmuş ve tüm sorumluluğu da üzerine almıştır. Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesinin akabinde devam eden tazminat davalarına Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü'nden gönderilen yazılarla davaların Türkiye devleti adına Maliye Hazinesi'ne yöneltilmesi gerektiği, İsrail'in sorumsuz olduğu bildirilmiştir. Bu sebeple davada, davalı olarak İsrail devleti yanında Türkiye Cumhuriyeti Maliye Bakanlığı da gösterilmişti.” Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti, mağdurlara gönderdiği yazıda diyor ki, “Bu konuda muhatap bundan sonra Türkiye hazinesi ve Maliye Bakanlığı’dır.” İsrail katliam yapsın, zararı Türkiye ödesin!
…***
Kazım Güleçyüz, 4 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “AYM’nin Bylock kararı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı yargı kararıyla terör örgütü ilan edilen bir yapıdan söz ederken, sanırız, AYM ve Yargıtay’ın Bylock kararlarına atıf yaptı.Ama evvelce de ifade ettiğimiz gibi, bu kararlar çok tartışmalı. Çünkü hukukî değil, siyasete endeksli konjonktürel gerekçelere dayanıyor, ki Anayasa Mahkemesi sürecin başından itibaren bu noktadaki tavrını MGK’yı ve kararlarını referans göstermek suretiyle koymuştu.Hukukun üstünlüğü prensibini herkesten önce gözetmesi gereken ve beklenen bir yüksek yargı organının bu yaklaşımı, hukuk devleti adına başlı başına bir talihsizlikti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
AYM Bylock meselesinde de aynı tutumunu devam ettirdi ve “devletin güvenlik kurumları”na atıf yaparak kararını gerekçelendirdi.Düğme baştan yanlış iliklenince, sonrası da zincirleme yanlışlar olarak geldi.Bylock’u tek başına örgüt üyeliğine delil saymak, âdil yargılama hakkının kısıtlanması niteliğindeki işlem ve tasarruflarla uzun tutukluluklara haklılık vermek gibi. Oysa aynı AYM Ergenekon ve Balyoz davalarında uzun tutuklulukları hak ihlali sayarak, tahliyelerin ve bu davaları boşa çıkaran sürecin önünü açmıştı.Gerçi AYM’nin Bylock kararında, ilgili davalara bakan mahkemeler tarafından dikkat edilmesi icab eden bazı önemli detaylar da var:“Kişilerin Bylock kullanmalarının veya kullanmak üzere elektronik/mobil cihazlarına yüklemelerinin soruşturma makamlarınca örgütle ilgi bakımından bir belirti olarak değerlendirilmesi mümkündür. Bu belirtinin derecesi elbette söz konusu uygulamanın ilgili kişi tarafından kullanılıp kullanılmadığı, kullanım şekli, kullanım sıklığı, haberleşme yapılan kişilerin örgüt içindeki konumu ve önemi, haberleşmenin içeriği gibi hususlara bağlı olarak her somut olayda farklı olabilir.”Ama önlerine gelen somut olayda bu detayları, meselâ kimlerle haberleşildiği ve içerik gibi hususları vurgulayan mahkemelere HSK’nın uyguladığı yaptırımlar, kararın bu cihetini sarf-ı nazar ettirerek askıda bırakıyor.