Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: AKP’de Melih Gökçek açıklaması
Cumhuriyet:
'Tutuklu gazetecilere özgürlük buluşması' mitinge döndü
Yeniçağ:
Ümit Özdağ'dan 'Yeni Parti'yle ilgili önemli açıklamalar
Karar:
Doların ateşi yükseldi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Ahmet Takan, 6 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AKP koridorlarını ayağa kaldıran kavga...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP Genel Başkanı Erdoğan Tahran dönüşü, kabin ekibi gazetecilere, büyük gümbürtü koparan belediye başkanlarının istifası tartışmaları ile ilgili bu başlığı verdi...Dikiş patladı.. Bir daha dikiş tutar mı? Çok zor... İnişe geçtiler bir kere. İmaj yenileme çalışmaları büyük bir kirlilik üzerinde yürüyor. Şu soruyu vatandaş sormayacak mı, "madem bu kadar kirli ve kötüydüler bugüne kadar neden kol kola omuz omuza beklediniz? Bugüne kadar neden bir şey yapmadanız? Bugün neden istifalarını istiyorsunuz? Yerlerine gelecek isimler daha az mı kirli olacak?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Erdoğan söz konusu belediye başkanlarının istifalarının istendiğine dair haberleri doğrular açıklamalar yaparken parti sözcüsü Mahir Ünal ne diyor?"İstifa istendiği yok. Biz arkadaşlarımızla pazarlık etmeyiz, tehdit etmeyiz."Örneğin, Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Edip Uğur da istifasının istenmediğini iler sürüyor. Çadır tiyatrosu gibi!.. Tam bu noktada özel bir pencere açalım. Bakın... ismini açıklamayacağım bir AKP üst düzey yöneticisinden dinlediğimi okurlarımıza aktaralım;Kriz patlak vermeden önce, Edip Uğur iki kez Ankara'ya AKP Genel Merkezi'ne çağrılır. Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Erol Kaya'nın odasında saatler süren görüşmeler yapılır. İlk görüşme nispeten sakin geçer ve Edip Uğur istifa etmeyeceğini kesin bir dille anlatır. Durum Erdoğan'a iletilir ve "derhal istifa etsin "talimatı gelir. İkinci görüşmede ise çanak çömlek patlar. Erol Kaya'nın odasında yüksek sesle yapılan kavga koridorlara taşar. Bağrışmalar, hakaretler ve hatta küfürler... Oldukça sinirli bir şekilde odayı terk eden Uğur'un şu sözleri koridorları çınlatır;"İstifa etmiyorum. Sıkıysa siz görevden alın... Ben gidersem yalnız gitmem. En az 2-3 kişiyi de beraberimde götürürüm. Benim yanımda.... şirketlerinden istenen paraları da kamuoyuna açıklayayım mı?.. O günlerde iyiydik de şimdi mi kötü olduk..."İstifa etmemekte direnmesi halinde azli eli kulağında olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in ise dosya pazarlıkları ile meşgul olduğu konuşuluyor AKP kulislerinde. "Ne dosyası?" diye merak ederseniz, saray çevreleri ile ilgili duygusal (!) ilişkilerini hatırlatmak her şeyi izah eder herhalde. AKP kulislerinde konuşulanlara göre; Melih Gökçek'in görevde kalması için devreye giren Cemil Çiçek'e Erdoğan, "uzatmasın derhal istifa etsin" diye cevap vermiş.Fısıltıların bini bir para iktidar kulislerinde... İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'ndan istifa eden Kadir Topbaş'ın "kara kaplı not defteri" dillere destan... Bu deftere, Topbaş'ın kimlerin tavassutu ile hangi işlerin yapıldığını tek tek en ince ayrıntısına kadar not ettiği konuşuluyor!.. Topbaş'ın "beni ve damadımı rahat bırakın" karşılığında koltuğu bıraktığı söyleniyor. AKP kulisleri alev alev yanarken bir de bakıyorsunuz ki, bir yerlerden "gidecekler için hukukunu korumak... Karşılıklı hukuk korumak" söylemleri pompalanıyor. Acaba niye? Korunması gereken hukuk ne? Karşılıklı hukuk korumak, mı? Huysuzluk yapmazsan, suçlarını affederim hukuku mu? Yoksa, tüm bu olanlar dosya savaşlarının habercisi mi?
…***
Güray Öz, 6 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Sıkıcı Konular Bunlar”başlıklı yazısını okyucularla paylaşıyor.
“Türkiye Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerindendir. Konseyi kuran Londra Antlaşması 5 Mayıs 1949’da, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ise 4 Kasım 1950’de Roma’da onaylandı. Türkiye sözleşmeye evet diyenler arasında yer alıyor. Şimdi ise bu sözleşmenin hükümlerine göre çalışan uluslararası mahkemenin, AİHM’nin karşısına sık sık çıkan, eylem ve kararları öncelikli olarak yargılanan ülkeler arasında ön sıradadır Türkiye.Konsey ile Türkiye ilişkilerinin iyi durumda olmadığını biliyoruz. Çünkü geçen nisan ayında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türkiye’nin siyasi ve hukuksal açıdan denetlenmesine karar verdi. Türkiye, ilişkilerin yeniden iyileşmesi için bu denetime razı olmak, bir takvim kapsamında eleştirilerin gereğini yerine getirmek durumunda.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hangi aşamadalar bilmiyoruz. Bildiğimiz istekler arasında Türk Ceza Kanunu’nun medyayı, gazetecileri yakından ilgilendiren kimi maddelerinin değiştirilmesinin de bulunduğudur. Örneğin Türk Ceza Kanunu’nun gazetecilere karşı sıklıkla ve kolayca kullanılan 216’ncı, 299’uncu, 301’inci ve 314’üncü ve bağlı maddelerin gözden geçirilip düzeltilmesi de bulunuyor. AKP hükümetleri şimdiye kadar bu konuda adım atmadığı gibi, olağanüstü hal koşullarında söz konusu maddeleri daha ağır bir şekilde uygulamayı seçti.
İlişkilerin iyiye gitmediğini gösteren belirtiler arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki davalar da gösterilebilir. Acil koduyla kabul edilmiş başvurular arasında Cumhuriyet yazar ve yöneticilerinin başvurusu da var. AİHM bu konuda hükümetten savunma istedi. Hükümet gerekli savunmayı süresi içinde gönderemedi ve 6 hafta ek süre talep etti. Rivayet odur ki, AİHM hükümetten altı değil üç hafta içinde, 24 Ekim tarihine kadar savunmasını, artık hukuksuz uygulamalar nasıl savunulacaksa, göndermesini istedi.
Avrupa Konseyi ile ilişkilerde iyi gitmeyen bir diğer konu ise Türkiye’nin AİHM’ye, süresi dolan hâkim üye Işıl Karakaş yerine önerdiği adayların kabul edilmemesi oldu. Yani neresinden baksanız durum vahimdir. Ama Türkiye sözleşme hükümlerine hangi gerekçe ile olursa olsun uzun süre uymazlık edemez. Ya da olağanüstü hali sürekli hale getirme yönünde bir karar vererek Konsey üyeliğini tehlikeye atmayı seçebilir. Burada hiç kuşkusuz Türkiye’de demokrasi için mücadele ettiklerini söyleyenlerin de bir sözü, bir seçimi olacaktır.
Dış faktör iç faktör demeden bu konunun gündemde tutulması gerektiğini savunanları ciddiye almak gerekmez mi?
…***
Abdülkadir Özkan, 6 Ekim tarihli Milli gazetesinde, “Dolara esaretten kurtulmak!..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini dolara bağımlılığın ne ölçüde tahrip ettiği araştırıldığında ortaya ciddi bir tablo çıkacağını düşünüyorum. Bu bakımdan Türkiye olarak son yıllarda başta komşularımız olmak üzere bazı ülkelerle milli para ile ticaretin gündeme gelmesi ve bu hususta anlaşmaların imzalanması ülkemizin dolara esaretten kurtulması yönünde atılmış ciddi bir adımdır. Ancak, bu ikili anlaşmalar yararlı olmakla birlikte soruna köklü çözüm bulmaktan uzaktır. Köklü çözüm dolara karşı yeni bir para biriminin uygulamaya konulmasıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Her fırsatta Merkez Bankası’ndaki döviz rezervinin miktarı gündeme gelir. Hatta bu miktarın artmış olması iktidarlar için övünç kaynağı gibi de kullanılır. Hâlbuki Merkez Bankası’nda oluşturduğumuz döviz rezervi dış ticaret fazlamız ile meydana gelmiyor. Aksine dış ticaretimiz açık vermekte, bu açık da genellikle iç ve dış borçlanma ile kapatılmaktadır. Borç demek ise beraberinde ödenen faizi gündeme getirmekte, bu da küresel sermaye sahiplerini insanımız fakirleşirken zenginleşmesini, kısacası sömürüyü gündeme getirmektedir. Bugün sıkça medyaya yansıyan, “Bankalara güç yetmiyor” şeklindeki haberler küresel sermayeye olan ihtiyacın etkisini gözler önüne seriyor. Küresel sermayeye bir diğer ifadeyle dolara esaretten kurtulmadığımız sürece bankalara güç yetirmek kolay olmayacaktır. Eğer bu ülkeyi yönetenler her fırsatta faiz oranlarının yüksekliğinden, bunun da büyümeyi, bir diğer ifadeyle yatırım ve üretimin artırılmasını engellediğini, bunun için bankaların faiz oranlarını düşürmeleri gerektiği açıklamalarına rağmen bankalar ayak diretiyor, bu cesareti bulabiliyorlarsa bunun sebebi dolara esarettir. Olay sadece pek çok ülkenin dolara bağımlılığı sebebiyle küresel sermayeye sürekli olarak faiz ödemek zorunda kalışından da ibaret değildir. Petrol zengini bazı ülkeler paralarının önemli bir kısmını ABD bankalarında tutarak kendi paraları ile küresel sermayenin sömürüsüne katkıda bulunuyorlar. Diyebiliriz ki, dolara bağımlılık ülkelerin bir anlamda esaret belgesi niteliğindedir.