Ekim 08, 2017 12:37 Europe/Istanbul

Aydınlık: Meral Akşener’in yeni partisinde program krizi

Yeniçağ:

Gökçek pazarlık çıtasını yüksek tutu

Karar:

Komutanlar Suriye sınırında

Milli gazete:

Diyarbakır’da bombalı saldırı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Güray Öz, 8 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Metal Yoruldu Sıra Plastikte”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.

“Büyük yalanın sonuna yaklaşıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa tarihinin en etkili yalanıdır. Birlikte iş tutan, daha sonra iktidarı paylaşma konusunda anlaşamadıkları için kanlı bir kavgaya tutuşanların ülkeye verdikleri zararla yalanın büyüklüğü eş değerdedir. Kısa zamanda 70’lerden, 80’lerden bu yana dikensiz bahçede kâr devşirmeye alışmış sermayenin, küreselleşme çağı teorilerinin sivri zekâlı çocukları liberallerin desteği ile büyüdükçe büyüdü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ortaklık, parıltısı büyük bir proje olarak ülkeye egemen olurken Silivri dolup taştı; yeni bölümler eklemek, duruşma salonlarını genişletmek, savcıları, hâkimleri olağanüstü yetkilerle donatmak gerekiyordu. Gerekenleri ikirciksiz yaptılar. Proje gerçekten büyüktü. Okulları, dershaneleriyle, yoğun iktidar desteği ile genişleyen, poliste, orduda, yargıda, Meclis’te devletleşme adımlarıyla, her alanda varolmaya dayanan stratejileriyle, sahte kahramanlarıyla yarattıkları yalan dünyasının ülkeye bedeli ağır oldu.İktidar paylaşılacak bir şey değildir; paylaşamadılar da zaten. Kavga o ölçüde büyük ve kanlı oldu. Darbeciler pay değil tamamını istiyorlardı; iktidardakiler ise paylaşmaya razıyken tamamını vermeyi kuşkusuz kabul edecek değillerdi. Kanlı kavga ülkenin neredeyse iç savaşın kıyısına gelmesine yol açıyordu. FETÖ darbecileri kavgayı yitirdiler. Ama kazanan halk olmadı. Eski, büyük yalanın kurbanları yalan ortaya çıkınca gerçeğin hâkim olmadığını, bir başka yalanın yayılmaya başladığını gördüler. Yeni dolandırıcılık, ömürleri boyunca FETÖ ile mücadele edenlerin FETÖ’cü ilan edilmesi üzerine kuruludur.Büyük dalaverenin ikinci devresinin özelliği budur. Bu dönemin kurbanları da tıpkı o meşum ortaklık zamanlarında olduğu gibi yine aydınlar, gazeteciler, akademisyenler, gerçeği haykırmakta kararlı gençler, yalanın büyüklüğünü kavramış görünen kimi siyasilerdir. Ama bu kez durum farklıdır. Bu kez, sahtekârlığın ömrü uzun olmayacaktır. Silivri’de, öteki hapishanelerde FETÖ darbecilerinin tıkıldığı hücrelerin yanındaki tecritlere kapatılmış aydınlar, gazeteciler, akademisyenler büyük yalanın canlı tanıkları olarak duruşma salonlarında gerçeği haykırıyorlar. Sonuna geldik artık. İktidarın yalanı sürdürebilecek gücü, takati yoktur. Yorgunluk dedikleri iflastır. Tasfiyeler, ayıklamalar onları geçmişin günahlarından kurtarmaya yetmez. Gerçek tıpkı Musa Kart’ın çizdiği gibi, yorgun metallerin plastikle değiştirilmesinden ibarettir. Aydınlara, gazetecilere yönelttikleri akıl almaz suçlamaların her biri büyük yalanın itirafıdır. Peki bitti mi? Bu büyük projenin ölümcül etkisinden kurtuluyor muyuz? Artık rahat bir nefes alıp düzlüğe çıkacak, kendi normaline dönecek mi Türkiye?Darbeciler suçüstü yakalandı. İktidar çevrelerini ise panik ve suçluluk telaşının sardığı anlaşılıyor. Ama iktidarlar çürüseler de kendiliğinden çekip gitmezler. Olası bir seçimde iktidarı değiştirebilmek için sokağa yani toplantı ve gösteri hakkına da, sandığa da sahip çıkabilmek, sahteciliğin, sandık zorbalıklarının, trafo meraklısı kedilerin yolunu kesebilmek gereklidir. Bir tehlikeyi de unutmamalı; normal yollarla iktidarlarını koruyamayacaklarını anlayanlar, normal olmayan yolları denemekte hiçbir sakınca görmezler.

…***

İhsan Çaralan, 8 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, “Birlik-bütünlük silahla mı sağlanır; zam ve vergiler 'savunma' için mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Zamlara ve vergilerin artırılmasına karşı tepkiler yoğunlaşınca Hükümet ve onun ekonomiden sorumlu bakanları, “Biz bu zamları artan savunma giderlerini karşılamak için yapıyoruz. Bölgedeki jeopolitik riskler bizi yeni silahlar almaya zorluyor...”  diyerek zamları ve kendilerini savundular.Böylece vergi artırımı ve zamlara karşı oluşan tepkileri püskürteceklerini umdular. Doğrusu haksız da sayılmazlardı. Çünkü son yıllarda Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere hükümet ve AKP propagandası; Türkiye’yi “Etrafı düşmanlarla çevrili, yedi düvelle savaş içinde olan, bin yıldır aynı düşmana karşı savaşan ve kıyamete kadar da savaşacak olan bir ülke” olarak tarif ederek, silahlanmanın ve militarizmin yüceltilmesi için ciddi bir temel oluşturdular.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Elbette Türkiye’de militarizm, silahlanma, şu düşmanla bu düşmanla savaş...üstünden halkta oluşturulan asker ve dış düşmanlara karşı silahlanma “hassasiyeti” istismar edilmiş; bunun için askeri harcamalar artırılmıştır; bu amaçla vergiler ve zamların halk tarafından tepkiyle karşılanması önemli ölçüde engellenmiştir. Nitekim 12 Eylül cuntası, Mehmetçik Vakfı ve çeşitli adlar altında vakıflar, holdingler (OYAK gibi) oluşturarak, bütçe dışında denetiminin de askerlerde olduğu “paralel bütçeler” oluşturmuştur.

Ama hiçbir dönemde militarizm, askeri harcamalar bugünkü kadar kutsanmamış, bugünkü kadar sistemli bir biçimde kamuoyunun bilincinin köreltilmesi için kullanılmamıştır. Bu alandaki propagandanın halkı yeterince etkilediği düşüncesine varmış olmalılar ki,  zam ve vergilerdeki artışın gerekçesi olarak, “silahlanma harcamaları” gösterilmiş; “Ey millet daha ağır silahlara ihtiyacımız var nasırlı eller cebe” denilerek zam ve vergilere karşı tepkilerin püskürtüleceği hesap edilmektedir.

Burada iki soru ortaya çıkmaktadır:Ülkeler bağımsızlıklarını, birlik-bütünlüklerini daha çok silahlanarak, daha çok ülkeye karşı savaş açarak, askeri güç gösterisi yaparak sağlayabilir mi?Silah alımları sınırlara asker yığılması, başka ülkelerin topraklarında askeri harekatlar yürütmek “milli güvenlik” ve “yurt savunması” amaçlıdır; yoksa saldırı silahları edinilmek mi istenmektedir?

…***

Esfender Korkmaz, 8 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Sıcak para tuzağı”başlılı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“1990'lı yıllarda gelişmiş ülkeler ve bu ülkelerdeki iktisatçılar küreselleşmeyi daha çok savunuyordu. Gelişmekte olan ülkeler içinde çekimser olanlar daha fazla idi. Bugün geldiğimiz noktada, cari açığı artan ABD gibi ülkeler ve büyüme sorunu yaşayan Avrupa'da küreselleşmeyi sınırlamak isteyenler daha fazladır. Çin gibi ülkeler küreselleşmeyi daha çok savunuyor.Yani küreselleşme konusunda da iktisat kuramları ve iktisatçılar tökezledi.Parantez içinde söylemek gerekir ki, bizde bu konular daha az tartışılıyor. Sıcak para dünyadaki ekonomik gelişmelere ve özellikle de ülke içinde faiz-kur makasına bağlı olarak girip çıkmaktadır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Bizler, sıcak para ve spekülatif sermaye, reel sektör ile finansal sektör arasındaki dengeyi bozduğu için sürdürülemez diye tahmin ediyorduk. Oysa ki artan bir tempoda sürüyor. 2009 krizi oldu ve fakat hızla toparlandı.Türkiye'de, kırılganlık arttıkça sıcak para girişi de artıyor. Kurt karanlığı sever. Sıcak para da kırılgan ve spekülatif ortamı sever.Biz Türkiye olarak cari açığı sıcak para ile kapatıyoruz. On yıl önce portföy yatırımları 120.6 milyar dolar iken, bugün 172.3 milyar dolara çıktı.Öte yandan 2007-2017 on yılda Portföy Yatırımları içinde hisse senetlerinin payı azaldı. Borçlanmanın payı arttı. Bu tablo bile sıcak paranın giderek riskli hale geldiğini gösteriyor. 2007 yılında hisse senetlerinin Portföy Yatırımları içindeki payı yüzde 53 iken, 2017 yılında yüzde 28'e geriledi.Sıcak para ne zaman çıkacağı belli olmayan kısa vadeli dış borçtur.* Manipülasyona ve spekülasyona açık olduğu için piyasa düzenini bozuyor. Dünyada borsa hareketlerini üç-beş büyük uluslararası fon belirliyor.* Ekonomide kırılganlık yaratıyor. Maalesef dünyanın en kırılgan ülkesi olmamıza sıcak para neden oldu.* Sıcak para aniden çıktığı için döviz dengelerini alt-üst ediyor... Ve yüksek kur dalgalanmalarına neden oluyor... Bu nedenle, Merkez Bankası yüksek miktarda döviz rezervi tutmak zorundadır... Döviz tutmanın da bir maliyeti bulunuyor... Merkez Bankası bu dövizlere faiz ödüyor... Buna rağmen çok hızlı çıkışlarda panik yaşanıyor... Ve rezervler de yetmiyor... Çünkü, çıkan yalnızca sıcak para olmuyor...* Siyasi iktidarlar sıcak para serabı içinde gerçekleri göremiyor. Gerçekte ise sıcak para ekonomide geçici rahatlık yaratır.Çözüm için; birinci doğru, cari açığı önlemektir. İkinci doğru, bu açığı uzun vadeli yabancı yatırım sermayesi ile kapatmaktır. Bunları yapacak olan siyasi iktidarlar ve hükümetlerdir. Ama her durumda siyasi istikrar gerekir.