Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Irak ordusu Kerkük önünde
Cumhuriyet:
AKP geri adım attı... İşte yeni MTV oranı
Milli gazete:
İran’la nükleer anlaşmaya Avrupalı üç liderden ortak destek
Yeniçağ:
Hulusi Akar sınır bölgesinde
Şimdi ise hafta çi köşe yazıları:
…***
Kazım Güleçyüz, 13 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Hukukçular, ses verin”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“OHAL sürecinde yaygınlaşan hak ihlalleriyle ilgili olarak, bu konularda duyarlı olduklarını düşündüğümüz hukukçulardan bile beklediğimiz sesi duyamayınca, Yeni Asya olarak özel bir çalışma yapmaya karar verdik.Tesbit ettiğimiz isimlerden bir liste oluşturup, hazırladığımız soruları iletmek istedik.Ama bir kısmı, bizi şaşırtıp hayal kırıklığına uğratan bir tavırla, cevaplamak istemedi.Buna karşılık, aynı zamanda hukukçu da olan eski Bakan Ertuğrul Günay ve emekli askerî hâkim Dr. Ümit Kardaş’tan ilk cevapları alıp, Kardaş’ın mülâkatıyla dosyayı açtık.İkisine de teşekkür ediyoruz.Diğer isimlerle de temaslarımız sürüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Sorularımız şunlar:
1. 20 Temmuz 2016’dan bu yana devam eden OHAL uygulamalarını evrensel hukuk kriterleri ile temel hak ve özgürlükler açısından değerlendirir misiniz?
2. Darbeciler ve terör örgütüyle mücadele gerekçesiyle yürütülen soruşturmalardaki gözaltı ve tutuklamalarda masumiyet karinesi, suç ve cezanın şahsîliği, savunma ve âdil yargılanma haklarına riayet ediliyor mu?
3. Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda yoğun şikâyetlere konu olan delilsiz ve uzun tutuklamaların FETÖ soruşturmalarında çok daha yaygın şekilde tekrarlandığı gözleniyor. Sizin yorumunuz nedir?
4. KHK ihraçları hakkındaki görüşünüz?
5. Son dönemde, özellikle 16 Nisan sonrasında yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı açısından ne durumdayız? Yargının hür ve bağımsız olduğunu söyleyebilmemiz mümkün mü?
6. Hukuk devletinde hür, bağımsız ve tarafsız yargı organlarının yetki alanındaki süreçlerin MGK ve MİT gibi kurumlarca yönlendirilmesi söz konusu olabilir mi?
7. İhbar ve Bylock iddialarına dayalı, delilsiz ve uzun tutuklamalar için ne düşünüyorsunuz? “Terör örgütüne üye olma” suçlaması ve buna dayalı tutuklama kararları için ihbar ve Bylock yeterli olur mu?
8. 6 aylık bir gecikmeyle işbaşı yapan OHAL Komisyonu hakkındaki yorumunuz?
9. Yargı uygulamalarının böylesine yoğun tartışıldığı bir ortamda bilhassa AYM’nin tavır ve yaklaşımı ile hukuk camiasının suskunluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Tüm hukukçuların cevaplarını bekliyoruz.
Sabır, tahammül, sadakat ve samimiyetimizin sınandığı bu zorlu ve dehşetli süreçte Allah mazlum ve mağdurların yardımcısı olsun.
…***
Abdülkadir Özkan, 13 Ekim tarihli Milli gazetesinde, “Okullar diploma dağıtma merkezi mi?”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.
“İlkokula başladığım yıllarda ülkemizde okur-yazar oranları çok önemliydi. Bu oran arttıkça insanımızın eğitim seviyesinin arttığı düşünülürdü. Giderek okur-yazar olmanın bir anlamı kalmadı. Çünkü daha önceleri ehliyet almak için okur-yazar olmak yeterliydi ama artık ilkokul diploması aranıyordu. Dolayısıyla ilkokul mezunlarının, ardından ortaokul, daha sonraları da lise ve lise seviyesi meslek okullarından mezun olanların oranları önem kazanmaya ve övünç kaynağı olmaya başladı. Gelinen noktada artık ilk ve ortaöğretim mezunları fazlaca dikkate alınmayarak üniversite ve yüksekokul mezunları önemsenmeye başlandı. Bunun içinde özel ve resmi üniversitelerin sayısı 180’e ulaştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Artık gençlere hedef olarak üniversite bitirmek gösterilmeye başlandı. Çünkü eğitimli olmaktan anlaşılan husus üniversite diplomasına sahip olmak. Bu yaklaşımın doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinde duracak, yüksek eğitimin önemsizliğini vurgulayacak değilim. Üzerinde durmak istediğim husus eğitim ve öğretim kavramlarının birbiri ile karıştırılmış, her diploma sahibinin eğitimli kabul edilmesiyle ilgili. Bir bakıma eğitim ve öğretime yüklediğimiz anlam giderek aynileşince ister istemez her diploma sahibi aynı zamanda öğretim ve eğitimden geçmiş oluyor. İşte bu noktada eğitim ve öğretimin farklılığına dikkat çekmek istiyorum. Denebilir ki, eğitim ve öğretim birbirini tamamlayan iki kavram ve alandır. Buna hiçbir itirazım yok. Ama okulların görevi -buna sonraları kurslar da eklendi- yapılan iş sadece öğrencilerde bilgi depolamaktan ibaret kalınca bugün gelinen noktada eğitim ve öğretimde sürekli bir şekilde yeni arayışlar gündeme geldi. Sadece, sınavlarda yapılan değişikliklerde 50-60 yıl önceki sistemlere dönüldü. Ancak gidilen yolun yanlışlığının anlaşılmış olması eğitim ve öğretim sisteminin yanlışlığının anlaşıldığı anlamına gelmiyor. Çünkü hâlâ okullarda öğretim ön planda, eğitim ise arada kaynıyor.
Sınavlarda sorulan sorularda nispeten klasiğe dönülmesi yararlı olmakla birlikte bir emirle sistemin değiştirilmiş olması, bu sene yeni uygulamaya göre sınava gireceklerin aleyhine olacaktır. Bu bakımdan sınav sistemindeki değişikliğe gitmeden bir hazırlık yapılmalı ve yeni sisteme öğrencilerin hazırlanmasını sağlayacak zaman ayırmak gerekiyordu.
Bu arada eğitim öğretimin birbirinin ayrılmaz ve tamamlayıcı unsuru olduğunu görerek sistemin buna göre dizayn edilmesi gerekiyor. Aksi halde tüm gençleri diplomalı yapmak eğitimli yapmak anlamına gelmiyor. Çünkü öğretim yeni bilgilerin verilmesi ise eğitimin alınan bu bilgilerin gençlerimiz tarafından özümsenmesi, haytalarında kullanabilir hale getirilmesidir. Kaldı ki, eğitimden uzak öğretim bu ülkenin gençlerini yıllarca farklı kültür ve toplumlara benzetmeyi marifet bilmiş, bunun sonucu olarak kendi kültürüne ve topluma yabancılaşan gençler yetiştirilmiştir. Bu yolun çıkmaz olduğu artık çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan gençlerimiz her türlü bilgi ile donatılırken, kendi değer yargılarından kopmamalı, temeli bizim tarihin derinliklerinden bu yana gelen değerlerimiz oluşturmalı, bu temelin üzerine yeni bilgiler eklendiğinde eğitim ve öğretim gerçekleşmiş olacaktır. Aksi halde bizimle alakası olmayan birtakım bilgiler ve değerler çocuklarımıza mutlak doğrularmış gibi yüklenmeye devam edildiği sürece kendi değer yargıları ile düşünen ve yorumlayan değil, başka kültürlerin papağanlarını yetiştirmiş oluruz.
…***
Emre Özpeynirci, 13 Ekim tarihli Hürriyet gazetesinde, “Engellilerin gözü bu yasada: Vazgeçin!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“TEMMUZ sonunda ‘Engelleri üzmeyin’ başlığıyla yazdığım yazımda, birçok kişinin engelli yakınlarını kullanarak ÖTV’siz lüks otomobil aldığından bahsetmiş, bu durumun suistimal edildiğini dile getirmiştim.Amacım bu suistimaller yüzünden engelli bireylerin hayatını kolaylaştırabilmek ve onları topluma kazandırabilmek için sunulan vergi desteğinin riske atılmamasıydı. Ama gelin görün ki, bu yazım sonrasında engelliler bana büyük tepki gösterdi. Benim yazımdan ‘Engelliler lüks otomobile binmesin’ anlamını çıkartarak, hem elektronik posta ile hem de sosyal medya üzerinden saldırıya geçtiler. Benim amacım suistimallerin ortadan kaldırılıp, engellilere tanınan hakkın riske girmemesi için bir şey yapmaktı. Asla ve asla verilen bu desteğin sınırlandırılmasını istemedim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Sadece daha sıkı denetimlerle suistimal edenlerin belirlenmesi gerektiğini bu yüzden mağduriyetlerin önlemesini talep ettim. Tam bu tepkilere cevap verirken, hükümet torba yasa tasarısında engellilerin otomobil alımına sınır getirdi. Şu anda mecliste görüşülen tasarıyla birlikte engellilere 2013’ten itibaren sağlanan ÖTV’siz binek aracı alma imkanı vergisiz fiyatı 70 bin TL ve altındaki araçlarla sınırlandırıldı.
Sonuçta hükümet suistimallere çözüm olarak kolay yolu seçti ve bir kalemde engellilere verdiği desteği sınırladı. Bu doğru değil ve en baştan beri karşı olduğumu söylüyorum. Çünkü engelliler için otomobil tercihlerinde sınır olamaz. Çünkü engelliler için lüks kavramı bizden farklı. Bizim için lüks olan onlar için zorunlu ve gerekli anlamına geliyor. Yani araca inip binerken, tekerlekli sandalyelerini koyarken veya kullanırken bizim lüks gördüğümüz özellikler onlar için zorunlu özellikler oluyor. Bu yüzden henüz yasalaşmayan bu tasarıdan bir an önce vazgeçilmesi, geri adım atılması şart.