Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Oylar düştü system değişiyor
Cumhuriyet:
CHP'den Gökçek açıklaması: Can çekişe çekişe gidiyor
Sözcü:
AKP’den Topbaş’a ikinci kez veto
Yeniçağ:
Bozdağ: Türk hava sahası Irak'ın kuzeyine uçuşa kapatıldı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
İhsan Çaralan, 17 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, “Erdoğan, Belediye Başkanlarını neden tasfiye ediyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, siz bu yazıyı okurken istifa etmemişse, bugün yarın istifa edecek!AKP’ye yakın gazeteciler, örneğin Abdulkadir Selvi böyle söylüyor. Ama, “Bu Gökçek, yine de belli olamaz” diyenler de var elbette.Evet, “bu Gökçek” ama Gökçek’e pek de kaçacak yer bırakılmadı. Çünkü, kendiliğinden istifa eden belediye başkanlarına “havuç” gösterip; eğer gönülleriyle istifa ederlerse, milletvekilliği, başbakan ya da cumhurbaşkanının “baş danışmanlığı” gibi makamlarda “hizmete” devam edecekleri, dolayısıyla yarın belki de bakan falan yapılacakları vaatleri veriliyordu. Ama şimdi, kendi gönlüyle istifa etmeyen başkanlara “sopa” da gösterilmeye başlandı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
AKP’nin, daha doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, bundan böyle istifası istenen belediye başkanlarını “ikna etmek için çabalamayacağı”, eğer kendiliklerinden istifa etmezlerse haklarında inceleme başlatılacağı, İçişleri Bakanı tarafından görevden alınacağı belirtiliyor. Bu da AKP’li belediye başkanlarının daha “Reis’in” kaş göz hareketine bakarak istifa etmek zorunda kalacakları anlamına geliyor. Çünkü aksi halde, belediye başkanlığı koltuğundan mahkemedeki sanık sandalyesine oturmayı göze almaları gerekecek. Bunca yolsuzluğun, adam kayırmanın, rüşvetin, imar keyfiliğinin yaşandığı belediyelerde belediye başkanına “Suçlamalardan suç beğen” denebilir!
Gökçek’ten sonra, sırada Bursa ve Balıkesir’in Büyükşehir Belediye Başkanlarının istifasının olduğu artık kamuoyunun bildiği bir gerçektir.
İstifaların burada da kalmayacağından şüphe etmek için bir neden yok. Çünkü, istifaya zorlama mantığına bakıldığında, hedefin “metal yorgunu” olan başkanlar değil; “güçlü”, kamuoyunda “ağırlığı” olan, gelecekte de parti içinde başkanın “Sözünün üstüne söz söyleme” potansiyeli taşıyan kişiler olduğu apaçıktır.
Bugün, “Yerel seçimlere bir buçuk yıldan az bir zaman kalmışken belediye başkanları neden istifaya zorlanıyor?” sorusu tartışılıyor ama, AKP’de “özgül ağırlığı” olan kişilerin tasfiyesi yeni değil.
Abdullatif Şener, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik neden tasfiye edilmişlerse, bugün de kimi belediye başkanları aynı nedenle, Erdoğan’a “tam biat”ta, tek partinin tek lidere bağlılığı konusunda bütün engelleri kaldırmak için tasfiye ediliyor dersek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Bütün bu tasfiyelerde tek amaç, parti içindeki fraksiyonları ezmek, bu fraksiyonlara liderlik edebilecekleri de itibarsızlaştırarak sindirmektir.Tasfiye edileceklerin çok göz önünde olması ve tasfiyenin de nispeten kısa sürede yapılması ihtiyacı, tasfiyeleri parti içi bir operasyona dönüştürmeyi de getirmiştir.Tek lidere alternatif olacak, ya da onun otoritesini bir biçimde tehdit edecek tüm seçenekler ortadan kaldırılmak isteniyor. Ki, belediye başkanları seçmen tabanına en yakın olan “yerel iktidarın başı” olarak çıbanbaşı olarak görülüyor. Bu yüzden adı geçen belediye başkanlarından sonra, “sivri” görünen diğer başkanların “halledilmesi”ne devam edilmesinden çekinilmeyecektir!
…***
Ergun Kaftancı, 17 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Yargı iktidara bağımlı olamaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Türkiye'nin gerçek anlamda bir hukuk devleti olması için yılmadan çalışan bir hukuk adamı. Başından beri millî iradenin yerine tek kişi iradesinin hukuksuzluk olduğunu savunuyor. Yıllardır anlatmaya çalıştığı da yargının bağımsız olması gerektiği; yargının iktidara bağımlı kılınmasının kimseye yararı olmayacağını vurguluyor ve "Bu sürdürülebilir durum değil" diyor... “diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Feyzioğlu bir tahliyeye ilişkin olarak da şunları söylüyor: İki hafta kadar önce Cumhurbaşkanı Erdoğan Erzurum'da iken, ağaca çıkıp Cumhurbaşkanı'nın dikkatini çeken hanımefendi, yarbay olan tutuklu eşinin tahliyesini talep etmiş.
Cumhurbaşkanı, dosyaya baktırırız demiş. 15 aydır tutuklu olan yarbay da geçen gün tahliye olmuş. Yarbay suçlu mudur, tutuklama haksız mıdır bir yana, hanımefendinin eşinin kurtulması için verdiği mücadeleden çok duygulandım. Kendisine, eşine, çocuğuna, tüm ailesine geçmiş olsun diyorum. Beni bir hukukçu olarak kahreden şu; Yarbayın eşi ağaca çıkıp Cumhurbaşkanı'nın dikkatini çekmeyi başaramasaydı ne olacaktı? Feyzioğlu'nun dediği, yargı iktidara bağımlı olamaz, olmamalı. Aksi halde yurttaşlar zarar görür, görevlerini layıkıyla yapmaya çalışan savcılar, yargıçlar ve avukatlar da görev yapamaz duruma düşerler... Ortada ne hukuk kalır, ne adalet...
…***
Kazım Güleçyüz, 17 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Hukuksuz OHAL rejimiyle nereye?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz’dan beş gün sonra OHAL ilan edildiğinde “İhtiyaç bitince, hattâ süresi dolmadan bir-bir buçuk ay içinde bile kalkar” diyen hükümet üyeleri olmuştu. Ama 15 ayı doluyor ve üç ay daha uzaması gündemde.Sürecin ileriki aşamalarında da zaman zaman “Artık OHAL kalkmalı” diyenlere cevap Cumhurbaşkanından gelmişti: “Dur bakalım, ne acelen var; belki 12 ay devam edecek, belki de daha fazla.”Dediği gibi de oluyor; 18 aya gidiyor.Böylece, 16 Nisan paketinde yer alan “tek başına OHAL ilan etme” yetkisi, daha yürürlüğe girme zamanı gelmeden, mevcut sistemde de hayata geçmiş oluyor...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
OHAL uzayıp devam ettikçe, yol açtığı mağduriyetler katlanarak yayılıyor.Bu durum zaten ağır aksak yürüyen devletin işleyişini iyice hantallaştırıp kilitliyor. “OHAL var, birşey yapamayız” lafı devlet kapılarında en sık tekrarlanan söz oluyor.OHAL’in kaynaklık ettiği hukuksuzluklar hayatın her alanında yoğun mağduriyetler üretirken, kendi prosedür ve işleyişindeki kuralsızlık ve keyfîlikler de cabası.Meselâ 20 Temmuz’daki OHAL ilan kararının kaç oyla alındığı bilinirken, sonraki uzatma kararlarının hiçbirinde sayının açıklanmaması bunlardan. Niye gizleniyor?Bir diğer konu, şimdiye kadar çıkan OHAL KHK’larının büyük bir çoğunluğunun hâlâ Meclis onayından geçmemiş olması. Oysa anayasa ve içtüzüğün ilgili hükümlerine göre, çıkarılmalarını izleyen 30 gün içerisinde Meclise gelmeyen ve onayından geçmeyen KHK’lar kendiliğinden hükümsüz ve geçersiz hale geliyor.Dolayısıyla, bu durumdaki KHK’larla yapılan bütün işlem, tasarruf ve ihraçlar, söz konusu kural gereği hukuken geçersiz.Ki, OHAL gerekçeleriyle ve geçici bir süreyle sınırlı olmaları gerekirken, bunları çok aşan bir kapsamda ve adeta ilanihaye geçerli olacakmış mantığıyla hazırlanmış olmaları ayrı ve derin bir başka sorun.Böyle hukuk dışı bir OHAL ve KHK rejimi için “Normal zamanda yapamadığımız birçok şeyi yapmamıza imkân veriyor” diyenler belli ki bundan gayet memnun.Peki, bu gidişata hukuk ve demokrasi adına itiraz etmesi gerekenler nerede?