Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Kabinede Revizyon iddiası
Evrensel:
Ülkenin OHAL’e değil, normalleşmeye ihtiyacı var
Yeniçağ:
FETÖ'nün iş dünyası hakim karşısına çıkacak
Milli gazete:
Taşerona kadro yok, yerine 'özel sözleşme'
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Çiğdem Toker, 22 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Tasarruf arıyorsanız metro ihalelerine bakın”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP’li yönetenler, tasarruf deyince 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı etkinliklerini anlamış.Bence önce kamu ihalelerine bakmalılar.
Oralarda tasarruf edecek bir dolu proje ve teklif var.Mesela 3 Mart 2017 tarihli ihaleler. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Raylı Sistem Daire Başkanlığı şu 5 metro hattını ihale etmişti:Kirazlı/Halkalı, Ümraniye/ Ataşehir/Göztepe, Çekmeköy/ Sancaktepe/Sultanbeyli, Kaynarca/ Pendik/Tuzla, Başakşehir/Kayaşehir.İBB bu hatlarda, hepimizin vergilerinden oluşan yaklaşık maliyetin yüzlerce milyon TL üzerinde verilen teklifleri kabul etti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Misal, “yaklaşık keşif” 2.1 milyar TL mi? Şirket 2.4 milyar TL veriyor, İBB de kabul ediyor.Peki, nereye gidiyor bu aradaki 300 milyonluk fark?Fazla tutarın ne kadarı -hadi iyimserlikten ölelim- enflasyondan kaynaklanan maliyet artışı?
Sonuç: Beş hat için bağıtlanan fazla teklif tutarı: 1 milyar 193 milyon.Bunlar İBB’nin metro ihalesi.
3. Havalimanı hattı yetişecek mi?Bir de Ulaştırma Bakanlığı’nın “verdiği” bir metro hattı var.Gayrettepe-yeni havalimanı epey bir gecikmeyle, geçen yıl sonu 1 milyar Avro’ya Şenbay-Kolin ortaklığına verilmişti. Verilmişti diyoruz çünkü ortada bir ihale emaresi yok.
Ve dikkat: 1 milyar Avro’luk bu “iş”, dövizin tırmandığı, berberlerin camlarına “TL’ye çevirme makbuzunu getirene bedava tıraş” yazılı kâğıtlar yapıştırdığı günlerde verildi.
Hattı yürüten ikiliden biri olan Kolin, 3. Havalimanı’nı yapan beşli grupta.Diğeri Bayburt Grup bünyesindeki Şenbay. Şenbay’a bu hattın verilmesinde; gerek piyasa gerekse siyaset arenasında giderek daha çok konuşulmaya başlanan “Başbakan Yıldırım’a yakınlık kriter midir?” sorusu meşrudur. 1 milyar Avro’luk işi verdiniz de, 3. Havalimanı’nın açılmasına bir yıldan az zaman kaldı.Nasıl bitecek 33 km’lik bu hat?
…***
Deniz Sipahi, 22 Ekim tarihli Hürriyet gazetesinde, “Erken yerel seçim olur mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Erken genel değil de yerel seçimin olabileceğini söylüyorlar.Bunun için bir anayasa değişikliği gerekiyor.Yapılamaz mı?Partiler anlaşırsa elbette olabilir.Bunun için önce iktidar partisinin ne yapacağı önemli; MHP destek verir.Ana muhalefet partisi CHP bu teklife bence hayır diyemez. Seçimden kaçıyor görüntüsü vermek istemez. O yüzden Meclis’e böyle bir teklif gelirse CHP de “Evet” oyunu kullanılır. Peki bu kulisler nereden çıkıyor? AK Parti’de istifa eden belediye başkanları oldu, bu sayının önümüzdeki günlerde artabileceği söyleniyor. Bu sürecin bu kulislerin artmasında önemli bir etkisi var. Aslında seçim yılları her ülke için bir bekleme dönemi anlamına geliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Siyaset doğal olarak sandığa odaklanıyor. Bu da bürokrasiyi yavaşlatıyor. Bir buçuk yılda dört seçim, bir referandum geçirince insan bunu daha iyi anlıyor. Dolayısıyla ideali seçimleri aynı yılda yapıp sonrasında da yapılacaklara odaklanmak ama siyaset bazen başka kararlara da imza atabiliyor. Sonuç itibariyle Ankara’da esen rüzgarlar böyle... Erken genel değil ama erken bir yerel seçim olur mu diye çok konuşuluyor. Yerelde başarı olmadan genelde de olmuyor.Yerel seçimler neden önemli? Çünkü yereldeki başarı geneli de etkiliyor. Çünkü belediyeleri hizmetleri vatandaşın omzuna dokunuyor. Çünkü yerelde halkın içinde oluyorsunuz. Çünkü belediyeler vatandaşın gerçek ihtiyaçlarını daha iyi biliyor ve dahi iyi okuyor. Çünkü yerelde başarılı olamayan iktidarda da başarılı olamıyor. O yüzden önümüzdeki belediye seçimleri düşündüğümüzden de önemli. Adaylar keşke daha önce belli olsa Gözler doğal olarak üç büyükşehirde oluyor. İzmir, İstanbul ve Ankara...
Çünkü buraları oy depoları ve sonuçlar Türkiye genelini etkiliyor. Son referandum sonuçları o yüzden yeniden değerlendiriliyor. Genellikle de adaylar son 45 gün belli oluyor. Keşke başkan adaylarını tanımak için daha fazla zaman olsa... Bugünlerde yine siyasi parti yasasının değiştirileceği konuşuluyor. Değiştirilecek maddelerden biri de bu olsa ve adaylık takvimi öne çekilse... Hem partiler projelerini daha iyi anlatma fırsatı olur, hem de vatandaş bunları tanıma, anlama ve değerlendirme şansı yakalasa...
Fena mı olur? Yediniz mi bilmiyorum. Seferihisar’da kurutulmuş mandalina yapıyorlar. Olağanüstü, doğal ve lezzetli... Projenin fikir babası Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer... Üreticinin elinde mandalina kalınca Doğanbey’de jeotermal kaynaklı bir kurutma tesisi yapılıyor. İlk testlerden sonra sonucun çok başarılı olduğu görülüyor. İşte bu proje Sürdürülebilirlik Akademisi’nden ödül almış. Bence çoktan hak etmişti.
Çünkü bu yerel kalkınmaya örnek iş modellerinden biri... Böylece hem üreticinin yüzü gülüyor hem de ürününüz katma değerli bir değer haline geliyor. Tıpkı İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Tire ve Ödemiş’te yaptığı gibi... Tire bugün sütün üretim merkezi haline geldi. Türkiye’de süt fiyatı Tire’de tespit ediliyor. Buradaki hayvancılık geliştiği gibi yerelde bir kalkınma da sağlandı. Benzer bir gelişme Ödemiş’te, Bayındır’da yaşanıyor. Türkiye’nin fideleri, çiçekleri, ağaçları buradan gidiyor. Türkiye’nin her bölgesinde iyi kooperatifçilik yapılabilir. Anadolu buna çok uygun... Böylece göç de engelleniyor, şehirlerimiz de yerinde kalkınıyor.
…***
Nilgün Ongan, 22 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde, “İşçiler neden alternatif bulamıyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Evrensel muhabiri Vedat Yalvaç AKP’ye oy vermiş olan işçilerin iktidara ilişkin kaygılarını haberleştirmiş. Buna göre işçiler, işsizlik ve istihdam şartları başta gelmek üzere çocuklarını da çalıştırmak zorunda kaldıkları yoksulluk ve yaşam koşullarından şikayetçiler. Paralı eğitimden vergi politikalarına, hukuk sisteminden yargı bağımsızlığına kadar yürütülen hiçbir politikanın işçilerin lehine olmadığını belirtiyorlar. Dahası mevcut iktidarın bu tabloyu düzelteceği konusunda bir umutları da yok.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ancak tüm bu düşüncelerin işçilerin oy verme davranışında bir değişikliğe yol açmayacağı da anlaşılıyor. Kimisi “kendi ayağıma sıktığımı biliyorum” diyerek, kimisi ise önümüzdeki yılların nasıl geçeceğini daha şimdiden kara kara düşünmeye başladığını belirterek, ilk seçimde yine iktidar partisine oy vereceklerini söylüyorlar.
Bu çelişkinin başlıca nedeni ise anamuhalefet partisini bir seçenek olarak görmemeleri. Kimisi liderinden hareketle başarısız olacağını düşünüyor kimisi ise samimi bulmuyor.Anamuhalefet partisinin bir seçenek olmadığı görüşü, sınıf siyaseti açısından oldukça ileri bir bilinci ifade edebileceği gibi, sınıfın mevcut iktidara doğrudan yedeklenmesi sonucuna da yol açabiliyor. Çünkü “alternatif yok” diye tarif edilen durum, sistem içi partilerin sınıfsal niteliğinin birbirinin alternatifi olmayışı değil. Bu durumda “seçeneksizlik” halinin ortadan kalkması da, işçilerin sistem içi bir başka siyasi partiye eklemlenmeleri demek.Yani işçiler sınıf siyasetinden uzaklaştıkları nispette, muhalefet olgusu toplumsal güç dengelerini değiştirebilme potansiyelini yitiriyor. Kapitalizmin başlıca güvencesi de bu zaten. Toplumsal çelişkinin sınıfsal niteliğini ve bunun yapısal bir karakter taşıdığını perdelemeye yönelik her ne varsa işte bu değirmene su taşıyor.Giderek daralan mücadele alanlarını ya da grev engellemelerinin rutin bir politika tedbiri halini almasını bunun dışında değerlendirmek mümkün değil. Zira grevler, kısa dönemli ekonomik kazanımları bir yana, işçilerin sınıf mücadelesini öğrenmesi bakımından büyük önem taşıyor. Dolayısıyla engellenen her grevin doğrudan işlevlerinden biri de sınıf bilincinin gelişmesini engellemek.Öte yandan sınıf bilinci daha ileri düzeyde olan işçilerin oy tercihlerini mevcut iktidardan yana kullanmayı sürdürmeleri ise içinde bulundukları ekonomik koşullardan, yoksulluk ve özellikle borçluluk düzeyinden bağımsız düşünülemez.Bu çelişkinin başlıca nedeni ise sürdürülen politikalar doğrultusunda kurulan bağımlılık ilişkisi.Şöyle ki; hak temelli sosyal politikanın gelişmediği koşullarda, yardıma muhtaç hale getirilen kesimlerin önceliği bu yardımların sürmesinden yana oluyor. Bu ise ekonomik kayıpları ne kadar çok olursa olsun onları siyasal iktidara bağımlı kılıyor.