Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: Gazetecilere özgürlük için el ele omuz omuza
Aydınlık:
Davutoğlu hakkında çarpıcı suçlamalar
Evrensel:
'Melih Gökçek'ten 23 yıllık rantın hesabı sorulmalı'
Milli gazete:
Karamollaoğlu: AKP ile en temel farkımız onların ABD ve İsrail'i müttefik seçmesidir
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Ahmet İnsel, 28 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “İktidarın ‘beka sorunu’”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““Ülkemizin içinde bulunduğu şartlar, milli varlık ve beka sorununu gündeme getiriyor. Son derece önemli ve hayati bir tarihi süreci yaşıyoruz.” Bu ve benzeri cümleleri iktidarın zirvesinden AKP medyasına, birkaç yıldan beri hemen her gün duyuyoruz. Ülkenin bir ateş çemberi içinde olduğunu, devletin varlık ve beka sorunuyla karşı karşıya kaldığını, AKP ve müttefikleri her vesilede tekrarlıyor. Ezici çoğunluğu kurgulanmış olan bu tehditleri bertaraf etmenin yolu onlara göre, cezaevlerini doldurmaktan geçiyor. Yeni Türkiye düzeninin tasarımcıları, otokrat yönetimi rahatsız eden herkesin birkaç ay veya birkaç yıl cezaevini tatması ve bu korkunun toplumda yaygınlaşmasının, “beka sorununu” çözeceğine inanmış gözüküyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bugün Türkiye’de Erdoğan partisinin çok belirgin biçimde iktidarda varlığını devam ettirme sorunu var. Halbuki çok partili demokratik yaşamda, iktidardaki güç, iktidarı kaybetmeyi kendisi açısından bir varlık ve yokluk sorunu olarak görmeye başladığında, demokrasinin temel kurallarından biri olan iktidarın el değiştirmesine olağandışı, yani kabul edilemez bir nitelik atfetmeye başlar. Muhalefetin iktidarı demokratik yollardan devirmeye çalışması, suç olur. Her taşın altında darbe girişimi aranır. İktidarın demokratik yollardan el değiştirmesi olasılığı, devletin çökmesi, ülkenin bölünmesi, her türlü felaketin başa gelmesi olarak sunuluyorsa, orada beka sorunu olan ne devlettir ne de ülke. Beka sorunu iktidardaki gücün iktidarı kaybetme endişesinin ifadesidir.
Bu endişe, iktidardaki gücün iktidarı kaybederse, o güne kadar sorulamayan hukuksuzluklarının hesabının kendinden sorulacağı endişesinden kaynaklanır. “Ben gidersem devlet çöker” demek, ben gidersem devlet içinde kurduğum düzen çöker, hepiniz bunun altında kalırsınız, demektir. Burada “herkes” iktidar partisi ve çeperinde beslenenlerdir. Sadece iktidarda olmaktan kaynaklanan çıkar ilişkilerinin değil, yeni medeniyet inşası olarak takdim edilen ve kifayetsiz fırsatçıların köşe kapmasına olanak sağlayan medeniyetsizleşme sürecinin de sona ermesi anlamına gelecektir bu değişim. Bu nedenle devletin yeniden yapılanması ve medeniyetin yeniden inşası projesinin birlikte sunulması bir rastlantı değildir. İkisi arasında sadece ideolojik değil, organik bir ilişki vardır.
Beka, bugün, yeniden yapılandırılan devlet ve yeniden inşa edilmek istenen medeniyetle iktidardaki varlığını devam ettirmeye çalışan kişiliğin ve onun dağıttığı imkânların bağımlısı olanların sorunudur. Türkiye’de Erdoğan partisinin gerçek bir beka ve varlık sorunu olduğundan kuşku yok. Daha fazla baskı, daha fazla şiddet, daha fazla hukuksuzlukla bu korkularını defetmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken kendi beka endişelerini daha da derinleştiriyorlar.
…***
Selcan Taşçı, 28 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Matematik öğreniyoruz; 50+1 nasıl toplanır?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“2019 seçimlerinin matematiği hunharca çarpıtılıyor.Daha önce de yazmıştım; İYİ Parti'nin resmen kuruluşundan sonra yapılan "nasıl yüzde 50+1 alacak da tek başına Cumhurbaşkanı çıkartabilecek" yanıltması almış başını giderken yeniden yazayım.2019'da, -evet seçim aynı gün yapılacak ama- siyasi partilerin TBMM'ye sokacakları milletvekillerini belirleyecek olan genel seçim için ayrı, Cumhurbaşkanlığı seçimi için ayrı oy kullanacağız.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu "seçimi kazanacak parti tek başına yüzde 50+1 almak zorunda" algısını yerleştirmeye çalışan kafaya göre, AKP hangi genel seçimde "yüzde 50+1" aldı ki, onun için garanti olsun 2019 seçimleri?16 Nisan referandumunda bile, MHP'nin, Barzani'nin, YSK'nın filan da desteğiyle zor geçmemiş miydi yüzde 50 eşiğini? 2019'da...Bugünkü şartlar mevcut olursa, görünen o ki Tayyip Erdoğan, Meral Akşener, CHP'nin çıkaracağı bir aday, MHP de kendi adayını çıkaracaktır herhalde- HDP'nin çıkaracağı bir aday ve Doğu Perinçek arasından "aday olma koşullarını yerine getirebilenler" yarışacak gibi duruyor ilk turda... Bu adayların herhangi birinin yüzde 50'yi geçememesi durumunda, -ki herkesin kendi adayıyla girdiği bir yarışta mümkün değil geçebilmesi- bu defa "en çok oyu alan iki aday" yeniden halkın oyuna sunulacak.En çok oyu Erdoğan ve CHP'nin adayı, yahut Erdoğan ve Akşener mi aldı; ikinci turda seçim sadece bu ikisi arasında yapılacak. Her siyasi görüşten seçmen, partilerinden bağımsız olarak, bu iki aday arasında oy kullanacak. Dolayısıyla da, genel seçimde o adayın partisine oy vermese de, Cumhurbaşkanlığı için oyunu partisinden olmayan bir adaya emanet etmek durumunda kalacak.Velhasıl, genel seçimde yüzde 20'lerde kalmış bir partinin adayı, yüzde 20'lerde kalmış bir başka partinin, veya yüzde 30'ları zorlayan bir partinin, siyasi iddiası olmayan ama bu +1'le kazanılan seçimlerde belirleyiciliği tekraren kanıtlanmış yüzde 3'lük, 5'Lik partilerin desteğiyle, yahut hepsinden amade rakibinden daha sempatik, daha temiz, daha adil, daha samimi fotoğraf verebildiği için sadece pekala çıkabilir yüzde 50'nin üzerine...Demem o ki; şu "seçimi yüzde 50+1 oy alan parti kazanacak" meselesi, kafa bulandırmak için yayılan bir düzmece...
…***
Kazım Güleçyüz, 28 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Önce yargı normalleşmeli”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye, 15 Temmuz travmasından ve bu meş’um kalkışma gerekçe gösterilerek 20 Temmuz’da içine sokulduğu olağanüstü ortamdan artık çıkmalı.Ve bir an önce normale dönebilmeli.Bunun için de evvelâ yargının normalleşmesi özel bir önem ve öncelik taşıyor.Adalet ve hukukun temel şart ve ilkelerini herkesten önce gözetmesi ve riayet etmesi gerekirken, maalesef tam tersine bunları en çok çiğner hale getirildiği bu durumdan yargı bir an önce çıkarılmalı.Sürecin başından bu yana, özellikle gündemdeki malûm davalarda görev yapan hâkim ve savcılara bu yöndeki ısrarlı çağrılarımızı her vesileyle tekrarladık.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
AYM’ye bu noktadaki çok önemli görev ve sorumluluklarını hatırlatmaya çalıştık.Yeni HSK’ya da aynı çağrıyı yaptık.Keza son kabine revizyonunda Adalet Bakanlığına getirilen Abdülhamit Gül’e yönelik seslenişlerimizde de öncelikle buna yoğunlaşması gereğini vurguladık.Bilhassa yargısız infaza dönüşen ve son derece ağır mağduriyetlere yol açan delilsiz, haksız, keyfî ve uzun tutukluluklara artık el atılarak son verilmesini istedik.
Bakanın, eğer konuya siyaset gölgesi düşürmek gibi özel bir kasıtla hareket etmediyse (!), Yargıtay Ceza Genel Kurulunun tartışmalı Bylock kararını önceden haber vermesi hayal kırıklığı yaşattı.Buna karşılık lekelenmeme hakkını güvence altına alan yasal düzenlemeyi gündeme taşıması olumlu bir adım oldu.
Böylece hiç değilse bundan sonraki süreçte, asılsız ihbar ve iftiralarla yeni mağduriyetler üretilmesinin önü kesildi.Ama öncesindeki cadı avında haksız tutuklanıp mağdur edilen on binlerce masumun durumu hâlâ çözüm bekliyor.Son dönemde Adalet Bakanlığı Müsteşarlığına hukuktan yana ve özgürlükçü bir ismin getirilmesi; HSK’nın öncekilerden farklı ve olumlu kararlar vermeye ve kritik gazeteci davaları başta olmak üzere tahliye kararlarının çıkmaya başlaması, inşaallah, baştan beri temennî ve talep ettiğimiz normalleşme sürecine nihayet girilmekte olduğunun işaretleridir.Öyle olduğuna inanmak istiyoruz.İnşaallah öyledir...