Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: İYİ Parti'den Osman Pamukoğlu açıklaması
Cumhuriyet:
AKP'de tasfiye tedirginliği... Selvi: İbre hala Kahraman'ı gösteriyor
Evrensel:
Cumhuriyet'in 365 gündür tutuklu gazetecileri için 365 kişiden imza
Yeniçağ:
AKP'li belediyeye protesto!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Saygı Öztürk, 29 Ekim tarihli Sözcü gazetesinde, “Seçimlere yeni YSK ve yeni başkanla gidilecek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Anayasa değişikliğinin halk oymamasına sunulmasında yaşanan skandallar unutulmadı. Yasanın çok açık hükmüne, Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) referandum öncesi yayımladığı genelgeye göre oy pusulası ve zarfın mühürlü olması gerekiyordu. Seçim devam ederken YSK karar aldı, mühürsüz zarf ve oyları da tutanak düzenlettirmeden geçerli saydı. Yaşanan hukuksuzlukları CHP'liler ve “hayır cephesi”nin diğer bileşenleri de anlattı. Yargıya yapılan başvurularda ortaya çıktı ki, kendileri için sıkıntı yaratacak bu konuya kimse girmek istemedi. Referandumun iptali için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başvuruldu.Şimdi onun sonucu bekleniyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
2019, Türkiye'nin “seçim yılı” olacak. Yerel seçimler, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimi gerçekleştirilecek. Seçimleri yapacak YSK da, seçimlere önemli değişiklikle girecek. YSK Başkanı Sadi Güven'le birlikte Yargıtay'dan gelen üyelerden Faruk Kaymak ve Nilgün Hacımahmutoğlu, Danıştay'dan seçilen İlhan Hanağası, Zeki Yiğit ve Nakiddin Buğday'ın da YSK'daki görev süresi 23 Ocak 2019'da doluyor. Üyeler 6 yıllığına seçiliyor. Geçmişte YSK'da görev alabilmek için kıyasıya bir seçim yarışı olurdu. Çünkü Yargıtay ve Danıştay'dan seçilecek olanlar, kendi maaşlarının yanı sıra yaklaşık bir o kadar da YSK'dan maaş alıyor. Ama parasından çok böyle onurlu bir görevde bulunmak da önemli. Son dönemlerde YSK'da boşalan üyelikler için yapılan seçimlerde aday gösterilip bırakın kıran kırana mücadele edilmesini, sadece gösterilen adaylara oy verilmek durumunda kalındı. FETÖ’nün seçimlerde geçmişte hayli etkili olduğu biliniyordu. Burada daha önce görev yapmış üyelerden tutuklananlar oldu. Son operasyonda YSK üyesiyken Ali Kaya, İbrahim Zengin ve Ünal Kaya da FETÖ üyesi oldukları iddiasıyla tutuklandı. YSK'nın 11 üyesi bulunuyor. Bunun 6'sı Yargıtay, 5'i Danıştay üyelerinden seçiliyor. Başkan, Yargıtay üyesi, yardımcısı ise Danıştay üyeleri arasından seçiliyor. 6 yıllık görev süresi dolmadığı için Danıştay Üyesi Erhan Çiftçi, 2019'da yapılacak seçimlerde YSK'da başkan yardımcısı olarak görevini sürdürecek.Kenan İpek, daha önce Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü görevinde bulunmuştu. Bu görevden alınmasında FETÖ'cülerin etkisi olduğu öne sürüldü. Rizeli olan İpek'in yıldızı 17 Aralık 2013'ten itibaren yeniden parladı. Bazı bakanların, çocuklarının karıştığı rüşvet, yolsuzluk, kara para soruşturması bütün hızıyla devam ederken, Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve müsteşarı değişti. Adalet Bakanlığı'na Bekir Bozdağ, müsteşarlığa da 1 Ocak 2014 tarihinde Kenan İpek atandı. Çoğu kamuoyuna yansımasa da, İpek bu süreçte hükümeti zor durumlardan kurtaran önemli adımların hep içinde yer aldı. Aynı zamanda HSYK üyesi olduğu için bazı hakim ve savcıların değiştirilmesinde, bazı soruşturmalardan el çektirilmesinde de etkili oldu. Onun döneminde kamu kuruluşları içinde en fazla tasfiye yargıda gerçekleştirildi. Çalışan sayısına göre kamuda görevden alma oranı yüzde 26 ve bu oranla yargı ilk sırada yer aldı.
...***
Faruk Çakır, 29 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yerli millî üretim ne zaman?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Keşke her şey konuşulduğu kadar kolaylıkla yapılabilseydi.
Hem özel hem de devlet hayatında çok güzel şeyler konuşulup, çok güzel kararlar alabiliyoruz, ama iş bunları yapmaya gelince hedefler şaşıyor. İstemesek de hayatın gerçekleri böyle.Türkiye’nin çok uzun yıllardan beri ortaya koyduğu bir hedefi, bir maksadı var: İnsanlarımızın ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetleri ülkemizde kendi imkânlarımızla üretmek. Bunun için geçmiş yıllarda “Yerli Malı Haftası” bile ilân edilmiş ve “Yerli malı, yurdun malı/ Herkes bunu kullanmalı” şeklinde sözler ezberletilmişti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Dünya bir köy haline geldiği için yerli ya da yabancı tabirleri bile anlamını kaybetmek üzere. Ancak ihtiyaç duyulan mal ve hizmetlerin kendi imkânlarımızla üretilmesi hepimizin menfaatine olan bir durum. Bunun için de ilk adım, dürüst bir şekilde çalışmakla atılabilir. Tembelliğe teslim olarak ihtiyaç duyduğumuz mal ve hizmetleri üretemeyiz.
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Başkanı Ömer Fatih Sayan da yerli üretimin önemine dikkat çeken tesbitlerde bulunmuş. Sayan, BTK öncülüğünde düzenlenen “Yerli ve Millî Üretim Ekosistemi Proje Geliştirme Çalıştayı”nın açılışında yaptığı konuşmada özellikle ülkelerin gelişmişlik düzeyiyle Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) yatırımları arasında doğrudan bir ilişki olduğunu hatırlatıp şöyle demiş: “Bugün, Türkiye’nin ileri teknolojili ürünlerinin toplam ihracattaki payı yüzde 4 civarında ve bunu çok sür’atli bir şekilde arttırmamız gerekiyor. Bunun yolu da yüksek teknoloji içeren ürünleri yerli ve millî imkânlarla üretip hem kendi ihtiyaçlarımız için kullanmak hem de ihraç etmekten geçiyor.”
Dünya genelindeki Ar-Ge yatırımlarının yüzde 80’den fazlasının Amerika, Avrupa ve Japonya’da yapıldığının bilgisini de veren BTK Başkanı Sayan, “Ar-Ge, özgürlük demektir” ifadesini kullanmış.
Sayan’ın dikkat çektiği gerçeklerden biri de şu: “Ülkemiz elektronik haberleşme sektöründeki yatırımların tamamına yakınının ithalat yoluyla karşılandığını dikkate aldığımızda, sadece 4,5G ve 3G altyapıları için yapılan yatırımların, cari açığın yüzde 3’lerine tekabül ettiği görülmektedir. Sektörün tamamını dikkate aldığımızda ise bu oranın yüzde 4-5’lere ulaştığını görmekteyiz. Cari açığın azaltılması için sadece ithalat oranlarının azaltılarak ihracat oranlarının arttırılması yeterli değil, katma değeri yüksek ürünlerin ihracatına ayrı bir önem vermemiz gerekmektedir.”
Yüksek teknoloji ürünleri üretmek imkânsız değil. Nitekim bugün ülkemize göre iyi noktalarda olan Güney Kore, 1980’lı yıllarda Türkiye’nin gerisindeymiş. Evet, inanılması zor bir bilgi belki, ama gerçekler böyle. Peki ne oldu da Güney Kore çok daha iyi noktalara gelirken Türkiye gerilere düştü? Hepimizin bu soruya ikna edici cevaplar vermemiz gerekir ki nerede hata yaptığımız bilinsin. Tabiî ki Güney Kore ile aramızın açılmaya başladığı yılın 1980 yılı olması her halde tesadüf değildir. Çünkü 1980 yılı Türkiye için “12 Eylül darbesi” demektir ve darbelerin ülkelere nelere mal olduğunu da gösterir. 1980’deki askerî darbe ile maalesef ayağımıza kurşun sıktık ve ekonomik olarak da gerilere düştük.
…***
Şakir Tarım, 29 Ekim tarihli Milli gazetede, “Yeni Sisteme Adil Düzenleme Gerek”başlıklı yazısın9ı okuyucularla paylaşıyor.
“TÜRKİYE 16 Nisan referandumuyla Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne geçti. Bazı alanlarda hemen uygulamalar yapılırken; bazılarında sisteme uyum için düzenleme yapılmasına ihtiyaç vardı. Yeni Yasama Dönemi’nde yeni sisteme uyumla ilgili düzenlemelerin yılbaşına kadar tamamlanması bekleniyor.Seçim sistemi, Siyasi Partiler Kanunu, seçim barajı, temsilde adalet ve istikrar gibi pek çok konuda düzenlemeler yapılmak zorunda. Türkiye’nin geleceği ve millet iradesinin net olarak parlamentoya yansıması için iyi niyetle ve adil temeller üzerine oturmuş sağlıklı düzenlemeler bekliyoruz.”diyen yazar, yazısının evamındsa şu ifadelere yer veriyor:
…***
12 Eylül askeri darbesinin ürünü olan bu uygulama vatandaşın samimi olarak oy kullanmasını engelliyor. Oyların 2 partide toplanmasını zorluyor; seçmeni “Oyum boşa gitmesin” gerekçesiyle istemediği partilere yönlendiriyor. Özgür bir tercih yapılamıyor. Bu sebepten bazen seçmenin yüzde 45’i parlamentoda temsil edilemiyor. “Temsilde adalet” ilkesi çiğnendiği için vatandaş seçimlerden ümidini kesiyor; geleceğinden endişe duymaya başlıyor.
HÜKÜMET’İN daha çok milletvekili çıkarabileceği bir seçim sistemini masaya yatırdığı basına yansıdı. Buna göre nüfus yoğunluğu büyük olan şehirlerin bölgelere ayrılarak dar bölge veya daraltılmış bölge sisteminin getirileceği konuşuluyor. Bir partinin çıkarına uyarlanan bir seçim sisteminin ülkenin yararına olması mümkün mü? TBMM bütün bu konuşulanları boşa çıkartacak “adil bir seçim sistemi” için mesai harcamalıdır.
Hükümet, 16 Nisan referandumu sonraki yeni sistemde seçim barajı olmayacağı vaadinde bulundu. Sözler tutulmalı, milli iradeye saygı gösterilmelidir. “Temsilde adalet” prensibinden vazgeçilmemelidir.