Ekim 31, 2017 11:29 Europe/Istanbul

Aydınlık: IŞİD’in AVM’de çok aşamalı katliamı

Cumhuriyet:

Barış Yarkadaş: Ekim de gazeteciye zulüm ayı oldu

Yeniçağ:

'AKP'de 7 başkan daha istifa edecek' iddiası

Karar:

Ekonomideki güven kaybı devam ediyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Ahmet İnsel, 31 Ekim tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “FETÖ suçlaması”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“15 Temmuz darbe teşebbüsü öncesinde, Gülen cemaatinin yasadışı faaliyetlerine yönelik birkaç dava açılmış ve darbe girişiminden hemen önce Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Eylül 2015’ten beri yürüttüğü soruşturmayı “FETÖ/PDY Çatı İddianamesi”ne dönüştürüp mahkemeye sunmuştu. Gülen cemaati hiyerarşisi ile ilişki içinde, yasadışı işlemler yapıldığı iddiasıyla, darbe öncesinde hazırlanan bu iddianameler, Gülen cemaatinin yapısı ve işleyişiyle ilgili önemli bilgiler içeriyordu. Ekim 2015’te açılan Yasadışı Dinleme ve Nisan 2016’da “cemaat karşıtı gazeteci ve polislere kumpas” davalarında iddia makamının sunduğu bilgi ve suç karineleri, yirmi yıldan beri çeşitli kaynaklardan gelen kısmi bilgileri doğruluyordu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

İddianameler, artık alışıldığı gibi, bol gizli tanık ifadesi içeriyor, zaman zaman somut delile dayanmayan suçlamalara yer veriyordu. Bu açıdan kendi hukuki dayanaklarını zayıflatıyorlardı. Diğer yandan, Gülen cemaati yapılanması ve yasadışı faaliyetleri hakkında önemli ve tutarlı bilgiler içeriyorlardı.

15 Temmuz darbesinden birkaç gün önce sunulan “Çatı iddianamesi” Gülen cemaatinin üst yönetici kadrosunu oluşturduğu iddia edilen 72 kişi hakkında hazırlanmıştı. Amaç bölümünde yer alan bir paragraf önemliydi: “Bu örgütün evinde kalan, yurtlarında barınan veya okul ya da dershanelerinde öğrenim gören gençler, dershane, özel okul ve yurtlarda faaliyet yürüten öğretmenler ve yöneticiler, aynı şekilde örgütün emrinde faaliyet yürüten dernek, vakıf, banka veya ticari şirket çalışanları, bu örgütün elindeki işyerlerinde ücretli çalışan emeği ile geçinen kimseler, açıkça bir suça karışmadıkları sürece, sırf bu irtibatları ceza sorumluluğu doğurmadığından özellikle soruşturma dışında tutulmuştur. Fetullah Gülen örgütünün sempatizanı olup bu örgütü dini bir kuruluş sanarak cemaate gönül bağı bulunanlar da soruşturma harici tutulmuşlardır. Fetullah Terör Örgütü’nün suç işlemesi için sorumluluk alan yönetici veya üye olarak azmettirdiği ya da iştirak ettiği suçlardan sorumlu tutulması esastır.” Bu hukuken doğru bir ayrımdı.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, darbeye gerçekten teşebbüs etmiş ve bunun hazırlığına katılmış kişilerin tespit edilip, yargılanması da hukuken doğruydu. Ancak darbenin Allah’ın bir lütfu olduğunu ilan eden zihniyet, bunu bir cadı avına dönüştürdü. “FETÖ” bağlantılı olma suçlaması, Çatı davası iddianamesinin “özellikle soruşturma dışında” tuttuğu kişileri kapsamakla yetinmedi, Gülen cemaatini yıllardan beri eleştiren, ona karşı mesafeli duran kişileri de kapsamaya başladı. Geçmişte cemaatin hukuk devleti ilkelerini çiğneyen, yasadışı girişimlerini eleştirenleri, önce 28 Şubat zihniyetinin devamcısı olmakla, 2009’dan itibaren Ergenekonculukla suçlayanlar, 17-25 Aralık’tan ve özellikle 15 Temmuz’dan sonra FETÖ avcılığında birbirleriyle yarışmaya başladı. “FETÖ ile iltisaklı olma” suçlaması, “açıkça suç işlemiş olma” kriterini bir kenara atarak, despotik tüm yönetimlerin benimsediği iç düşman yaratma politikasının aracına dönüştü. Gülen cemaatine yönelik, hukuken güçlü ve etkili soruşturma ve yargılamalar büyük ölçüde amaçlarından saptırılmaya başlandı. Bugün iktidar, 15 Temmuz darbe girişiminin niteliği ve gerçek sorumluları hakkında yarattığı sis perdesini daha da koyulaştırmaya çalışıyor. “FETÖ” ve “darbe” suçlamalarını olur olmaz herkese yönelterek, bu puslu havada gizli pazarlıklar için rehin alarak, suç icat ederek, akla hayale gelmez bağlantılar kurarak, bir tedhiş ortamı yaratıyor. Bu aynı zamanda, cemaate yönelik haklı ve güçlü suç ithamlarını itibarsızlaştırmak, inandırıcılıklarını zedelemek için yapılması gereken ne varsa yapmak demektir. İktidar ve yargısı tam da bunu yapıyorlar. Acaba neden?

…***

Batuhan Çolak, 31 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Ekonomik yapıya demografik operasyon!”başlıklı yazısını okyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan "artık daktilo atılmıyor" diyerek ekonominin iyi olduğunu vurguladı.Erdoğan'ın "daktilo" olarak bahsettiği konu; bir esnafın Bülent Ecevit'in Başbakanlık merdivenlerinden indiği sırada "Ben bir esnafım Sayın Başbakanım" sözleriyle elindeki yazar kasayı atma hadisesiydi. Krizin de etkisiyle bu sözler epey yankılandı. Dönemi anlatan yakın dönem belgesellerinde de "ekonomik krizin" sembolleşen görüntüsü oldu.Dönemin şartlarında piyasa can çekişiyor, birçok iş yeri kepenk kapatıyor, enflasyon dur durak bilmeden artıyor, bunun yanına bir de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in kendisini o makama getiren Bülent Ecevit'e anayasa kitapçığını fırlatması hadisesi yaşanıyordu.Ekonomik açıdan zorlu bir dönemdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

O günden bu yana Erdoğan ve AKP'si her yıl değişen bir siyaset uyguladı.Ekonomi politikaları ise AKP'nin en güçlü olduğu alan olarak tanımlandı. Köprüler, yollar ve TOKİ binaları; gelişmenin, ilerlemenin sembolü olarak gösterildi.Ekonomi politikalarında sınıflar arasındaki gelir adaletsizliği ise dile getirilmeyen en büyük problemdi. Ekonomideki değişimler yeni sınıfların doğmasına ve kültürel ayrışmalara yol açtı.Özellikle sermayenin el değiştirmesi muhafazakâr grupların ekonomik itibarlarının artmasına neden olurken, iktidarın "partili zengin oluşturma" girişimleri meyve verdi.Doğrudan hükümetin emrinde; iş adamları, inşaat firmaları ve medya oluşurken, zenginliklerinin sınırı olmayan tarikatlar iktidarı tehdit edecek güce erişti.Olmayacak ihaleler, olmayacak özelleştirmeler, olmayacak dönüşümler bir gecede oldu. İmar izni çıkmaması gereken ne kadar değerli arazi varsa birer birer yapılaşmaya açıldı.Çarpık kentleşmenin tüm örnekleri sergilendi.

…***

Cevher İlhan, 31 Ekim tarihli Yeniasya gazetesinde, “Seçilmişlere müdahale çarpıklığı...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir yandan bizzat Cumhurbaşkanı, Şehircilik ve Çevre Bakanı ile bakanlardan en üst düzeyde “şehre ihânet ettik, İstanbul Boğazı’nı felç ettik,” hayıflanmalarıyla, “çarpık yapılaşma” ve “kişiliksiz projeler”le şehirlerin beton, demir, tuğla yığınlarına çevrilip “şehirlerin canına okumuşuz!” yakınmalarıyla, “yaylalar ve kıyılar işgal edilmiş”, “en büyük hırsızlık imar hırsızlığı” itiraflarıyla, özellikle belediyeler üzerinden “ranta dayalı garabetli imar yağma ve talan” itirafları yapılırken, diğer yandan “ya istifa, ya gereği yapılacak!” baskı ve şantajlarıyla “istifa ettirilmeler”in ilçe belediye başkanlarına kadar vardırılacağı belirtiliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

İşin çarpıcı yanı, “siyasi iktidara iliştirilmiş” bir kısım yazarların televizyonlarda, “kraldan ziyade kralcı” kesilip, seçilmiş belediye başkanlarının sözkonusu antidemokratik, hukuk dışı baskılarla istifa ettirilmelerini “iktidar partisi sözcüsü” gibi “normal bir işlem”miş gibi lanse etmeleri.

Göz göre göre, “Sayın Cumhurbaşkanı, 87 mahalli seçimlerinde ANAP’ın kaybıyla uğradığı ‘düşüş ve tükenişi’ne ve partisinin uğramaması ve moral bozukluğuna karşı bu yola başvurduğunu yüksünmeden söylemeleri. Halkın reyiyle seçildikleri süredeki hak ve görevleri “kamu hukuku” haline gelen başkanların baskıyla zoraki istifa ettirilmesini “savunma”ya yeltenmeleri.

 AKP’nin yüzde 40’lara indiği 7 Haziran seçimlerini ve MHP’nin açık desteğine rağmen 16 Nisan referandumunda başta Türkiye’de seçmenin beşte birinin oy kullandığı Ankara ve İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde Türkiye ortalamasının altında oy almasını misal verip, açık açık siyasi hesaplarla bu operasyonlarının yapıldığını itiraf etmeleri.

Ve belediyelerin kaybıyla 2019’daki seçimlerin de kaybedilmesi riskinin olduğunu nazara verip, “Cumhurbaşkanı seçiminde yüzde 50.1 hesâbıyla bu gayet normal bir müdahaledir” türü sakat bakışlarla, tekellüflü tevillerle gerçekleri eğip bükerek çarpıtmaları.

AKP sözcüsünün en son Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın istifasına dair, “Sayın Cumhurbaşkanı, Anayasa değişikliğinin ardından partiye dönüşüyle teşkilâtlar, belediyeler, il başkanlıklarında elden geçirme sürecinin başladığını” kaydederek, başkanların istifa ettirilmesinin, “AK Parti’nin 2023 hedeflerini gerçekleştirmenin hazırlığı olduğunu, “Burada demokratik meşruiyet zemininde, genel başkan istifa çağrısı yapabilir çünkü nasıl ki idari, hukuki olarak İçişleri Bakanlığı denetliyorsa, nasıl ki belediye meclisinin denetim hakkı varsa siyasi partinin de siyasi ve sosyolojik olarak bir denetim hakkı vardır. Bu denetim hakkının gereği olarak istifa çağrısında bulunabilir genel başkan” garip yorumuna başvurmaları.

En garibi, tıpkı Gökçek’in, “İstifamı Recep Tayyip Erdoğan istedi. Emir demiri keser. Başarısız olduğumu düşündüğüm, yorgun olduğum için değil, sadece liderimin emrine uyarak başkanlığı bırakıyorum” açıklamasında olduğu gibi, istifalarının “gerçek sebebi”ni bir dizi istifhamla ortalıkta muallel bırakmaları.