Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Dış ticarette rekor artış, tarım da alarm verdi
Evresnel:
Türkiye-Irak sınır kapısı Bağdat yönetimine devredildi
Yeniçağ:
İYİ Partili Fatih Eryılmaz: Bizim olduğumuz yerde FETÖ barınamaz
Yeni Mesaj:
AKP Sözcüsü Ünal yeni istifaların sinyalini verdi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Sabri Durmaz, 31 Ekim tarihli Evrensel gazetesinde “‘Özelleştirmeye ve taşerona hayır’ demek için yeniden...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Şırnak’taki maden faciasında 8 işçinin hayatını kaybetmesi, bu ocaklardaki vahşi sömürü koşullarını ve Hükümetin maden işçilerinin kâr, daha çok kâr için ölümlerini umursamamasını yeniden gündeme getirdi. Zonguldak ve özelleştirme bir araya gelince, gerek bu alandaki girişimleri izleyen emek mücadelesi odakları gerek Genel Maden İşçileri Sendikasının (GMİS) yöneticileri, gerekse Zonguldak maden işçileri; 1990’larda “Maden ocaklarını kapatalım somon balığı üretelim daha kârlı olur” tezini savunan büyük sermaye propagandasını; Soma, Ermenek başta olmak üzere diğer maden ocaklarındaki ardı arkası kesilmeyen kaza adı altındaki iş cinayetlerini yeniden hatırlamadan edemiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Dahası; 2000’li yılların başından beri Zonguldak’ta, taşerona açılan alanlardaki pek çok iş cinayetini de anımsıyoruz. Ve elbette ’90’lı yıllardan beri Zonguldak havzasında taşeron sisteminin yaygınlaştırılması karşısında Genel Maden İşçileri Sendikasının “Madenlerde özelleştirmeye hayır” diyen bir mücadele yürütmeye çalıştığını ama OHAL’le birlikte bu mücadelenin de baskı altına alındığını biliyoruz.
Yine Soma’da 301 işçinin hayatına mal olan büyük madenci katliamının arkasında ülke çapında ortaya çıkan infialin baskısıyla çıkarılan madenlerdeki cinayetleri az çok önleyecek önlemleri zorunlu kılan yasal düzenlemenin, önce bir yıl, geçtiğimiz temmuzda da üç yıl ertelendiği de tüm emek kamuoyunun bildiği bir gerçektir.
OHAL’in işçilerin değil patronların çıkarını gözeten bir “hal” olduğunu fark eden işçilerin ve Genel Maden İşçileri Sendikasının havzada, “özelleştirmeye ve taşeronlaştırmaya karşı mücadele” için yeniden harekete geçeceği anlaşılmaktadır. AKP’nin Zonguldak Milletvekili Hüseyin Özbakır’ın işçilerin değil “taşeroncu madencilerin” sözcüsü olduğunu, bizzat Genel Maden İşçileri Sendikasının Genel Başkanı Ahmet Demirci’nin ağzından gazetemizde okuduk. Genel Maden İşçileri SendikasınınBaşkanı Demirci’nin sözlerinden havzada taşeronlaştırmaya ve özelleştirme girişimlerine karşı yeni bir mücadelenin başlatılacağını anlıyoruz. Ki, elbette bu girişimle, emek güçlerinin gündeminde gerilere düşen “özelleştirme ve taşerona karşı mücadele”nin, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin de öne çıktığı bir gündemin emek güçlerinin üst sıralarına tırmanması şaşırtıcı olmayacaktır.
Hükümet, “Kamuda taşeronu bu yıl kaldıracağız” diyor. Ama, AKP Hükümetinin kamudaki taşeron işçiliğini kaldırarak tüm taşeron işçileri kadrolu hale getirmesini beklemek elbette ki ham hayaldir! Tersine bu vaadin emek mücadelesinin kazanımlarına yönelik yeni bir saldırıya dönüşmesi daha büyük bir olasılıktır. Bunun önlenebilmesinin yolu ise “emek cephesi”nin topyekün bir karşı duruşla hareket etmesinden geçmektedir.
…***
Servet Avcı, 31 Ekim tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Hücrelerini yenileyen iktidar ve yeni siyaset”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İktidar partisinde belediye başkanlarının zorla istifa ettirilmelerini "Dağılıyorlar, birbirlerine düştüler, şimdi herkes elindeki dosyayı açıklar ortalık karışır, altından kalkamazlar, sonları geldi" diye okumak doğru değil...Tam tersine son derece akıllıca bir stratejiyi hayata geçirdiler... 15 yıldır tek başına iktidarda olmanın verdiği yıpratıcılığı aşmak ve 2019'u hasarsız bir şekilde geçmek için hamle yapıyorlar...Başarılı olurlar veya olamazlar, o ayrı konu, vermeye çalıştıkları mesaj şu: "Bazı kadrolarımız yorgun olabilir ama toplumda yeni bir siyasî hareket arayışına gerek yok... Hücrelerimizi yeniliyoruz, yeni siyasî ihtiyacı da içimizden karşılayacağız..."Küçümsenecek bir akıl değil bu...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu parti 2002'den beri tek başına ülkeyi yönetiyor ve bütün ağır çelişkilerine rağmen iktidarda... Bunda etkisiz muhalefetin payı olduğu kadar, iktidar partisinin ürettiği stratejilerin ve propaganda/pazarlama gücünün de büyük rolü var... O itiraflar bile stratejik!.. Genel Başkan "İstanbul'un bu hâle gelmesinde bizim de payımız, günahımız var" dedikten birkaç gün sonra Çevre ve Şehircilik Bakanı da aynı şeyleri tekrar ediyor... Bir gün sonra da İçişleri Bakanı, Trabzon'daki betonlaşmayla ilgili paralel konuşuyor...'Hatalarını kabul eden, ondan ders çıkaran' bir görüntü servis ediliyor... Savunulacak tarafı kalmamış ne varsa, şimdi tersinden gidiliyor... Çözüm süreci gibi, paralel yapıyla ilişki gibi, BOP'a bakış gibi.
İktidar partisi, bölgesel şartların ülkede pekiştirdiği 'millî hassasiyet'in farkında... Son turu bu hassasiyetin rüzgârıyla geçmek istiyor... Artan ve daha da artacak olan küresel baskıyı bununla yarmayı düşünüyor... Zaten kendi kaderlerini 'ülkenin kaderi' gibi sunmaları da bu stratejinin altını çiziyor...Nasıl ki Hollanda krizi, referandum öncesinde tartışmayı 'millî' hâle getirmeye ve aklı karışık milliyetçi seçmenin bir kısmını iknaya yaradıysa, ABD ve Batı'yla bundan sonra muhtemel görünen krizlerin de toplumda iktidar lehine 'millî dayanışma'ya yol açması hedefleniyor...'Hücrelerini yenilemiş' hâliyle iktidar partisi 2019'u hasarsız atlatabilir mi? Doğrusu zor görünüyor ama bu zorluğu aşmak için de şimdiden manevra üzerine manevra geliştiriyor...Daha önce, borçlanma suretiyle geleceği ipotek altına alan ama gündelik hayatta, yolda, hastanede, okulda halka 'kısmî refah' taşıyan ve günlük düşünen seçmen nezdinden karşılığını her seçimde alan iktidar bugün aynı rahatlık içinde değil...Çünkü kaynaklar tükendi, akışlar durdu... Sadece MTV zammı bile çaresizliğin sonucuydu... Ekonomiden Sorumlu Bakan'ın ifadesiyle "Ya vergileri artıracağız veya borçlanacağız" noktasındayız...
…***
Murat Muratoğlu, 31 Ekim tarihli Sözcü gazetesinde, “Müteahhit balonu patlayacak” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İnşaat sektörünün artık eskisi kadar kazanamadığı, satın alınan evin eskisi kadar kazandırmayacağı aşikâr… Oysa konuta olan yüksek talebin ve fiyat artışlarının başlıca sebebi sektörün alternatif yatırım aracına dönüşmesiydi. Bakmayın siz satışlarda açıklanan artışa… KDV ve tapu harcı oranları ekim ayından itibaren eski haline geri geldi. Ayrıca ne dalavereler dönüyor bir bilseniz… Müteahhitler dairelerin satışlarını kendi elemanları üzerine yapıp kâğıt üzerinde, kredi alarak inşaatları bitirme gayretinde… Onu da yazarım bir ara…İnşaat sektörü denilince ilk akla gelen isim hiç şüphesiz Ağaoğlu'dur… Adı AKP ile anılsa da tahminen İktidardan en büyük kazığı o yemiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:
…***
Şu 2007 yılında kurulacağı ilan edilen ve üzerinden 10 yıl geçen İstanbul Finans Merkezi'nden bahsediyorum. Devlete güvenip yaptığı milyonlarca liralık yatırım yıllardır boş yatıyor. Yine de sağlam duruyor. Ne diyor? “Fiyatlar düşüyor. Maliyetler artıyor. Hele müteahhit pahalı arsayı alıp projeye girdiyse yandı gülüm keten helva… Çok yüksek fiyatlarla arsa alan müteahhitler sıkıntı içinde. Hesaplar karıştı.” Adam haklı! Bakın, 2017 yılında İstanbul'da konut fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 8'e kadar indi… Enflasyon kaç? Gözünü kapatıp inanan için yıllık yüzde 11 açıklandı. Oysa bina inşaatı maliyeti bir yılda yüzde 22, işçilik maliyeti yüzde 13, malzeme fiyatları yüzde 25 arttı! Enflasyonun iki katı! İnşaatı döviz kredisi kullanarak yapanlar büyük kur zararları karşısında şapa oturdular. Konutun en önemli müşteri kitlesi zar zor ayakta duruyor. Yıllık ortalama kazanç artışına bakarsak, bırakın talebi şimdi de o kesimden satış gelmesi beklenmeli… Bankalar krediye doyduğu için muslukları kesti. İştahları kalmadı. Haliyle bu durum hem nakde dönüşü hem de satışları yavaşlattı. Zira faizlerin yükselmesi ile hikâye çift yönlü değişti. Hem sermayenin getirisi arttı hem de kredi faizleri yükseldi. Yatırım için aldığınız konutun her yıl yüzde 15'ten fazla artması gerekiyor ki para kaybetmeyin. Görünürde öyle bir artış olmayacak. Konut fiyatlarında en önemli göstergesi kira gelirleridir. Kira gelirleri, ev fiyatlarından daha hızlı değişir. Eğer bir konut için istenen fiyat, 200 aylık kira getirisinin üstüne çıkmışsa temkinli yaklaşmak gerekir. Yaklaşık 17 yıl… Bizde 30-35 yılı buldu. Ev almak yerine kirada oturmak çok daha mantıklı hale geldi.