Kasım 01, 2017 10:35 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Cumhuriyet davasında mahkeme heyeti üyesinden muhalif oy: Tutukluluk halinin devamına katılmıyorum

Milli gazete:

Barzani’nin hüsranı... İsrail ve ABD’ye güvendi dostlarını kaybetti

Sözcü:

Yargıtay’dan FETÖ kararı: Sempati duymak örgüt üyeliği için yeterli değil

Yeniçağ:

"Külliyenin devlete maliyeti 1 milyar 370 milyon TL

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Orhan Uğuroğlu 1 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde , Seçim namusu nasıl sağlanır?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“16 Nisan referandumuna "yasasını çiğneyerek" damga vuran Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ne acı ki teşkilat kanununa dahi sahip değil.Hepsi hukukçu 11 üyesi var ki 6'sı Yargıtay'dan 5'i ise Danıştay'dan seçiliyor. Başkan Sadi Güven ile 5 üyenin görev süresi Ocak 2019'da bitiyor.Bu durumda hem YSK, Teşkilat Kanunu'na kavuşsun hem de üye yapısı yenilensin diye önerim var.Türkiye Barolar Birliği'nden bir üye,Meclis'te grubu bulunan siyasi partilerin göstereceği hukuk fakültesi mezunu birer üye,Üniversitelerin bilişim sektöründen uzman bir üye,Üniversitelerin nüfus ve istatistik bölümlerinden uzman bir üye de YSK üyesi olmalıdır ki bu isimler de seçimle belirlenmeli ve mesleklerinde en az 10 yıl görev yapma şartı aranmalıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yüksek Seçim Kurulu, Türkiye'de seçimlerin tarafsızlıkla yapılmasını sağlayacak en önemli kurumdur.Aldığı bir karar ile 16 Nisan referandumunu nasıl tartışmalı bir karar haline getirdiği asla unutulmamalıdır.Bir daha bu tür hukuksuzluklara tevessül edilmemesi için gerekli her türlü denetim ve kontrol da YSK Teşkilat Yasası'nda hükme bağlanmalıdır.YSK üyelerinin toplam sayısı dikkate alındığında dışarıdan atananlar ile Danıştay ve Yargıtay'dan seçilenlerin eşit sayıda olmasında da yarar vardır.Seçimlerin hilesiz, şeffaf ve deneyime açık yapılması şarttır.Öncelikle kendi veri tabanı ve veri ağı hazırlanmalı SEÇSİS sisteminin Adalet Bakanlığı'nın kullandığı Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) kapsamından çıkartılması sağlanmalıdır.Diğer çok önemli bir husus ise e-devlet sisteminden oy kullanma imkânının 2019'da yapılacak 3 seçimle başlayacak şekilde hızla sağlanmasıdır.Adil seçimler demokrasilerin olmazsa olmaz şartıdır.Akıllarda ve vicdanlarda, "hile" kelimesinin zerresi kalmamalıdır.Türkiye'ye yakışan da budur.Vatandaşın attığı her bir oy namustur, bu namusu korumak da devletin asli görevidir. Gelelim diğer önemli bir konuya ki bu da referandumlara yöneliktir.Bir ülkenin rejimini değiştirecek konuda %50 oranının yeterli bulunması çok büyük hatadır.En az nitelikli çoğunluk yani oy kullananların yaklaşık %65-70 oranında oy vermesi gerekir bir ülkenin rejiminin değiştirilmesi için.Anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulması hakkındaki kanunda da bu değişikliğin yapılması gerekir.Mart 2019'da yapılacak yerel seçimler kuşku yok ki Kasım ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri açısından önemlidir.Bu üç seçim için Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasası hâlâ AKP hükümeti tarafından Meclis'e gönderilmemiştir.Çoğulcu demokrasi için, toplum vicdanı için, halkın sonuçlarından şüphe duymaması için bu 4 önemli yasanın en kısa sürede Meclis'te ele alınmaya başlanması gerekir.İktidar partisi "baskın" kararlarla siyasi partiler, seçim, YSK ve Halkoylaması kanunlarını son anda Meclis'e sevk etmeyi düşünebilir.MHP de bunu her zamanki gibi destekler de CHP'nin yasa tekliflerini hazırlayıp Meclis'e göndermesi ve kamuoyunda tartışmaya açması gerekmez mi?

…***

Emin Çölaşan, 1 Kasım tarihli Sözcü gazetesinde, “Bu iddiaların üzerine kim gidecek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İstanbul, Ankara, Bursa, Düzce ve Niğde Belediye başkanlarından sonra sıra Balıkesir'e gelmişti. Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur acaba istifa mı edecekti, yoksa direnecek miydi? İktidar baskısına karşı direnmek elbette çok zordu ama, ne yapacağı yine de merakla bekleniyordu… Edip Bey sonunda konuştu: “Yolsuzluğumuz yok, usulsüzlüğümüz yok, başarısızlığımız yok, FETÖ bağlantımız yok. Ama ailemize ve evimize kadar ulaşan tehditler, katlanacak bir durum olmanın ötesine geçmiştir… Ak Parti'de siyaset yapma imkânımız ortadan kaldırılmıştır. Partimden ve belediye başkanlığı görevimden istifa ediyorum.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

…***

Onun bu sözlerini medyadan izlediniz. Yandaş medya böylesine önemli bir konuyu yine görmezden gelmişti. Televizyon haberlerinde bazısı birkaç satırla söz etti, haberi “Başkan istifa etti” diye kısaca verdi. Dünkü yandaş gazetelerin bazılarında bu haber tek sütundu, bazılarında hiç yer bulmamıştı! Oysa Başkan'ın sözleri çok ağırdı, ciddi suçlamalar içeriyordu. Bu suçlamaların hiçbiri yandaş medyada yoktu! Haberin en önemli ve çarpıcı bölümü kamuoyundan gizleniyordu. Balıkesir'le uzaktan yakından bir ilgim yok. Dolayısıyla orada neler olduğunu bilemem. Ahmet Edip Uğur'u da tanımam. Dolayısıyla neler yaptığı, nasıl bir belediye başkanı olduğu konusunda da en ufak bir fikrim yok. Ancak burada işin çok ciddi bir boyutu ortaya çıkıyor. Onun şu sözleri çok önemlidir:

“Ailemize ve evimize kadar ulaşan tehditler, katlanacak bir durum olmanın ötesine geçmiştir.” Şimdi bir Büyükşehir Belediye Başkanı düşünün…İktidar partisinden seçilmiş. Hem de halkın oylarıyla seçilmiş. Dünya liderimiz Recep Tayyip günün birinde onun da istifasını istemişti. Demek ki Başkan Bey biraz ayak sürüyünce, işi biraz geciktirince başka şeyler olmuş… Ailesine ve evine tehditler gelmeye başlamış. O baskılar ve tehditler acaba kimden geldi? Herhalde bizlerden değil! İktidar kesiminden olmasın!.. Başkan Bey bu sözleri, düzenlediği basın toplantısında açıkça söyledi. Tehditlerden söz etti. Yani öyle sıradan bir veya iki tehdit değil, belki de yağmur gibi yağan bıktırıcı ve korkutucu tehditler… Belki bazı şantajlar. Şimdi bu durumda bazılarının yapması gereken bir şeyler var.

Dünya liderimiz derhal bir açıklama yapıp duruma el koyduğunu, bu iddianın araştırılacağını söylemelidir! Binali Yıldırım Bey de Başbakan kimliği ile aynı doğrultuda bir açıklama yapıp savcılara çağrıda bulunmalıdır. Ama en az onlar kadar önemli bir görev, Cumhuriyet'in savcılarına düşmektedir. Ailesine ve evine kadar ulaşan tehditler konusunda herhangi bir sıradan vatandaşın bile yakınması olsa savcılar el koyar, o sözleri söyleyen kişiye çağrıda bulunur. Hele o kişi önemli bir kamu görevinde ise, bu çağrı mutlaka yapılır ve soruşturma başlatılır.

…***

Kazım Güleçyüz, 1 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yargıtay’ın son kararı tahliyeleri hızlandırmalı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yargıtay 16. Ceza Dairesinin aldığı ve Ceza Daireleri Genel Kurulunun onadığı Bylock kararını değerlendirdiğimiz yazımızda, Genel Kurul tarafından daha önce alınan ve terör örgütü ile örgüt üyeliğini tanımlayan kriterleri hatırlatarak şöyle demiştik:“Bu kriterler Bylock kararı için de geçerli. Ama kararda bunlar hatırlatılmadığı için, mahkemeler Bylock’u tek başına delil sayarak mahkûmiyete hükmetmeye başladılar. Bunun sorumlusu da Yargıtay.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Çok geçmedi, 16. Daire bir karar daha verdi ve söz konusu kriterleri netleştirdi:

“Örgüte sadece sempati duymak ya da örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak... örgüt üyeliği için yeterli değildir.

“Örgütün nihaî amacını bildiği, örgütle organik bir bağ kurarak hiyerarşisine dahil olduğu yönünde herhangi bir delil bulunmayan sanığın, örgütün ilçe yapılanması içerisinde görevli oldukları iddiasıyla haklarında soruşturma yürütülen şahıslarla irtibat içinde olmak, çoğunluğu 2013 öncesinde olmak üzere birkaç kez de bu tarihten sonra örgütün dinî sohbet toplantılarına katılmak, örgüt tarafından çıkarılan gazetelere abone olmak ve çocuğunu örgüte müzahir olması nedeniyle kapatılan okula göndermekten ibaret eylemlerinin, örgüt üyesi olduğunu ispat etmeye yeterli örgütsel faaliyetler kapsamında değerlendirilemeyeceği gözetilerek... hükmün bozulmasına ve sanığın tahliyesine oybirliğiyle karar verildi.”

Gerçi fazlasıyla gecikmiş olan kararın cemaatle “örgüt”ü iltibas eden bir karışıklığı taşıyor olması hâlâ ciddî bir problem olarak duruyor, ama hiç değilse cemaat mensubiyetinin tezahürü iken şimdiye kadar “terör örgütü üyeliği” iddiasının “delilleri” olarak gösterilen kriterlerin geçersizliğine hükmetmesi çok önemli.Bu karara göre sadece cemaat toplantılarına katılmak, cemaat önde gelenleriyle teması olmak, gazete aboneliği, çocuğunu cemaat okuluna göndermek, kişiyi “terör örgütü üyeliği” ile suçlamaya yetmiyor.Şimdi sıra, münhasıran bu “kriter”ler gerekçe gösterilerek tutuklanan ve aylardır içeride tutulan herkesin tahliyesinde.Hem de bir an önce.