Kasım 12, 2017 11:35 Europe/Istanbul

Birgün: Yeni genelge kadın istihdamına engel olacak

Evrensel:

Halk iradesinin önündeki tüm barajlar kaldırılsın

Yeniçağ:

Yeni yılda vergi ve harçlara yüzde 14.47 zam

Milli gazete:

İşsizim diyen Melih Gökçek'e iş teklifi!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Esfender Korkmaz, 12 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Spekülatif piyasa”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ekim ayına kadar son bir yılda, Finansal yatırım araçları içinde en fazla reel getiriyi Borsa sağladı. Reel getiri, enflasyonun şişme etkisi giderildikten sonra  kalan getiridir.Geçen sene Ekim ayında Borsanın reel getiri oranı  eksi 7.09  olmuştu. Bir yıl içinde Eksi 7.09’dan artı 21.28’e yükseldi. 28.37 yüzdelik puan reel değişme bir spekülasyon göstergesidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Borsa için söylenecek üç söz var…Birisi … Borsa spekülatif çıkış yaşadığı gibi spekülatif düşüşte yaşayabilir.İki… Borsayı şişiren veya düşüren Dünyada üç-beş fon var. Ne zaman düşüp, ne zaman çıkacağına bunlar karar verir. Sade vatandaşın borsadan uzak durması gerekir. Üç… Yabancıların payı yüksek olduğu için borsadan kısa zamanda çıkmaları kolay olmaz. Yabancıların Türkiye'den alacakları fazladır. Borsanın yüzde 60’tan fazlası yabancılarındır. Bankalar ve şirketlerde hisseleri var. Doğrudan yatırımları var. Türkiye'nin dış borç stoku 432 milyar dolardır. Bu şartlarda yabancıların Türkiye'den alacakları çok olduğu için, bir finansal krize izin vermek istemezler. Ne var ki ekonominin aşırı kırılgan olması, yabancıların iradesini de aşabilir. 

Finansal yatırım araçları içinde, son bir yılda Borsadan sonra en yüksek reel getiriyi Euro sağladı. Kurlar arttı ve fakat aynı zamanda Euro / Dolar paritesi de arttı. Geçen sene ekim ayında 1.1015 olan parite bu sene Ekim ayı  ortalaması 1.1713 oldu. Bu nedenle Euro daha fazla reel getiri sağladı.Aslında Dövizin bir tasarruf aracı olarak kullanılması yanlıştır. Ancak TL'ye güven olmadığı için parası olanlar bir cebinde TL, bir cebinde dolar taşıyor.

10 Kasım itibariyle Merkez bankası TÜFE bazlı reel kur endeksine göre Bir Euro ve bir Dolardan oluşan döviz sepeti TL karşısında, yüzde 16.5  ve dolar ise yüzde 17 oranında daha değerlidir. Kurun artması iç siyasi kararlara, yurt dışı ekonomik ve finansal gelişmelere bağlıdır.Ancak ekonomi kırılgan olduğu için bizde borsa hareketleri ve döviz kurlarındaki değişme de daha hızlı oluyor.

…***

Saygı Öztürk, 12 Kasım tarihli Sözcü gazetesinde, “İntihar turizmin sayın yolcuları” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Strazburg'a gidince, birilerinin aklına “Kılıçdaroğlu'nun, Türkiye'yi yabancılara şikayet ettiği” gelmiştir. Kılıçdaroğlu, devleti, bürokrasiyi ve geleneklerini biliyor. O yüzden, yurtdışı temaslarını Dışişleri Bakanlığı'na da gönderiyor. Keşke hükümet, bazı konularda ana muhalefet partisini bilgilendirse, sorunlar el birliğiyle daha kolay aşılır. Kılıçdaroğlu, 1970'li yıllarda Ankara'da görev yaparken, görevi gereği sıkça İstanbul'a gidiyordu. Bir otobüs firması çok kaza yaptığı için buna “intihar turizm” diyorlardı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Kılıçdaroğlu bu firmanın otobüsüyle yolculuk yapmıyordu ama yakın arkadaşı da “intihar turizm”in yolcuları arasında oluyordu. Arkadaşına “niçin intihar turizmle yolculuk yaptığını” sorduğunda, “Tehlikenin dışında olmaktansa içinde olmayı isterim” karşılığını almıştı. Dünya Demokrasi Forumu'nda “Tehlikenin içinde olanlarla, tehlikeyi görenler” bir araya gelmişti. Gündem popülizmdi. Popülizm yapan siyasetçiler etnik kimlikleri, dini inançları sömürerek iktidarlarını devam ettirmek ister. Bunun için önce medyayı yok etmeye çalışırlar. Sansür başlar. Gazeteciler tutuklanır. Yargı bağımsızlığını önemsemez ve yargının kendi emirlerinde olmasını isterler. İnançlar, kültürler üzerinden insanlar kutuplaştırılır. Ekonomiyi kullanmayı, kontrol etmeyi isterler. Yozlaşma, yolsuzluk sıradanlaşır. Üniversite özerkliğine tahammül edilemez. Sosyal medyayı acımasızca kullanır ve trolleriyle yalanı yaymak için uğraşırlar. Seçimlere müdahaleyi ihmal etmezler. Siyaset bu olup bitenler karşısında aciz kalır.CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, bir konuşmacı da popülizmle mutlaka etkin mücadele gerektiğini belirtiyorlar. Kılıçdaroğlu'nun çağrısı şöyle oluyor: Her şeyden önce otoriter yönetimlere karşı iç ve dış siyasette cesur ve ödünsüz olmalıyız. Otoriter popülist siyasetçilerle al- ver yapmaya başlarsanız, onları uluslararası camiada meşrulaştırırsınız. Meşrulaştıkça güçlenirler, güçlendikçe demokrasiyi daha da tehdit ederler. Bunlara karşı yalnız siyasetçiler değil, uluslararası kurumlar, uluslararası yargı makamları da aynı duruşu sergilemeli. Bu kurumlar ve yargı makamları eğer otoriter rejimlere, sadece bürokratik iş yükü kaygıları ya da siyasi hesaplarla göz yumarlarsa hem onları meşrulaştırır, hem de kendi meşruiyetlerini kaybederler. Nerelerde hata yapıldığını iyi görmeliyiz. İçinde bulunduğumuz populist dalganın doğuşunda sosyal devleti çökerten, bölüşüm politikalarını zayıflatan politikaların çok büyük etkisi oldu. Artan eşitsizlikler, zayıflayan sosyal güvenlik algısı insanları uçlara itti. Küreselleşmenin ve gelişen teknolojinin müthiş bir zenginlik yaratma potansiyeli var. Ama bu potansiyelden çok küçük bir grup faydalanırsa sistemin devamı imkansızlaşır. Eşitsizlik ile mücadele için güç birliğine ihtiyaç var.

…***

Selçuk Şirin, 12 Kasım tarihli Hürriyet gazetesinde, “Sınav yine olacak adres kader olacak!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ben bu köşede haftada bir yazabiliyorum, ama Türkiye’de eğitim haftada iki kere değişiyor. Yetişemiyorum!Geçen hafta bu köşede TEOG’un yerine ne geliyor diye sormuştum ve bu hafta o soruya gelen cevaba bağlı olarak, yeni açıklanan ortaöğretime geçiş sistemi üzerine bir değerlendirme yazacaktım. Ancak daha o reformun ne olduğunu doğru dürüst anlayamadan, bu sefer YÖK birkaç hafta evvel açıkladığı sınavları yeniden değiştirdi. Bu kadar değişikliği biz takip etmekte zorlanıyorsak, bu sene sınava girecek öğrencilerin içinde bulunduğu ruh halini siz düşünün.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yazık bu çocuklara... Yeni liseye geçiş sistemi, “kaliteli” okullara sınavla, diğer okullara ise adrese dayalı olarak geçiş sistemi getiriyor. Bu “kaliteli” okul kavramı bakanlık açıklamasında geçiyor, yani resmi bir kavram. 11 bin dolayında lise olduğunu var sayarsak bu okulların yüzde 10’u resmen “kaliteli” sayılsa 1100 liseye sınavla girilecek demektir. Bütün bunlar hâlâ söylenti düzeyinde. Ortada detaylı bir rapor yok. Ama asıl muamma şu: Hangi lisenin “kaliteli” sayılacağına bakanlık, mayıs ayında karar verecekmiş. Sınav ise haziran ayında. Bu durumda bir öğrenci gitmek istediği lisenin sınava dayalı mı yoksa adrese dayalı mı kayıt yapacağını sınavdan bir ay evvel öğreniyor olacak.... Akıl alır gibi değil!

Peki, haziran ayında nasıl bir sınav yapılacak? Bakanlık açıklaması 60 sorudan oluşan sınavın 90 dakikalık sürede ve tek oturumda olacağını söylüyor. Hatırlayın; TEOG sınav stresini ortadan kaldırmak için iptal edildi. Şimdi yerine gelen, yeni “sınavsız” sistemde “kaliteli” okula gitmek 60 soruyu 90 dakikada çözmekten geçiyor! Ne dersiniz? Sözde “sınavsız” bu yeni sistem mi yoksa sınavları yıllara yayan eski sistem mi daha çok stres yaratacak çocuklar için.

Kaliteli olduğu söylenen az sayıdaki okulun dışında kalan liseler adrese dayalı olarak öğrenci alacak. Bu ilk başta kulağa hoş geliyor; zira sınav yok, başvuru yok, stres yok. Mahalledeki ilkokuldan ortaokula, oradan liseye uzanan rahat bir geçiş sistemi. Dünyada pek çok iyi eğitim sistemi bu şekilde işliyor. Ancak bu tarz yerleştirmenin başarılı olması bir şarta bağlı: Okullar arası kalite farkı sınırlı olacak! Yani okullar arası, iller arası, bölgeler arası kalite farkı fazla olmayacak. Bu tarz fırsat eşitliği hâkim olan sistemlerde bir çocuk nerede oturursa otursun gittiği okul, aşağı yukarı diğer okullarla benzer kalitede oluyor. Peki, bizde durum öyle mi? Etiler’de oturan çocukla Esenyurt’ta oturan çocuk aynı kalitede devlet okuluna mı gidiyor? Ardahan’daki okulla Çankaya’daki okul aynı kalitede mi? Tabii ki değil! Finlandiya’da rastgele seçilen iki okul arasındaki ortalama başarı farkı yüzde 10’u geçmez iken bizde bırakın iki okulu, iki bölge arasındaki fark yüzde 60’ı buluyor!