Kasım 20, 2017 10:57 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Anketler AKP’yi kaygılandırdı

Evrensel:

2016’da çocuğun cinsel istismarına 15 bin 51 dava açıldı

Aydınlık:

NATO tetiğe bastı

Milli gazete:

Kılıçdaroğlu: Asgari ücret 2 bin TL olsun

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Faruk Çakır, 19 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “Ne kadar demokrasi o kadar ekonomi”başlıklı yazısını okuyuucularla paylaşıyor.

“Milletimizin karşı karşıya olduğu dertler vardır, ama bunlar çaresiz değildir. İstenirse, iyi niyetle çalışılırsa bu dertleri bertaraf etmek mümkündür ve inşallah bertaraf da edilecek. Tek şartı, ‘fıtrat kanunları’na uygun iş yapmaktır. Yani tohum ekmeden ürün beklenmeyecek.Maalesef  Türkiye’yi idare edenler ‘fıtrat kanunları’na uymayı pek de akıllarına getirmiyorlar. Meselâ, Türkiye’nin zengin bir ülke olmasını istiyorlar, ama bunun için gerekli şartları yerine getirmiyorlar. Çalışmadan zengin ve güçlü bir ülke olmak mümkün mü? Güya dünyaya örnek olmak istiyoruz, ama hak, hukuk ve adaletin tecelli etmediği bir ülke; bölgesine, komşularına ve dünyaya örnek olabilir mi? Dünya sebepler  dünyası olduğu için böyle bir şey mümkün olmaz. Yaratılış kanunlarına uyulacak ki netice alınsın...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ekonomimizin karşı karşıya olduğu dertlerden biri de faizdir. Faizin ülkemizde çok yüksek olduğu bellidir, ama aynı zamanda bunun sebebi de bellidir. Sebebini görmeden sadece faize kızmak sadece kendimizi kandırmak anlamına gelir. Yani insanın yüksek ateşli hastalık çekmesi kötüdür, ama burada sadece yüksek  ateşe kızmak çare değil. Yüksek ateşin sebebi ortadan kaldırılmadan hastanın ayağa kalkması mümkün olur mu?

Faiz kötüdür, ama faize kızmak çare değildir. Faize sebep olan dertler ortadan kaldırılmadıktan sonra ne kadar kızılsa, aleyhinde konuşulsa yine de faizler düşmez. Aynı şekilde suçu ve kabahati ‘faiz lobisi’ne atmak da çare değil.

Türkiye’yi idare edenler Avrupa’daki ‘düşük faiz’i örnek gösterip “Bizde de düşük olsun” diyorlar. Çok iyi. Elbette faizler düşük, hatta mümkün ise hiç olmamalı. Ancak bunun şartlarını yerine getiriyor muyuz? Avrupa’nın sadece faizi düşük değil ki. Başka şartları da yerine getirmişler. Meselâ, bir günde eğitim sistemini değiştiren bir anlayış faiz konusunda örnek gösterilen ülkelerde yok. Aynı şekilde o ülkelerdeki ihale kanunları 50 ya da 100 defa değişmiyor. Seçilen bir başbakan bir günde hem de sebep gösterilmeden görevden alınmıyor. Aynı şekilde belediye başkanları gerekçesiz makamlarından el çektirilmiyorlar. O ülkeler Türkiye’deki gibi Kanun Hükmünde Kararnamelerle idare edilmiyor. Yine o ülkelerde insanlar bir işe girmek istediklerinde aldıkları puanlar dışında mülâkat  şartıyla karşılaşmıyorlar. Bütün bunları görmezden gelip “O ülkelerde faizler düşük, bizde de düşük olsun”  demenin bir anlamı olabilir mi?

Yanlış anlaşılmasın “Türkiye’de faizler yüksek olsun” diyen yok. Elbette düşük olsun ve hatta mümkünde faizsiz sistem işleyebilsin. Ama bunu sağlayacak şartları görmemek ve gereğini yapmamak kabul edilebilir  mi?Hepimiz şu gerçeği görmek durumundayız: Başka konularda geride olup da tek başına ekonomimiz önde olamaz. Birleşik kaplar misali, her konuda iyi olabilmeyiz ki ekonomimiz de iyi olsun, faizler de sıfıra yaklaşsın.Türkiye’yi idare edenler de başka ülkelerin sadece faiz oranlarını değil, hak, hukuk ve adalet oranlarını da bir zahmet dikkate alsın. Ne kadar demokrasi o kadar ekmek...

…***

Esfender Korkmaz, 19 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Lobiciliği önlemek kimin görevidir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, "Enflasyon milleti inim inim inletiyor. Faiz lobisinin üzerine gitmekte kararlıyız. Faiz yükseldikçe enflasyon asla düşmeyecektir" dedi.Enflasyon-faiz ilişkisi tartışılabilir... Ancak çok merak ediyorum bu söz karşısında ''milleti inleten enflasyonda siyasi iktidarın günahı yok, günah bankalarda'' diyen bir kişi çıkar mı? Bir kişi de çıksa, akıl tutulması yaşıyoruz demektir.Kaldı ki, eğer lobi varsa bunu önlemek Anayasa'nın 167. maddesine göre devletin görevidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Piyasaların denetimi başlığını taşıyan bu madde ''Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır.'' diyor. Eğer bir faiz lobisi varsa, Hükümet anayasaya aykırı olarak görevini yapmamış demektir.Geldik, enflasyon-faiz ilişkisine...Geçen sene bir bankanın verdiği işletme kredisinde taban nominal faiz oranı yüzde 12.5 idi. Geçen sene 2016 Ekim ayında TÜFE olarak enflasyon oranı yüzde 7.58 idi. Bu sene 2017 Ekim ayında TÜFE oranı yüzde 11.90 oldu. Bir bankanın 2016 Ekim ayında yüzde 12.5'ten işletme kredisi verdiğini düşünelim. Enflasyona rağmen eğer kredi faizini yüzde 12.5'te tutsaydı , aldığı reel faiz 0.53 olacaktı. Bu banka nasıl yaşayacaktı? Zorunlu olarak enflasyon artınca banka da verdiği kredi faizini artırdı. Aynı banka şimdi işletme kredi faizini yüzde 15'e çıkardı. Dahası, ben 2010 yılında iki defa kanun teklifi verdim. Teklifimde bankaların mevduattan ve Merkez Bankası'ndan sağladıkları paralar için ortalama maliyet çıkarılsın. Bu maliyet üstünde kredi kartları akdi faiz için ilave yüzde 40, krediler için de ilave yüzde 30 faiz farkı konulsun. AKP reddetti.Banka ve kredi kartları faizlerini de yasaya göre Merkez Bankası belirliyor. Merkez Bankası'nın belirlediği güncel faiz olarak, halen akdi faiz yüzde 22.08 ve gecikme faizi yüzde 28.08'dir. Bütün bankalar da MB'nin belirlediği bu azami faiz üstünden faiz alıyor.Vatandaş banka ve kredi kartlarının faiz yükü altında eziliyor. Siyasi iktidar bu işi kendisinin yaptığının 15 senedir farkında değil mi?Bu tabloya bakınca, siyasi iktidarın işinin, iş yapmak değil algı oluşturmak olduğu çok kolay anlaşılıyor. İktidar eğer iş yapmak istiyorsa, önce üretimi ithal ara malı ve hammaddeye bağımlı olmaktan kurtarsın... Çünkü kur artınca, ithal girdi fiyatları ve doğal olarak üretim de artıyor. Artan maliyetler piyasada oligopol yapılar ve kartelleşme olduğu için perakendeye kolay yansıyor.

…***

Abdülkadir Özkan, 19 Kasım tarihli Milli gazetesinde, “ABD, dost olmadığı gibi müttefik de değil”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Şartlar gereği dost olmadığını bildiğiniz ülkelerle ittifaklar oluşturulabilir. Ancak, bu ittifakın dostlar arasında oluşması elbette çok daha gerçekçi olur. ABD ile oluşturulan ittifak geçmişte o günün şartlarında belki iki dost ülke arasında oluşturulduğu düşünülerek hayata geçirilmiş olabilir ama gelinen noktada ABD gibi bir dostunuz (!) varsa düşmana ihtiyaç olmadığı görülüyor. Çünkü gerek ABD ile imzalanmış ikili anlaşmalar çerçevesinde gerek NATO ittifakı içinde bulunuyor olmaktan Türkiye’nin yarardan çok zarar gördüğü ortada.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Özellikle NATO’nun sadece ABD adına çalışan, onun çıkarlarını koruyan, buna da uluslararası bir zemin hazırlayan örgüt olmaktan öte bir işlevi yoktur. Bu durdum Sovyetler Birliği’nin, ardından da Varşova Paktı’nın dağılması ile iyice netlik kazanmıştır. Bunun yanında ABD ile kimi zaman stratejik müttefik kimi zaman dost ve müttefik olarak nitelendirilen ilişkilerimiz gelinen noktada anlamını yitirmiştir. Çünkü söz konusu ilişkiler Türkiye’nin aleyhine sonuçlar vermektedir.

Özellikle Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında sunulan projenin uygulamada Irak ve Suriye ’den sonra ülkemizi hedef aldığının artık gizli hiçbir tarafı kalmamıştır. Her ne kadar sözlü açıklamalarda Türkiye doğrudan hedef alınmamakta, sırt sıvazlama sürdürülmekte ise de görünen o ki Türkiye açıkça ABD’nin bölgemizdeki üçüncü hedefidir ve Irak ve Suriye’den sonra hedef tahtası haline getirilmiştir. Kaldı ki giderek sözlü açıklamalarda da nezaket kuralları bir kenara itilmiş durumda.