Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: CHP, belgeleri kamuoyuyla paylaştı
Yeniçağ:
AKP Sözcüsü Mahir Ünal, MHP ile ittifak yapılacağı iddialarını değerlendirdi
Yurt:
Erzurum'da canlı bomba şüphesi polisi alarma geçirdi
Milli gazete:
AKP'li Metin Külünk: Kılıçdaroğlu'nun evi aransın
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Ahmet İnsel, 2 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “İktidar blokunun çimentosu ‘FETÖ’ silahı mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Son günlerde “Fethullahçı Terör Örgütü” üyesi oldukları iddiasıyla gözaltına alınıp, ardından büyük çoğunluğu tutuklanan kişi sayısında dikkat çekici bir artış var. Ekim sonunda Dışişleri’nin eski personeli olan 123 kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı. On gün önce “mahrem imamlar” oldukları iddiasıyla 134 kişi hakkında yakalama emri verildi. Son olarak iki gün önce, 333’ü asker 363 kişi hakkında savcılık yakalama emri verdi. Bu askerlerin büyük bölümü muvazzaf subay, bir kısmı ise daha önce ordudan ihraç edilmiş. Bütün bu gözaltına alma ve onu genellikle izleyen tutuklama kararlarında, şüphelilere yönelik somut suç delili nedir daha bilmiyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Terör örgütü suçu iddiasıyla birlikte savunma hakkına otomatik olarak getirilen kısıtlamalar, bir yıldan fazla bir zaman boyunca şüphelilerin hangi somut delillere dayandığını bilmeden tutuklu kalmalarına yol açabiliyor. Tutuklananlar arasında yasadışı işler yapmış olanlar kadar, Gülen cemaatinin gizli faaliyetlerini bilmeden ilişki kurmuş olanlar ve hiçbir biçimde bu cemaatle ilişkisi olmayanlar olması ihtimali son derece yüksek.
Yakalama kararı çıkarılan kişilerin bir kısmının, sayısı giderek artan itirafçıların verdiği isimler olduğu ama esas çoğunluğu telefonunda ByLock programı kayıtlı olduğu iddia edilenlerin oluşturduğu, medyaya yansıtılan bilgi kırıntılarından anlaşılıyor. ByLock kaydının terör örgütü üyeliğine yeterli delil olarak addedildiği bu olağanüstü hukuk düzeninde, bu kaydın kişinin bilgi ve iradesi dışında da gerçekleşebileceği olgusunu savcılar ve tutukluluk kararı veren sulh ceza hâkimlikleri dikkate almıyor.
MİT’in elinde ByLock programı yüklemiş veya bu programa istemi dışında cep telefonu yansıtılmış kişiler listesi var. Bu listede tam kaç kişi olduğu kamuya açıklanmadı. İktidarın yürüttüğü baskı ve sindirme politikasının ihtiyaçlarına göre bu listeden veya başka kaynaklardan devşirilen isimler hakkında, grup halinde ve belli aralıklarla yakalama emirleri çıkarılıyor. Muhalefet partileri, bu bilkuvve şüpheli havuzu içinde eski veya halen AKP milletvekili ve parti yöneticisi olan çok sayıda kişinin isminin yer aldığını iddia ediyor. “FETÖ” suçlaması işte tam bu durumda son derece etkili hale gelip, iktidar blokunun çatlamasını engelleme silahına dönüşüyor.
Son haftalarda yeniden hız verilen, grup halinde “Fethullahçı Terör Örgütü” üyesi yakalama kararlarının arkasında, iktidarın başının bu suçlamayı kendi partisi içinde ve çevresi üzerinde baskı ve sindirme aracı olarak kullanıyor olması da yatıyor. ABD’de Zarrab davasında ortaya saçılan ve belki daha fazlası önümüzdeki günlerde çıkacak olan gayet somut ve bir o kadar vahim rüşvet suçlamalarının AKP içinde çatlak sesler çıkmasına yol açmasını engellemenin en etkili yolu, FETÖ’cülükle suçlanma tehdidinin herkesi kapsayacak biçimde canlı kalması. Bu tehdidin AKP yöneticileri ve milletvekilleri üzerinde Demokles’in kılıcı gibi asılı duruyor olması, Reis’in arkasında partinin hiç fire vermeden, çatlak ses çıkarmadan durmasını sağlıyor. Aynı zamanda yüksek yargı üyelerinin bir kısmı dahil olmak üzere genel olarak yargı, iktidar medyası ve sivil ve askeri bürokrasi üzerinde son derece etkili bir susturma, sindirme ve yönlendirme aracı bu.
…***
Taha Akyol, 2 Aralık tarihli Hürriyet gazetesinde, “Yargı ne yapar?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun iddiaları konusunda son sözü yargının söyleyeceğini yazdığımda iki taraftan eleştiriler geldi.Bir kesim diyordu ki, olay ahlakidir, hukuki değil; yargının yapacağı bir şey yok; yargı bunları aklar...Öbür kesim diyordu ki, bu bir kumpastır, son sözü yargı söyler diyerek ciddi bir olay gibi gösteriyorsun, işi ‘mahkemelik’ yapıyorsun.Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kılıçdaroğlu hakkında tazminattan başka “ceza davaları da açacağız” dedi. Başbakan Yıldırım da “elindeki bilgi ve belgeleri zaman geçirmeden savcılığa iletmesini istedik, tıs çıkmadı” diye konuştu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Dün belgeleri savcılığa verdiler, basına dağıttılar.Vermeseydiler bile Ankara Başsavcılığı zaten belgeleri istemişti; doğrusu da buydu.Evet, işte iki gün önce yazdığım gibi “son sözü yargı söyleyecek”.Savcı neyi araştıracak? Önce belgeler sahte mi, gerçek mi, diye araştıracak.Belgeler gerçek ise, o zaman olağan bir ticari faaliyet mi diye bakacak; para transferinin ticari konusunun ne olduğunu araştıracak.Bu iki açıdan yapılacak yargılamanın sonuçları hem iktidar hem CHP için fevkalade önemli olacak tabii.Tamam da yargıya güvenilebilir mi?Bir hukukçu olarak somut bir dosya için ben güvensizlik beyan edemem.Sadece şunu belirtirim: Yargının AİHM içtihatlarındaki anlamda “etkili soruşturma” yapması gerekecektir.Bu ne demek?
Anayasa Mahkemesi’nin Hırant Dink davasında belirttiği gibi, “yürütülecek ceza soruşturmalarının sorumlularının tespitine imkân verecek şekilde etkili ve yeterli olması” demektir.
Yetersiz soruşturmayla karar verilirse, taraflar “bireysel başvuru” yoluyla AYM ve AİHM’ye gidebilir.
…***
Muharrem Bayraktar, 2 Aralık tarihli Yenimesaj gazetesinde, “Kumpas”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’nin yaşadığı bunca sorunu ve kuşatılmışlığı sadece kumpasla izah etmeye kalkmak inandırıcı mı? Hadi iç kamuoyunu kandırdık diyelim dışarıya karşı inandırıcı olabiliyor muyuz? Amerika bize kumpas kurdu, Avrupa bize kumpas kurdu, Almanya kumpas kurdu, Hollanda kumpas kurdu, Barzani kumpas kurdu, FETÖ kumpas kurdu, PYD kumpas kurdu, küresel güçler kumpas kurdu, para babaları kumpas kurdu... Başımıza gelen her belayı, ‘kumpas diyerek, iftira atılıyor diyerek, çamur at izi kalsın diyerek, operasyon’ diyerek geçiştirmek yerine ortada bir hastalık ve hata varsa bunun teşhis ve tedavi yöntemlerini devreye sokmak “devlet aklının” alması gereken en önemli tedbirdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İşte karşımızda Türkiye’yi derinden etkilemesi, ekonomiye büyük darbe vurması muhtemel Zerrab davası var ama biz somut ve akılcı tedbirler almak yerine ‘kumpasla yatıp kumpasla kalkıyoruz.’ Adamlar “100 milyar dolarlık cezadan bahsediyor” kumpas diye bağırıp duruyoruz. Tamam da, kardeşim bu kumpasa niye izin verdin? Niye görmedin? Niye göz yumdun? Niye tedbir almadın? Devlet makamları “kumpas, kumpas!” diye bağırma yeri değil devlete karşı kurulan kumpasları önleme yeridir. Nasıl oluyor da bazen bir cemaatin, bazen bir devletin, bazen bir kara para aklama mekanizmasının kumpasına anında düşüveriyoruz? Nasıl oluyor da bu kadar köklü ve güçlü bir devlet geleneğine sahip olan Türk devleti herkes tarafından bu kadar rahatça kandırılacak, kumpasa gelecek bir pozisyona düşebiliyor? Burada, bizi kandıran ve kumpas kuran kadar ‘kandırılan ve kumpasa düşürülenin’ suçu yok mu? Burnundan kıl aldırmayan bir dış politika uygulayarak, yapılan bütün uyarıları dinlemeyerek, BOP tuzağına düşüp, Suriye’de perişan olduk. Şimdi kandırıldık diyorsunuz, Soçi’de barış dileniyorsunuz. Yıllarca Gülen cemaati konusunda yapılan hiç bir uyarıyı dinlemeyerek, şimdi devlet imkânlarıyla doğan bir terör örgütü tarafından kandırıldığını haykırıyor devlet erbabı. Avrupa Birliği’nin “vizesiz giriş konusunda, mülteci anlaşması konusunda” bizi kandırdığını” söyleyip verip veriştiriyorsunuz. Ve işte Zerrab davası. Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, hükümet üyeleri koro halinde ‘kumpas’ diye haykırıyor ama yıllardan beri ortada bir uluslararası suçlama olduğu ve Türkiye’nin buna karşı iç hukuku da işleterek tedbirler alması gerektiğini söyleyenlere de zerre kadar kulak verilmedi.