Aralık 03, 2017 10:25 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Erken seçimin ayak sesleri

Birgün:

CHP, belge talep edecek

Aydınlık:

FETÖ’nün TSK yapılanmasına ağır darbe

Yeniçağ:

Kabine revizyonunun eli kulağında!..

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Adnan İslamoğulları, 3 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “'Yerli ve millî' ittifakın içinde olmayanlar 'gayrimillî' mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İyi Parti'nin seçmende hiçbir karşılığı yok, ilk seçimde yok olup gidecekler...Ülke barajının %5'e düşürülmesi gerekiyor...İyi Parti beklenen çıkışı yapamadı, averaj partisi olacak...Ülke barajı tamamen kaldırılmalı...İyi Parti'nin merkezde kaplayabileceği bir alan yok, merkez rezerve...Seçim ittifaklarının önü açılmalı, yasal düzenlemeler yapılmalı...Merâl Akşener bizden oy alamaz, aksine biz büyüyoruz, bize katılımlar artıyor ama meydan vermiyor...Seçimlerde 'millî ve yerli ittifak...'”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Anlaşılıyor ki Türkiye'nin önünde ister erken yerel seçimler, ister erken genel seçimler, ister erken başkanlık seçimleri ya da zamanında yapılacak herhangi bir seçimde Türk siyasetini belirleyici partisi İYİ Parti olacak. Mezarlıktan geçenlerin ıslık çalmasına benzer seslerin çıkmasının sebebi de bu.Siyasette hiçbir netice alamayacağı üzerinde, iktidarıyla, muhalefetimsisiyle ve muhalefetiyle neredeyse hemen herkesin ittifak ettiği İYİ Parti, madem ki  hiçbir netice alamayacak, on beş yıldır baraj kenarlarında piknik yapan partileri neden baraj derdi tuttu?Madem ki İYİ Parti hiçbir netice alamayacak, seçmende hiçbir karşılığı yok, neden deredeki balığa mangal yakılıyor ve daha şimdiden ittifaklar kuruluyor, seçimlerde ittifaklara hukukî zemin oluşturulması gerektiği konuşuluyor?Madem ki İYİ Parti merkezde yer alamayacak, neden aylardır bütün kanallarda koro hâlinde yandaş yorumcular İYİ Parti'nin başarısız olacağını konuşuyor?Madem ki İYİ Parti hiçbir partinin tabanından oy alamayacak, neden 15 Temmuz'dan sonra dut yemiş bülbüle dönen Bülent Arınç bile koroya dahil olarak rol çalıp, sosyal medya hesabından bir partinin AKP ile nasıl ittifak yapabileceği üzerinde çarşaf çarşaf nâzik tavsiyelerde bulunuyor, yol gösteriyor?Bütün bunlar, bütün bu çelişkiler, bütün bu korkular, bütün bu yok saymalar, bütün bu ittifak çabaları, bütün bu baraj korkularının bir tek açıklaması var; İYİ Parti'nin artık siyasetin en önemli argümanlarından ve belirleyicilerden birisi olduğu gerçeği ve merkezin parselasyonunda büyük paftaya sahip olacağı endişesinin iktidar ve muhalefet partilerini sarması...Ülkenin yaşayacağı ilk seçimlerde kurulması muhtemel ittifakın adının 'millî ve yerli' olarak isimlendirilmesinin sebebi de burada yatıyor. Bahse konu 'yerli ve millî' ittifakın propaganda dili de ismiyle birlikte ifşâ edilmiş oluyor aslında.Tıpkı referandumda fiilî olarak sahada olan ittifakın propaganda dilinde olduğu gibi, 'evet' diyenleri darbeci, üst akılcı, terörist olarak kategorize eden siyaset dili, ilk seçimlerde kendilerinin karşısında olanları, 'gayrimillî' ve 'yerli olmayan' veya yine FETÖ'cü, darbeci olarak sınıflandıracak...Yani senaryo yine aynı, "Ya bizdensiniz ya düşmansınız..."Yani senaryo yine aynı: "Ya yerli ve millîsiniz ya gayrimillîsiniz ve yerli değilsiniz..."Yani senaryo yine aynı: "Kırk katır mı kırk satır mı?"Referandumdaki 'Hayır' bloku buna, yani kırk katıra veya kırk satıra mahkûm değil!Türkiye için, Türk demokrasisi için, çok partili siyâsî hayat için, parlamenter sistem için üçüncü bir yol var, olmalı... 

…***

Güngör Mengi, 3 Aralık tarihli Vatan gazetesinde, “ABD’nin Zarrab’la hedefi Türkiye mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Dünkü haberlerde Başbakan Binali Yıldırım’ın “PKK bir daha Türkiye içinde belini doğrultamaz” dediği yer aldı ancak…ABD’nin gönderdiği zırhlı araçlar ve ağır silahlar sınır boyumuzdaki PKK depolarında saklandığı gibi Afrin’de mermiler, havan topları imalatı yapılıyor. Erbil’den bile silah gönderilerek depolara saklanıyor.Türkiye’nin kendisi için yaratılan bu büyük tehlikeye yoğunlaşması gerekirken gündemi maalesef “ABD, Malta veya Man Adası’nın söz konusu olduğu yolsuzluk davalarıyla” dolu..”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Türkiye’de yetkililer ve hukukçular, kara para aklama nedeniyle Reza Zarrab’ın yargılandığı dava için “ABD’nin Türkiye’yi yargılayamayacağını, mahkum edemeyeceğini” açıklıyorlar.

Genellikle bu tepkiler, Zarrab davasının “meşru hükümeti devirmeye çalışmak, Türkiye’yi yıpratmak” için yapıldığı, “dış mihrakların kumpasının hedefinin Türkiye olduğu” yönünde.

Daha önce Türkiye’nin ABD’ye “2 kez onunla ilgili nota verdiği” Reza Zarrab’ın ve yakınlarının mal varlığına İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı kararıyla el kondu.

Nedeni “Türkiye Cumhuriyetinin gizli kalması gereken bilgilerini yabancı devlet lehine ‘siyasal ve askeri casusluk’ maksadıyla temin etme”…Önceleri “hayırsever iş adamı” denilen Zarrab’ın “casusluk maksadıyla elde ettiği bilgileri açıkladığını” anlatan bu gerekçe bir anlamda “Zarrab’ın ifadelerinin doğru olduğunu kabul etme” anlamına geliyor.

Reza Zarrab, Halkbank’ın “müdürü ile muavinin ve 3 bakanın ‘kendilerinin istediği’ ve aldığı rüşvetler karşılığında ona ne çıkarlar sağladığını” detaylarıyla anlatıyor ve mahkeme mal varlığına el koyuyor.Banka müdürü, bakanlar ve bu işlere ortak olan çocuklarının aldığı rüşvetlere 17 Aralık sonrasında Türkiye’de el konmuş, sonra paralar hepsine “faiziyle iade” edilmişti.

Bakanlar, Banka müdürü ve yardımcısının aldığı on milyonlarca avroluk rüşvetler, bunun karşılığında Zarrab’ın “Halkbank’tan 2.5 milyar Euro çekmesi”, Bakan Muammer Güler’in “Çin’deki bankalara Zarrab adına referans yazması” için oğluna 100 bin dolar rüşvet verilmesi küçümsenebilecek olaylar değil.

…***

Abbas Güçlü, 3 Aralık tarihli Milliyet gazetesinde, “Eğitime sayısal verilerle bakmak en büyük yanlıştır”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Eğitime ekonomiye bakar gibi bakmak, hataların en büyüğü olur. Ama maalesef, son yapılan açıklamaların neredeyse tamamı bu yönde.Üretim ve ihracat patladı, turist sayısı başına düşen harcama ikiye katlandı, otomotiv üretiminde rekora gidiyoruz şeklindeki açıklamaların benzerlerini eğitimde de görüyoruz.Okul ve derslik sayısı şu kadar arttı, öğrenci ve öğretmen sayısı şu kadar yükseldi, bütçe şuradan şuraya geldi, öğrenci bursları üçe beşe katlandı türünden açıklamalar, eğitime yönelik söylemlerin ana çatısını oluşturuyor.Sayısal gelişmeler yok mu elbette var. Hem de fazlasıyla.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Zorunlu eğitim süresinden, ayrılan bütçeye, öğrenci ve öğretmen sayısından maaşlara kadar hemen her şey dünle kıyaslanmayacak oranlarda yükseldi.

Ama sanki çok daha önemli olan, sayısal artış değil, eğitimin kalitesi, öğrenci, öğretmen, veli memnuniyeti, uluslararası derecelendirme kurumlarındaki, örneğin PISA’daki yerimiz, maaşların yeterliliği, öğretmenlerin saygınlığı, eğitim ve öğretimin yarattığı katma değer ve en önemlisi de ülkeye, millete, mesleğe, çevreye, tarihe, kültüre, milli ve manevi değerlere yönelik aidiyet!

Kim, nasıl yapacak?

Neler mi, yapılabilir? İşte örnekler:

Eğitimi, acilen, sınav odaklı olmaktan çıkarmamız gerekiyor! Hem de hiç zaman kaybetmeden. İnsan gücü planlaması yapılarak, eğitim ve bilimin yol haritası ona göre çizilmelidir.Her ile ve neredeyse her ilçeye açılan üniversite, fakülte ya da yüksekokullar bulundukları bölgeye ekonomik canlılık getiren, altın yumurtlayan tavuklar olarak değil de o bölgeye katma değer yaratacak üretim faaliyetlerinin en önemli halkası olarak görülmelidir.Tanımlanmış ve eğitimi yapılan meslek çeşitliliği dünya standartlarına yükseltilmelidir.Dershanelere, kurslara, servislere, yardımcı ders kitaplarına, özel derslere harcanan milyarlar eğitim sisteminin iyileştirilmesine yönlendirilmelidir.Müfredat programı ve ders kitapları çağın, ülkenin, veli ve öğrencilerin beklentileri doğrultusunda sil baştan ele alınmalıdır.

MEB, YÖK, ÖSYM, TÜBİTAK, TÜBA gibi eğitime ve bilime yön veren kurumlar yeniden yapılandırılmalıdır.Okul yapımı, onarımı ve cari harcamalar, yerel yönetimlere bırakılmalı, tüm tarafların katılımıyla, yeniden oluşturulacak ve anayasal zemine oturtulacak yeni eğitim ve bilim politikamız, yine merkezden yani Ankara’dan yönetilmelidir.Milli Eğitim bakanları, Milli Eğitim ve Milli Bilim politikasının özgürce uygulanabilmesi için üçte iki çoğunlukla TBMM tarafından seçilmeli ve bu konulara bakan olduktan sonra değil de, bakan olmadan önce de kafa yoranlar arasından seçilmelidir!.. Özetin özeti: Eğitim ve bilime dayalı üretim olmadan, demokrasiden hukuk devletine, ekonomiden sanata, insan haklarından spora, hiçbir konuda çağı yakalamamız mümkün değil. Bu yüzden taşın altına herkes elini koymak zorunda!..