Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: AKP’li başkanların dosyaları rafa kalktı
Aydınlık:
Irak’ta IŞİD bitti, ama Amerika’nın gitmeye niyeti yok
Yeniçağ:
CHP’li belediyelere operasyon genişliyor
Evrensel:
Kılıçdaroğlu: Yolsuzluğun, rüşvetin millisi olmaz
Şimdi ie hafta içi köşe yazıları:
…***
Ege Cansen 10 Aralık tarihli Sözcü gazetesinde, “ Bu ne esnek istihdam, bu ne taşeron yasağı” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Geçen gün televizyonda ekonomiden sorumlu ama yetkisiz Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek'i izledim. Keyifsiz bir ruh haleti içinde olduğu her halinden belliydi. Sıkıntısı vardı. Moralsizdi. Nasıl olmasın ki. Daha üç gün önce Cumhurbaşkanı, bakanlara “iş adamlarının yurt dışına servet transferlerine izin vermemeleri” talimatı vermişti. Bu, Mehmet Şimşek'in dünyaya vermeye hazırlandığı mesajın tam tersiydi. Acaba “her şeyi bırakıp bu diyarlardan gideyim” diye düşünmüş müdür? Neyse. Konuşmasının amacı, asabı bozulan piyasaları sakinleştirmekti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Özellikle sıcak para akışının aksamasına engel olmak istiyordu. Şimşek, milli gelirinin yarısından fazla “net dış yükümlülüğü” bulunan Türkiye'nin dış borçlarının önemsiz (?) olduğunu ispatlamak için alakasız bir sürü sayı ve oran verdi. Sonunda ağzından baklayı çıkardı. KOBİ'lerin dövizle borçlanması yasaklanacaktı. Sırası geldikçe tekrarlıyorum. Türkiye'de halen “Türk Parasının Kıymetini Koruma” geleneği devam ediyor. Özal'dan (1980) önce TL'nin değeri yasalarla yani yasaklarla korunurdu. Özal tarafından “ne kadar enflasyon-o kadar devalüasyon” kuralı uygulandı. İkisi birbirini azdırdı. Enflasyon da devalüasyon da zıvanadan çıktı. 1999'da IMF'nin emriyle kur çıpasına geçildi. Ülke 2001'de feci bir krize girdi. Krizden sonra “TL'nin kıymetini koruma” politikasına geri dönüldü. Dış şartlar el verdiği için sıcak para çeken “yüksek faiz” sayesinde TL değerlendi ve enflasyon düştü. Ama bu sefer cari açık patladı ve “finansal istikrar” bozuldu. Devalüasyon kaçınılmaz hale geldi ve enflasyon tekrar yükseldi. Ancak Cumhurbaşkanı istemediği için “yüksek faiz” politikasına (henüz) geri dönülemedi. Bu sebeple 2016'da “devalüasyon-enflasyon sarmalı” tekrar başladı. Mehmet Şimşek, “merak etmeyin, her şey kontrolümüz altında” tiradını bitirdikten sonra sıra, ekonomimizin içine girdiği “enflasyon-devalüasyon” sarmalından nasıl çıkılacağını söylemeye gelmişti. Çare, yapısal reformlar yapmaktır dedi. Eğitimi, hukuku, yatırım ortamını iyileştirmeyi zikrettikten sonra “esnek istihdam” düzenine geçilecek dedi. Kısa süreli çalışmanın yasallaştığını müjdeledi. “Kolay işe al-kolay işten çıkar” sayesinde istihdamın artacağını ileri sürdü. Ama Şimşek yine ters köşeye yatmış oldu. Çünkü bir gün önce, esnek istihdamın ve yönetim etkinliğini artırmanın en işe yarar kurumu olan “taşeronluk” ve “geçici işte-geçici işçi çalıştırma” serbestliği bizzat Cumhurbaşkanı tarafından kamuda yasaklanmıştı. Sıra, bunun özel sektörde de yasaklanmasına geldi mi diye düşündüm. Herhalde ne “sol” CHP, ne de “sağ-sol” MHP; “sağ” AKP'nin bu kararına karşı çıkacak kadar siyaset acemisi değildir. HDP'nin ise böyle ıvır zıvır işlere ayıracak vakti zaten yok.
…***
Esfender Korkmaz, 10 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Enflasyonun illüzyon etkisi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“1978 yılında bankaya 100 lira mevduat yatıranın yıl sonunda satın alma gücü olarak elinde 73.06 lira kaldı. 1979 yılında ise elinde 68.37 lira kaldı. Çünkü dış Ticaret ve Hazine Müsteşarlığının o yıllar için ilan ettiği enflasyon oranı mevduat faizlerinin çok üstünde idi. Tasarruf sahibi alışmadığı yüksek enflasyon nedeniyle reel faiz hesabı yapamadı. Yüzde 20 nominal faizi yüksek zannettiler. Gerçekte ise enflasyon satın alma gücünü, başka bir ifade ile parasının reel değerini düşürdü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Son beş yılda bankalar ve devlet, enflasyon yoluyla tasarruf sahibini soydular. Bankalar da Merkez Bankası'nı soydular.1970'li yıllarda yüksek eksi faizin bir faydası oldu. İmalat sanayiinde yatırımlar arttı. Bir anlamda yatırım yapanlar, tasarruf edenlerden enfasyon-faiz farkından dolayı gizli olarak kaynak kullandılar. Bu durum gelir dağılımını bozdu.
Özetle Faiz oranları enflasyon kadar veya daha düşükse eksi reel faiz var demektir. Türkiye’de enflasyon yüksek olduğu için, faizleri tartışırken, nominal faizi değil, reel faizi tartışmak gerekir. Hatta reel faiz üstüne bir de bizim gibi ülkelerde risk primi farkı koymak gerekir. Buna rağmen Türkiye'de enflasyonu görmeden faizi tartışanlar veya faiz düşsün diyenler bunu bilinçli yapıyor. Çünkü, Reel faiz eksi olursa, para el yakar. Kimse TL tutmak istemez. Ya dövize ve gayrimenkule yatırır. Ya da harcar. Ekonomi canlanır. Ancak büyümenin faydası bir kesime maliyeti ise elinde TL tutanalara yansır. Eksi faiz alanlardan borç verdikleri devlete, parasını yatırdığı bankaya gelir transferi olur. Gelir dağılımı bozulur.Eksi reel faiz yatırımların finansmanını ucuzlattığı için, yatırımları teşvik eder. Ne var ki Türkiyede, ekonomik ve siyasi şartlarda belirsizlik yatırım yapılmasına engeldir.Dünyada dolar bir süre öncesine kadar değer kazandı. Şimdi Euro dolar karşısında değer kazanıyor. Ancak bizde Her ikisi de TL karşısında aşırı değer kazandı. Merkez Bankası kasım ayı TÜFE bazlı reel kur endeksi 84.73 'tir. Yani bir dolar ve bir Eurodan oluşan döviz sepeti kasım ayında TL karşısında yüzde 15.27 oranında daha değerli idi.
…***
Mehmet Biten, 10 Aralık tarihli Milli gazetesinde, “Kudüs için müteyakkız olma vakti”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kaç zamandır kafamı meşgul eden konuların başında “nasıl bir yaşam alanı?” sorusu etrafında; şehir, şehir ve kimlik, yerel yönetimler vb. konular var. Ancak bugün içimizdeki yarayı kanatan bir şehir var, Kudüs. Kudüs, denince her şey duruyor. Bu bir melankoli hali değil, bir diri olma hali. Hani slogan olarak pek klişe kalsa da hakikat olarak her şeyin üzerinde olan ‘Kudüs Müslümanların onurudur’ sözü bir tokat gibi yüzümüzde yine yankılandı. Aslında hep var olan bir yarayı görmeme halinin ürünü bu son sarsıntı; bizim Kudüs’ün gerçeğinden ne kadar uzak düştüğümüzle ilgilidir. Hatta bir adım daha atarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, bugün Kudüs, ümmet için Uhud’daki okçular tepesi gibidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu teşbih, müteyakkızlık yönü iledir. Yani bugün Kudüs, her Müslüman’ın gönlünü, gözünü açık tutmak mecburiyetinde olduğu bir mihenk noktasıdır. Bu bakımdan Kudüs’ü sadece bir toprak, sadece bir sahiplik bağlamında düşünmek daha büyük boşluğa düşmekle eş değerdir.
Yaşadığımız bu zamanın en büyük yarası, dramı hatta utancı Filistin’de yaşanıyor. Bu utanç, Filistinlilere yaşatılan zulme göz yuman başta Müslümanlar olmak üzere bütün insanlığa aittir. Bazen üzülerek bir takım ifadeler ile karşılaşıyoruz. Neymiş “Mitingle, telin ile olmazmış”, peki ne düşünülüyor. Hiçbir şey. Burada şunu bir izaha kavuşturmakta fayda var, elbette daha etkili olmak istiyorsan önce tercihlerini bir gözden geçirmelisin, ne yaptın ya da ne yapmadın. Hangi tercihin bu yaşananlarda ne kadar etkisi var? Ondan sonrada iyinin, güzelin, adil olanın hâkim olması için ne gayret gösterdin? Şimdi müteyakkız olma vakitlerinde bari ayak sürüme, direnç kırma. Bir de elbette bu yaşanılanlarda etken bir neden de inancın zayıflamasıdır. Bütün yönünü dünyaya çevirmiş bir insanın elbette korkuları gözünü, gönlünü kararttığı gibi elini ayağını da bağlar. Unuttuğumuz şey güçlünün değil, Allah’ın dediği olur. Allah’ın rahmetinin erişemeyeceği bir yer mi biliyorlar. Rahmetin nasıl tecelli edeceğini bilemezsin yeter ki sen niyetini doğrultup, adımını at.
Zihinlerdeki işgal diğer bütün işgallerden daha kötüdür. Maalesef zihinler işgal altında olduğu için maddi ölçekler kriter olarak insanların yüreğine korku salıyor. Daha güzel bir dünya elbette mümkün anacak bedelini ödeyebilene.