Aralık 13, 2017 11:00 Europe/Istanbul

Aydınlık: Erken seçim kokusu

Birgün:

Hızını alamayan başsavcılık hukuk skandalına imza attı

Cumhuriyet:

CHP'li Özel: FETÖ'den ihraç edilen ilk kişi Süleyman Soylu'dur

Evrensel:

İsrail’e yaptırım olmazsa söylenen tüm sözler yalandır

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Arslan Bulut, 12 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Nazlı Ilıcak: "FETÖ'yü ben mi kadrolaştırdım?"”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yargının nasıl işlediğine dair iki haber, dolayısıyla iki örnek var.İstanbul'da 15 Temmuz darbe girişimini önceden bildikleri iddiasıyla Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Yakup Şimşek, Şükrü Tuğrul Özşengül ve Fevzi Yazıcı'nın ''anayasayı ihlal'' suçundan ayrı ayrı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılması istendi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Esas hakkındaki mütalaaya karşı savunmasını yapan tutuklu sanıklardan Nazlı Ilıcak, "Ben darbe olacağını bilmiyordum. 'Hayır' diyorum; ben FETÖ'nün amacının devleti ele geçirmek olduğunu bilmiyordum. Bülent Arınç bile Abdullah Gül bile idrak edememiş. FETÖ zaten amacını biliyor, ben üyesi değilim, bilmiyorum." dedi.Ilıcak, "Devletin FETÖ tarafından ele geçirilmesinde benim nasıl katkım olabilir? Atama ve terfi yetkim mi var? Bana değil, bunlara izin veren devlet yetkililerine sorulmalı. Benim tweetlerimin FETÖ'nün devlete sızmasıyla ya da darbeyle ne ilgisi var? Ben hükümet devrilsin dememişim ki..." diye konuştu. FETÖ darbesini önceden kimlerin bildiği soruşturulacak olursa, yargılanan gazetecilere sıra gelmez! Bilmediklerini söylüyorlar ama önceden bilmek diye bir suç da yoktur!Darbe girişiminde bulunanları, harp okullarına alan, diğer öğrencileri bunlara kovduran, Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi kumpaslarla, devletine bağlı askerleri tasfiye ettirerek yerlerine FETÖ'cüleri getirenlere, önüne, arkasına, sağına soluna FETÖ'cü yerleştirenlere kimse hesap sormuyor ama adı geçen gazeteciler, böyle bir suçlama ile yargılanabiliyor. Ergenekon, Balyoz ve Askeri Casusluk gibi kumpasların basın ayağı olmakla suçlansalardı, kendileri de itiraz edemezdi. Böyle bir dava açılmıyor çünkü, "davanın savcısıyım" diyenden ve FETÖ'yü başından beri destekleyen bakanlarından başlamak gerekiyor. Bu yapılamayınca, AKP-cemaat koalisyonu çatladığı zaman cemaati tercih eden gazeteciler, günah keçisi ilân edildi! Oysa asıl suçu, CIA'nın desteklediği, organize ettiği FETÖ'ye her istediğini verenler işledi. Cemaati tercih eden gazeteciler de masum değil ama yattıkları süreler, işledikleri gerçek suçtan alacakları cezayı karşılardı!

...***

Bülent Falakaoğlu, 12 Aralık tarihli Evrensel gazetesinde, “Rekor büyüme nasıl ve ne pahasına oldu, sürer mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye ekonomisi, bu yılın üçüncü çeyreğinde büyümede dünya rekoru kırdı. Temmuz-ağustos-eylül aylarını kapsayan üçüncü çeyrekteki büyüme oranı yüzde 11,1 oldu.“Haklılığımız ortaya çıktı“ Büyüme rakamları benzeri sözler ve başlıklarla kamuoyuna aktarıldı.Oysa ortada bir sürpriz yok!Yılın üçüncü çeyreğinde ekonominin yüzde 10’un üzerinde büyümesi bekleniyordu. Bu çeyrekteki büyüme sayesinde de... 2017’nin yüzde 6-7 arasında bir büyüme ile tamamlanacağı öngörülüyordu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Beklenen oldu.Şimdi asıl sorulması gerekenler şunlar: Rekor büyüme nasıl oldu, ne pahasına gerçekleşti ve sürmesi mümkün mü? Nasıl oldu, sorusunun cevabıyla başlayalım.Filmi sene başına saralım.Türkiye ekonomisinin büyüme temposu iyice düşmüştü. Yüzde 3’ün bile altına gerilemişti.Gülen Cemaati ile ilişkisi olan veya olduğu iddia edilen şirketlere el konulması piyasayı etkiliyordu.Şirketler, esnaf birbirlerine borçlarını ödemez olmuştu. Ödenmeyen çek ve senet sayısında patlama yaşanmıştı!Yoksullaşan vatandaş tüketimi iyice kısmıştı. İşte bu noktada hükümet devreye girdi. Hazine kefil oldu ve şirketlere, Kamu Garanti Fonu’ndan 200 milyar lirayı aşkın kredi kullandırıldı. Şirketlere istihdam desteği verildi ve sosyal güvenlik ödemeleri ötelendi.Bu desteklerin yanı sıra...Tüketim artsın diye devlet KDV ve ÖTV gibi bazı dolaylı vergilerde geçici indirimlere gitti. İşletme başına 2 milyar TL’ye kadar yükseltilen bu krediler kira, maaş ve borç ödemelerini hızlandırdı. Birçok şirkette batma korkusu azaldı. Karşılıksız çıkan çek oranı son 10 yılın en düşük düzeyine geriledi. Şirketler kredilerin bir kısmını yatırıma yönlendirdiler, üretimi artırdılar. Dayanıklı tüketim mallarındaki indirimi fırsata çevirdi, gelirleri artmasa da harcamaları artıran vatandaşlar tüketimi patlattı. Üretim ve tüketim artınca ekonomi canlandı.Rekor ise baz etkisiyle geldi.

Devlet teşvik verdikçe kasası boşalıyor, bütçe açığı artıyor. Açığı kapatmak üzere vatandaşa yüksek vergi salmanın hazırlıkları yapılıyor.Üretimin ithalata bağlı olması nedeniyle, üretim artışı ithalatı artırıyor. Borçlanma ve ithalat artışı dışarıdan gelecek sermayeye ihtiyacı çoğaltıyor. Bunun sonucu olarak da cari açık büyüyor.

Evet çok iyi gelen üçüncü çeyrek büyümesi, yabancı sermayenin yanına eklenen devlet garantili krediler ve bütçe açığı ile gerçekleşti. Faturası, borç, faiz, enflasyon, bütçe ve cari açık oldu.

Reel sektör açısından önümüzde zor bir süreç var. 421 milyar dolara yükselen dış borç stoku ve yıllık 40 milyar doların üzerindeki cari açık ekonominin önündeki mayınlar olarak duruyor.

Uyuşturucuya alışmış gibi, sıcak paraya bağımlı bir ekonomi oluşturuldu.Şirketler batmasın ve buna bağlı ekonomi krize girmesin diye Hazine garantili krediler şirket kârlarını patlattı.

Şirket kârlarının 9 aylık artışı yüzde 55’i buluyor. Borsada işlem gören şirketlerin 9 aylık kâr toplamı, geçen yılki 12,3 milyardan 19 milyar liraya çıktı.

Buna karşılık işgücü ödemelerinin milli gelirden aldığı pay yüzde 32,7 oldu. Geçen yıl aynı çeyrekte işgücünün aldığı pay yüzde 35,6’ydı. 

Büyüme rekorları gelirken, kârlar tüm zamanların tavanını yapıp enflasyonu 5’e katlarken emeğin gelirden payı azaldı.

…***

Latif Salihoğlu, 12 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Diplomaside ‘Eyy! Ey!’lerin hükmü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir “yönetim san’atı” olan siyaset, bilhassa günümüzde profesyonelce icra edilmesi lâzım gelir. Zira, amatörce siyaset yapacak bir zamanda yaşamıyoruz.Demek ki, siyaset gibi diplomasi de amatörce icra edilecek bir sanat değil. Her ikisinin de, gayet profesyonelce bir bilgi, birikim ve davranışlar bütünlüğü içinde yürütülmesi gerekiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Buna göre, özellikle diplomaside hamasetin yeri olmadığı gibi, hükmü de yoktur. Hiçbir devletin diplomat veya yönetim kadrosu, senin hamasetli çıkışlarının etkisiyle fikir ve fiiliyatını değiştirmez. Hatta, şayet kısmî değiştirmeler söz konusu olursa, onun da müsbetten çok menfice olması ve zarar vermesi ihtimali daha yüksektir.

Kısaca, hamasetli çıkışların ve konuşmaların diplomasi sahasında ve devletler arası münasebetlerde bize hiçbir faydası yoktur, olması da mümkün görünmüyor. Tıpkı, “Eyy Putin! Eyy Trump! Eyy Merkel!. Eyy Esed!” deyip durmanın, şimdiye kadar hiçbir hükmü ve kıymet-i harbiyesi görülmediği gibi...

Ama, buna rağmen açılışlarda, parti kongrelerinde, şurada-burada “haricî konular”la ilgili konuşmalarda “ikna ve itidâl” yerine yine de tutup hamaset yapılıyorsa, bu davranışın iç politikaya yönelik olduğuna ve tribünlere oynamak hırsıyla yapıldığına kanaat getirebiliriz.

Ki, bu da bir nevi “siyasî hipnotize” ameliyesi olup kitleleri uyutma ve sonunda onları “sürü psikozu” içine sokarak, istediği yönde hareket ettirmekten başka bir işe yaramıyor.

Velhasıl, iç politikada muvakkaten de olsa işe yarayan bu yöntem, sonunda bizi yalnızlığa ve dünya üzerinde “ciddî, samimî, güvenilir müttefik”i olmayan bir ülke konumuna doğru sürükledi;