Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: KHK’de iç savaş maddesi: ‘Darbe ve terör’ iddiasıyla ‘sivillere’ cezasızlık vaadi
Aydınlık:
Avusturya: Türkiye’nin AB’de yeri yok
Yeniçağ:
Akşener'den KHK tepkisi
Yeni Mesaj:
ABD Suriye'de özerklik peşinde
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Yusuf Karataş 25 Aralık tarihli Evrensel gazetesinde, “‘Tek tip’: OHAL rejiminin korkuluğu!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, 10 Aralık’ta “yakında önemli bir KHK yayımlanacak” demiş, iki haftadır herkes acaba bu sefer ‘torba’dan ne çıkacak diye beklemeye başlamıştı. Dün iki yeni KHK yayımlandı.Çıkarılan 696 sayılı ‘torba’ KHK, taşeron işçilerin sürekli işçi kadrosuna alınmasını öngörüyor.Peki, iktidarın uzunca bir süredir büyük bir ‘müjde’ olarak sunduğu taşeron işçinin kadroya alınmasının KHK ile ne ilgisi var?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İlgisi şu: İktidar taşeron işçilerin geriye dönük haklarını almalarını engellemek için bu düzenlemeyi KHK torbasına koydu. Böylece işçilerin geriye dönük hakları için yargıya başvurma yolları kapatıldı. Yani bu ülkede gerek kamuda ve gerekse özel sektörde taşeron uygulaması AKP-Erdoğan iktidarı döneminde yaygınlık kazanarak taşeron işçi sayısı 2 milyonu aştı. Ancak iktidar bu işçilerin sadece kamuda çalışanlarının bir kısmı için kadronun önünü açıyor. Üstelik bir ‘lütuf’ olarak sunulan bu hakla işçilerin geriye dönük kazanımlarını kullanmaları da engelleniyor.
OHAL’i işçilerin grev hakkını kullanmalarını engellemek için kullandıklarını bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan söylemişti. Yani iktidarın ağzından çıkan her sözü kanun haline getiren KHK’lar, OHAL rejiminin korkuluğu olarak kullanılıyor. Bir yandan devam eden kamudan ihraçlar ve gazete, sendika, dernek vb. kapatmalarıyla toplumun üzerine korku salınmaya, öte yandan da her türlü hak alma eylemi için bütün yollar kapatılmaya çalışılıyor.
Ancak daha önce Adalet Bakanlığı da yapan Başbakan Yardımcısı Bozdağ’ın iki hafta önce “ yakında önemli bir KHK yayımlanacak” demesinin nedeni taşeron işçilerle ilgili düzenleme değil. 696 Sayılı KHK torbasında “anayasal düzene karşı suçlardan”, yani siyasi nedenlerden tutuklu ve hükümlülerin mahkemelere ‘tek tip kıyafet’ ile çıkarılmaları zorunluluğu getirildi. Buna göre ‘darbe sanıkları’ badem kurusu ve diğer tutuklu ve hükümlüler gri kıyafetle mahkemelere çıkartılacak.
Bu uygulamanın gerekçesi biliniyor. Temmuz ayında FETÖ’den tutuklu bir kişinin mahkemeye çıkarken üzerinde ‘hero’ (kahraman) yazılı bir tişört giymiş olması. Basit bir hukuk ilkesidir; eğer ortada bir ‘suç’ varsa, bu suç onu işleyeni bağlar. Ancak iktidar çıkarılan KHK ile bu olayı sayıları on binleri bulan bütün siyasi tutuklu ve hükümlüleri cezalandırılmanın dayanağı olarak kullanıyor.
Bu ülkede ‘tek tip kıyafet’ uygulaması, bu iktidarın en çok karşı olduğunu söylediği 12 Eylül darbesinden sonra uygulanmaya çalışıldı. Yüzbinlerce insanın işkencelerden geçirildiği darbe koşullarında bile bu uygulamaya karşı hapishanelerde direnişler, açlık grevleri yapıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘2010 Anayasa Referandumu’ sürecinde bu uygulamaların ne kadar insanlık dışı ve onur kırıcı olduğunu meclis kürsülerinden uzun uzun anlattı.
İşte dün 12 Eylül darbe döneminin insanlık onuruna karşı en önemli saldırılarından biri olan ‘tek tip kıyafet’ uygulaması 696 sayılı KHK ile yürürlüğe girdi.
...***
Arslan Bulut 25 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Halkı sindirme kararnamesi!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Olağanüstü Hal kapsamında çıkartılan 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname, medyada daha çok tutuklu ve mahkûmlara tek tip kıyafet giydirilmesi yönüyle görüldü. Bir de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Yargıtay ve Danıştay'a militan hâkim tayin ederseniz öncelikle onun karşısına biz çıkacağız. Buna izin vermeyiz." dedi. KHK ile Ceza Muhakemeleri Kanunu'na da müdahale edilmiş oluyor. Yapılan değişiklikleri burada tek tek ele almak mümkün değil. Bu sebeple "darbecilerle mücadele eden sivillere ilişkin düzenleme"ye bakalım:”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz."Maddede "Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın" diye de bir ifade var! Bu maddenin, sadece 15 Temmuz'da, köprüde, asker kafası kesen sivillerin yargılanmasını engelleme amacıyla çıkarılmadığı belli!Peki, bu kararname, kafa kesenleri kurtarır mı?Hiçbir kararname bir suçu ortadan kaldıramaz! Kaldı ki, kafası kesilen askerin, halka ateş açtığına dair bir delil de yoktur.Bu madde, ceza hukukunun genel ilkelerine aykırıdır. Kimseye, işlediği bir suçtan dolayı yargılanmama garantisi verilemez!Madde, sadece 15 Temmuz'u kapsamıyor; "olağanüstü hal süresince" terör eylemlerinin bastırılmasında görev yapan herkesi koruma altına alıyor!Böylece, sivil silahlı grupların, iktidara karşı her türlü eylemi, terör gerekçesiyle bastırması serbest hale getiriliyor.Böyle kanun veya kararname olmaz! Geçersizdir! Orman kanunları, kararname adı altında meşrulaştırılamaz. Kararnameyle birlikte, artık istinaf mahkemeleri, hükümde gerekçe yazılmadığı ve savunma hakkının sınırlandırıldığı gibi sebeplerle alt mahkemelerin kararlarını bozamayacak! Bu maddelerle davaların uzaması önlenecekmiş! Mahkemelere, savunma hakkının sınırlandırılarak karar vermek gibi bir yetki tanınmış oluyor! Yani ceza mahkemeleri, mahkeme olmaktan çıkarılıyor!Silahlı gruplara yargılanmama garantisi verilen ve savuma hakkını sınırlayan bir ülkede serbest seçim yapılamaz!Hak, hukuk, kanun tanımazlık, belediyelere de sıçradı.
...***
Güray Öz, 25 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Basın Özgür Değilse”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Basın özgürlüğü önündeki engeller, kanlı darbe girişimi sonrası zirveye çıktı. Soruşturulan, yargılanan, tutuklanan gazeteci sayısında dünya sıralamasında birinciyiz. Tersi olsaydı, basın özgürlüğü önündeki engeller kaldırılsaydı, darbecilerle mücadele çok daha etkin, daha verimli olurdu. Çünkü gizli saklı hiçbir şey kalmazdı. Şimdi ise, “acaba basına yönelen saldırıların bir gerekçesi de, gizli saklı ne varsa ortaya çıkmasının istenmemesi olabilir mi?” kuşkusu ağırlık kazanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Basına baskı ve saldırılardan mutlu olanlar arasında herhalde darbeciler ön sıralardadır. Ortaya çıkan bulgu ve bilgilerden, iddialardan ortaklığın nerede bittiği, bitip bitmediği tam anlaşılmıyor. Bu sis perdesi altında darbecilerin nereye kadar uzandıklarını bilmek de kuşkusuz zor. Ama önünde sonunda gerçekler ortaya çıkacaktır. Yığınsal tutuklamalara gidilmesi, binlerce kişinin işinden gücünden edilmesi, fırsat bu fırsat anlayışıyla medyada, üniversitelerde tasfiyelerin sürmesi, en yetkin öğretim üyelerinin öğrencilerinden uzaklaştırılmaları, belki şimdi “kendi kadrolarımızı yerleştiriyoruz” akılsızlığı ile başarı gibi görünüyor olabilir ama sonuç, üniversitelerde öğrenimin niteliksel düşüşüne yol açacaktır. Zaten bir yapboz tahtasına çevrilen eğitimde ağır sonuçların hemen alınacağı belli oluyor. Medya üzerindeki baskılar yalnızca tutuklamalarla sınırlı kalmıyor, merkez medya aynı zamanda kendini geçerli düzene uydurmak için “düzenlemeler”e gidiyor, tasfiyeler yetkin, deneyimli gazetecilere kadar uzanıyor, üstelik arkasının geleceği de anlaşılıyor.
Basına yönelen baskı ve saldırılar geçtiğimiz cumartesi günü İstanbul Kadıköy’de düzenlenen bir yürüyüşle de protesto edildi. “Dışardaki Gazeteciler”in örgütlediği ve sosyal medyada yaygın ve etkin bir kampanya ile de güç kazanan yürüyüşte, burada değindiğimiz sorunlara geniş bir şekilde yer verildi.