Türkiye'den köşe yazarları
Yeniasya: Keyfîliğin faturasını masumlar ödüyor
Yeniçağ:
Deprem yasası Meclise gelmeyi bekliyor
Deprem yasası Meclise gelmeyi bekliyor
Sözcü:
Abdullah Gül’den Erdoğan’a yanıt geldi
Yeni mesaj:
Erdoğan Gül’e yüklendi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
İhsan Çaralan, 31 Aralık tarihli Evrensel gazetesinde, “2019'un asgari ücret mücadelesini bugünden tartışmak!”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.
““Asgari ücreti tespit” oyunu, bu yıl da sonuna kadar sürdü.Patron tarafının, “Asgari ücret 1404 TL olarak kalsın”, Türk-iş’in, TÜİK’in “asgari geçim standardı” olarak, “1893 TL olsun” dediği, Hükümetin de iki tarafı uzlaştırma rolünü üslendiği oyun, geçtiğimiz cuma günü sonuçlandı.Ve 2018 yılı için asgari ücret net 1603 TL olarak belirlendi!Asgari ücretliye günlük 6 lira 6 kuruş zam anlamına gelen bu artış, 4 kişilik bir aile bir yana, TÜİK tarafından açıklanan bir işçinin aylık asgari harcamaları olan 1893 liranın bile altında kaldı.”diyen yazar, yazısının ndevamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Elbette burada belirtmek gerekir ki; asgari ücretin dört kişilik bir işçi ailesinin değil sadece “Çalışan kişinin asgari ücreti” olarak belirlenmesi bir çelişkidir. Hele de Cumhurbaşkanından başlayarak AKP önde gelenlerinin işçiyle “üç çocuk, yetmez, dört, o da yetmez beş...çocuk!” diye slogan haykırdıkları bir dönemde! Türkiye’de iş asgari ücretin belirlenmesine gelince asgari ücret, bir kişinin “asgari geçim masrafı” olarak tarif edilmektedir. Ki, her yıl olduğu gibi bu yıl da asgari ücret, TÜİK’in bir işçi için hesapladığı “asgari geçim standardı”nın altında kalmıştır.
Evet, asgari ücret ülkemizde, “Asgari Ücret Komisyonu”nda sahnelenen bir “oyun” olarak cereyan etmektedir. Komisyonun, yıllardır oynadığı bu oyunun sonucunda asgari ücret, daha önce izleyen herkesin tahmin ettiği gibi, bu yıl da patronların ve Hükümet ittifakı ile belirledi. Arkasına işçilerin gücünü almayan Türk-İş’in Asgari Ücret Komisyonuna verdiği üyeler ise bu oyuna “meşruiyet” sağlamanın ötesinde bir etkiye sahip olmadılar.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu; resmiyette patronlar, hükümet ve Türk-İş’in belirlediği 5’er üyeden oluşuyor ve “çoğunluk”la karar veriyor. Geçmiş yıllarda olduğu gibi, bu yıl da hükümet ve patronları temsil eden 10 üye “Asgari ücret 1603 lira olsun” dedi ve asgari ücret, komisyona Türk-İş’in verdiği 5 üyenin muhalefetine karşın belirlendi.
Böylece 2017’deki asgari ücret 199 TL artırılmış oldu!
Ancak burada şunu belirtelim ki; bu 1603 TL’nin 100 TL’lik bölümü Hükümet tarafından ödenmektedir ki; bu da aslında işçiden alınan vergilerden işçiye 100 TL verilmesi demektir. Yani patronlar için asgari ücret, 1503 TL’dir!
Eğer asgari ücret; böyle bir komisyon tarafından belirlendiği ve işçilerin, pratikte de sendikaların asgari ücret karşısındaki aymazlıkları devam ettiği sürece, önümüzdeki yıllarda da patronların ve hükümetin istediği düzeyde belirlenmeye devam edecektir.
Gazetemizde defalarca belirtildiği gibi; işçiler, somut güçleriyle, yeri geldiğinde de “Greve de gitmeye” kadar varan somut eylemleriyle asgari ücret mücadelesine girmedikçe, bu oyunun sona ermesi olanaklı değildir.Çünkü sorun patronların ve hükümetin işçilerin yaşama koşullarını bilmemesinden değil; doğrudan sınıf çıkarlarının gereği olarak asgari ücreti ele almalarındandır. Bu yüzden de sonucu patron ve hükümet temsilcilerinin ittifakı belirlemekte, dolayısıyla bir ay boyunca yapılan bütün tartışmalar boş laf, gevezelik olmayı aşmamaktadır.Elbette ki burada asıl sorun; sendikaların tıpkı diğer meselelerde olduğu gibi asgari ücret mücadelesinde, işçilerin gücünü ortaya koymak yerine patronları ve hükümet temsilcilerini tartışarak ikna etmeyi esas almış olmasıdır. Bu yüzden eğer bugün asgari ücret üstünde bir şeyler yazılacak ya da konu çeşitli platformlarda tartışılacaksa, öncelikle “patronlar ve hükümetlerinin çizdiği bu ‘fasit çember’den nasıl çıkarız; işçinin gücünü komisyonun karşısına nasıl dikeriz?” sorusuna yanıt aranmalıdır.
...***
Cevher İlhan 31 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Anarşi ve kaos doğurur”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“OHAL ilânından bu yana geçen 17 ayda, millî irâdenin temsilcisi Meclis’te sadece 5’i görüşülüp yasalaşan 30 KHK ile 369 yasanın 1125 maddesinde yapılan değişikliklerle demokratik hukuk devleti ifnâ edilip hukuk dışı bir “OHAL mevzuatı” oluşturuldu.Hiçbir yargı kararına dayanmadan kamu çalışanlarına, STK’lara, gazetecilere, akademisyenlere, medyaya, iş dünyasına, şirketlere ve belediyelere hukuksuz emrivakiler dayatıldı.Bu cümleden olarak KHK ile sivil kişilerin “teröre müdahale” gerekçesiyle yapacakları her türlü eylemden “sorumsuz” tutulmaları tam bir vahamet. Hukukçuların tesbitiyle “Türkiye’ye kurulmuş büyük bir tuzak.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:
...***
“Darbeci” ya da “darbeye destek” algısıyla kaba kuvvet ve saldırının “yasal” gösterilmesinin hiçbir demokratik hukuk devletinde olmayacağını nazara veren hukukçular, bu durumun Türkiye’yi “silâhını kapan” fanatikleri “hedef” gösterilen vatandaşlara saldırmaya cüretlendireceği ve kardeş kavgasını körükleyeceği endişesini iletiyorlar.
Zira bu durum, “kamu gücünün, güvenlik güçlerinin, askerin, polisin yetersiz kaldığı ve kalacağı” anlamının yanı sıra, devletin meşrû güçlerinin dışında kendilerini “devlet” yerine koyan şımarık ve had bilmez “fanatik çeteler”i doğurur. İçte ve dışta menhus mihrakların “suçlu” ilân ettiklerini sözde “yargılayıp” infaz ettirecekleri bir kargaşa türetir.
Bunun içindir ki, 11. Cumhurbaşkanı Gül, “Hukuk diliyle bağdaşmayan muğlaklık, hukuk devleti anlayışı açısından kaygı vericidir” eleştiri ve uyarısında bulunuyor. İktidar medyasında bile, KHK’ların hukuk sistemini artık zehirlediği belirtiliyor. “Hükümet, Bahçeli’nin hamaset dolu, ayrıştırıcı üslûbuna değil, sağduyuya, ortak akıl ve hukuka kulak vermeli” çağrıları yapılıyor.
OHAL’le demokratik hayatın ciddî ve hayatî tehdit ve tehlike altında olduğu, on binlerce mağdurun yanlışların düzeltilip mağduriyetlerin giderileceği “rehabilitasyon dönemi”ni sabırla bekledikleri kaydediliyor.
Ne var ki, Umut Vakfı’nın raporuyla, hâlen yüzde 85’i ruhsatsız 25 milyon şahsî ateşli silâhlar işlenen ve her yıl dört binden fazla vatandaşın can verdiği cinâyetlerle olayların yüzde 27 artış gösterdiği Türkiye’de, kadük hale getirilmiş “Silâh Kanun Tasarısı”nda cezâların ağırlaştırılıp, para cezâsına çevrilmeyip ertelenmemesi, silâhlanmanın zorlaştırılması lâzımken, son KHK’yla bu silâhların daha da pervâsızca ve sorumsuzca kullanılacağı kaotik ortam oluşturuluyor.
Ve Meclis yılbaşı tatiline sokulup, işlenmiş suçların yanısıra işleneceklere de peşinen bir nevi “af” ve cezâî sorumsuzluk algısının sonuçları kestirilemeyecek şiddet dalgasını alevlendireceği endişelerine kulak verilmiyor.
...***
Arslan Tekin 31 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Ne olacak AKP'nin hâli!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kabul edelim; Ak Parti'de tesanüt bozuldu. Hem de yıllar oluyor. Türkiye'yi idare eden bir partinin iç dinamiklerinin arızalanması, şöyle bir düşünürsek, hepimizi üzer; çünkü, "arıza" ülke insanına sirayet ediyor.Partilerin üzerinde liderlerin rolü elbette tartışılmaz. Ama parti bir liderin partisi olmamalıdır. Ak Parti'de öyle bir hava estiriliyor ki, partinin önü de arkası da Reis'tir; tartışma götürmez. Ama bu partinin bir geleceği olmayacak mı?"Reis'ten icazetli dar bir kadro konuşsun, başkası gerekmez." demeye getiriliyor.Son tartışmalar "ucu açık kararname" üzerine...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Abdullah Gül, burada her fırsatta belirtirim, Ak Parti'nin omurgasındaki birkaç isimlerinden biridir. R. T. Erdoğan'ın önünü açan odur. Bakanlık, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı yapmıştır. Ve devleti muhakkak çeperlerine kadar tanır. Onun söz söyleme, yol gösterme hakkı olmayacak da kimin olacak?! Onun sözleri dikkate alınmayacak da kimin alınacak?Ancak Reis'in dedikleri kabullenilmezse, farklı bir söz edilirse, bu oyunbozanlıktır. Ak Parti'de, "istişare"ye sık atıfta bulunulur. Reis çevresinden kim Abdullah Gül'e ve onun gibi partiye emek vermiş tecrübeli isme gidip bir şey sordu?Abdullah Gül, "kuvvetler ayrılığı"nı esas alıyor. Bir toplantıda yaptığı, özenle hazırlanmış konuşmasını bu köşeye taşımıştık.A. Gül, en son, "ucu açık kararname" hakkında Saray'ın beklediklerinin dışında söz etmişti. Saray çevresi alabildiğine yüklendiği gibi, Reis de, adını anmadan A. Gül'ün sözlerini "üzücü" bulduğunu belirtmişti. Herkes cuma namazı çıkışında A. Gül ne diyecek merakı içindeydi. Sözünden dönmedi ve seçilmiş kelimelerle önceki görüşünü pekiştirdi:"İleride durumdan vazife çıkartacak bazıları hepimizi çok üzecek olaylara vesile verebilirler. Onun için ufak bir düzeltmeyle bunun önüne geçilebilir diye düşündüm. Bunu oraya buraya çekmenin manası yok. Önemli konularda görüşlerimi halkla paylaşma da tabiî ki bir sorumluluk benim için.
...***