Türkiye'den köşe yazarları
Evrensel: Erdoğan'dan kadro isteyen yurttaşa: Çalışıyorsunuz işte!
Birgün:
2017'de 409 kadın öldürüldü, 387 çocuk cinsel istismara maruz bırakıldı
Aydınlık:
Abdullah Gül çıtayı yükseltti
Yeniçağ:
İYİ Partili Aytun Çıray: "Kararlıyız, geliyoruz!"
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Ali Sirmen, 2 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesine, “Muhalefet de AKP mi olacak?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Eski ve yeni cumhurbaşkanları arasındaki gerginlik tırmanacak gibi görünüyor. Eskiden “Beraber yürüdük biz bu yollarda/ Beraber ıslandık yağan yağmurda”yı birlikte söyleyen iki yoldaş şimdi “Hayata beraber başladığımız dostlarla da/ Yollar ayrıldı bir bir”i terennüm etmekteler. Bu aşamada iki eski yoldaşın üslupları arasında büyük bir farklılık gözleniyor. Selef, halefini doğrudan karşısına almamak için elinden gelen özeni gösterirken halef, selefine kafadan dalmakta beis görmüyor. Abdullah Bey, “Tayyip kardeşi”ni açıkça karşısına almamak konusunda zaten her zaman dikkatliydi, tutum değiştiren, isim vermeden de olsa eski Cumhurbaşkanı’nı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kayığına binmekle suçlayan yeni Cumhurbaşkanı’dır. Halefin de, selefin de davranışları AKP tabanına yöneliktir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Gerginlik politikasının, kavganın tırmanmasının AKP tabanı açısından kendi işine daha çok yarayacağını düşünüyor görünen Tayyip Bey, çok büyük bir sürpriz olmazsa ipleri germeyi sürdürecek.
Daha şimdiden birçok senaryodan söz ediliyor. Söz konusu edilen senaryolardan biri de Abdullah Gül’ün, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Tayyip Erdoğan’ın karşısına aday olarak çıkması.
Abdullah Gül’ün “Tayyip Bey’e hayır” cephesinin adayı olarak çıkabilmesi halinde şansının hiç de yabana atılır türden olmayacağı kesindir. “Hayır Cephesi”nin ortak aday olarak Abdullah Bey üzerinde birleştiği bir mücadeleden Tayyip Bey’in zaferle çıkabilmesi için bütün AKP tabanının desteğini tek fire bile vermeden kendi yanında tutmayı başarması, ayrıca seçime kadar geçen zamanda eski MHP tabanındaki desteğini de artırması şart olacaktır.
Oysa aynı durumda zafer için Abdullah Bey’e AKP tabanından gelecek çok küçük bir destek bile yeterli olacaktır.
Abdullah Bey’in Tayyip Bey karşısına yeni seçimlerde rakip olarak dikilmesi halinde, iktidarı da muhalefeti de aynı partinin iki önde gelen kurucusunun temsil ettiği “AKP’nin alternatifi yine AKP” kabilinden garip bir durum ortaya çıkacaktır. Diğer partilerin bu duruma ne derecede sıcak bakacaklarını şimdiden söylemek güçtür. Kesin olan bir şey varsa, o da böyle bir formülün tutabilmesinin “Erdoğan gitsin de ne olursa olsun!” düşüncesinin Türkiye’ye iyice egemen olması ve “bu durumda aslında ne değişmiş olacak ki” sorusunun zihinlerin iyice gerisine itilmiş hale gelmesi gerekecektir. Bugünkü Türkiye siyasi ortamında, bu tür bir gelişme imkânsız değildir. Bu senaryonun yaşama geçmesini engelleyebilmek için Tayyip Bey’in iç ve dış şer odaklarına, her türlü ihanete tek başına karşı koyan lider görüntüsünü yayarak, hem AKP’yi içindeki hoşnutsuzları da yanına çekerek kemikleştirmek ve hem de, onun dışında kalan seçmenlerde, bir kez daha “bölünmeye, teröre, kaosa ve emperyalizme karşı tek çare güçlü lider Tayyip” algısını oluşturması gerekmektedir. Haziran 2015 seçimlerini izleyen dönemde olanlar bu algının oluşturulmasının bedelinin ağır olduğunu göstermiştir.
Görülüyor ki Abdullah Gül’ün, Tayyip Erdoğan’ın karşısına “Hayır Cephesi”nin adayı olarak çıkması, imkânsız değilse bile zor koşulların bir araya gelmesini gerektirecek olması bakımından güçtür. Bu durumda, Sayın Gül’ün, birçok çevreyi çileden çıkaran “ihtiyatlılığı”nı koruyarak, iplerin kopma noktasına gelmemesine özen göstermesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Ama eleştiri bile değil, en ufak uyarıya karşı dahi, gittikçe daha tahammülsüz hale gelen Erdoğan’ın ortamı gerici ve ayrıştırıcı tavrı Abdullah Gül’ün itidal politikasını sürdürmesine ne kadar yardımcı olur, bilinmez.
...***
Faruk Çakır, 2 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yanlış içinde yanlış”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’nin bütün meseleleri insanlık fıtratına uygun kaidelere uymak şartıyla konuşularak ve tartışılarak halledilebilir. Zaten Türkiye Meclisi’nin bir vazifesi de bu değil mi?Farklı dünya görüşlerine mensup vekiller meseleleri konuşur, tartışır ve ortaya doğru çıkar. Tabiî ki bu tartışmalardan milletin de haberi olması gerekir. TBMM’de bulunup da yanlış yapanlar ya da yanlışta ısrar edenler varsa onlar da bu yanlışlarının karşılığını milletin önüne gelecek ilk sandıkta görür ve bulur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
OHAL idaresi sebebiyle bir süredir TBMM asıl fonksiyonunu yerine getiremiyor. Kanun yerine, ‘Kanun Hükmünde Kararname’lerle idare edilme tercih edilmiş durumda. Farklı siyasî kanaatlere mensup çok sayıda kişi bu uygulamanın yanlış olduğunu ve bir an önce ‘normal hal’e dönülmesi icap ettiğini hatırlatıyor. Türkiye’yi idare edenler ise bu taleplere karşı çıkarak en son sözü, en önce söyleyip KHK’lara itiraz edenleri ‘teröre destek olmakla’ suçluyorlar. El insaf, el insaf, el insaf!
Bu kadar büyü toptancılık olur mu? Bu sözün nereye varacağı hesap edilmiş midir? Daha yakın zamana kadar iktidar mensupları olan, en üst seviyede Türkiye’yi temsil eden kişilere dahi bu itham dillendirilmiş olmuyor mu?
“Bu itirazların haklı bir yönü olabilir mi?” diye bir düşünüp, konu yeniden incelense kim ne kaybeder? Yapılan bazı düzenlemeler hür dünyada kabul gören temel uygulamalara çok ters. Yani yüzde yüz yanlış bir uygumayı gözü kapalı savunmak ve buna itiraz edenleri de en ağır ithamla suçlamak kime ne kazandıracak?
Bakınız, yakın zamana kadar kabul gören bir ‘bylock listesi’ vardı ve buna dayanılarak pek çok kişi tutuklandı. O tutuklamalar yapılırken “Toptancılık yapılmasın. İtirazlar dikkatlice dinlensin. Bu listede yanlışlıklar olabilir” diyenler olmuştu. İdareciler ise böyle bir ihtimale hiç yer vermeyip, “Mağdur falan yok. Kimde bu program varsa hepsi suçludur” diye kesin bir dille konuştular. Aradan zaman geçti ve bu ‘suçlu listesi’nden 12 bin kişiye yakın isim silindi, aklandı, suçlu ilân edildi. Peki, ilk kabule göre hareket edilince ortaya çıkan haksızlığı, mağduriyeti hesap edebilir miyiz?
Aynı mesele şimdi de KHK’larla önümüze geldi. “OHAL bir an önce sona ersin. KHK’larda yanlış ifadeler düzeltilsin” diyenlere karşı “Acaba bir haklılık payı var mı?” demeden hemen bu itirazları dillendirenleri “teröre destek vermek” ithamıyla damgalamak çok büyük bir mesuliyeti de beraberinde getirmez mi?
...***
Nedim Türkmen, 2 Ocak tarihli Sözcü gazetesinde, “Ekonomi uçuşta ama yapılandırma ihaleleri tavanda” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hepimizin bildiği üzere hükümet 2016 ve 2017 yıllarında arka arkaya 2 adet yeniden yapılandırma yasası çıkardı. Bu yasalar ile geçmişe yönelik toplam 85 milyar liralık vadesi geçmiş kamu alacağı yeniden yapılandırılmıştır. Yapılandırma sonuçları kozmik bilgi gibi saklansa da yapılandırma ihlallerinin son 4 ayda ciddi boyutlara ulaştığını biliyoruz. Özellikle bu ihlallerin, cari dönem vergi borçlarının ödenmemesi nedeniyle, eskiye yönelik yapılandırmanın iptal edilmesi şeklinde gerçekleşmesi; ekonomi uçuşa geçti denilen ve %11'lik büyüme rakamlarının açıklandığı bir dönemde gerçekleşmesi oldukça manidardır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Gerek 2016'da çıkartılmış bulunan 6736 ve gerekse 2017 yılında çıkartılmış olan 7020 sayılı yapılandırma kanunlarına göre yapılandırma ihlalleri bu şekillerde ortaya çıkmaktadır. Kanun kapsamında ödenmesi gereken taksitlerden; İlk ikisinin süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi, Bir takvim yılında ikiden fazla taksitin süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi, Süresinde ödenmeyen veya eksik ödenen taksitlerin geç ödeme zammıyla birlikte son taksiti izleyen ayın sonuna kadar da ödenmemesi hâlinde kanun hükümlerinden yararlanma hakkı kaybedilecektir.
Eskiye yönelik borçlarını zamanında ödeyip, yeni dönem borçlarını vadesinde ödeyemeyen bütün mükellefler “Çok zor durum” halinde sayılmalı ve sorun çözülmelidir. Ülkenin kötü yönetilmesinin faturasını her zaman vatandaş ödetmemek gerekmektedir.