Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: Erdoğan’dan AB’ye: artık bizi alın diyecek halimiz yok
Cumhuriyet:
CHP'den FETÖ raporu: AKP’li belediyeler ihale yağdırmış
Milli gazete:
Süleyman Soylu hakkında suç duyurusu
Evrensel:
Hakları korumanın tek yolu örgütlülük
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Ergun Kaftancı, 6 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Soylu'nun yanlışı”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.
“Toplumu kemiren ve insanlıktan uzaklaştıran uyuşturucuyla mücadeleyi başarmak zorundayız... Uyuşturucu üretimi ve satışı engellenmezse bağımlı insan sayımız artar ve her alanda güçsüz bir toplum haline geliriz... Bunu engellemekle görevli olan sadece güvenlik güçlerimiz değil; hepimiz mücadeleye katılmalı, ne yapabileceksek yapmalıyız... Sokaklarda sigara içen çocuklara rastlamıyor musunuz... Bonzai adı verilen sentetik uyuşturucuyu kullanıp caddenin ortasına yığılan çocukları da mı görmediniz; hepimize acı veren o ürpertici görüntüleri defalarca ekrana getirdiler, gözünüze hiç mi takılmadı..”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Çok küçük yaştaki çocuklar mahallenin sarhoşundan daha fazla alkol tüketiyor desem "Hadi canım sen de abartıyorsun" derseniz yanılırsınız... Dehşet verici bir durum... Adım başı torbacı dedikleri uyuşturucu satıcılarının aralarında çocuklar da var... Akıl almayacak yöntemlerle yurda uyuşturucu sokmaya çalışan çeteler de çocukları kullanıyor... Mücadeleye hız kesmeden devam edersek sonuç alabileceğiz; insan aksini düşünmek bile istemiyor... İçişleri Bakanı Soylu mücadele konusunda çok kararlı; ancak tavrı, bazılarının dediği gibi fazla mafyavari... DP iktidarının İçişleri Bakanı Namık Gedik bir defasında sert bir cümle kullanınca halk tarafından protesto edilmişti. Soylu polise ayak kır talimatı vererek merhum Gedik'i de geride bıraktı... Uyuşturucuyla mücadele gibi hayati bir konuda da olsa bir bakan, faşizmi çağrıştıran emirler veremez ve sorunları yasalar çerçevesinde çözmenin yollarından ayrılamaz. Beşiktaş'ın CHP'li Belediye Başkanı Murat Hazinedar, hakkında hiçbir delil yokken yapılan değişik suçlamalarla İçişleri Bakanı Soylu tarafından görevden alındı... Söylentiler ne kadar doğru bilemiyoruz, Soylu bu kararı AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın talimatı üzerine vermiş. Olabilir mi... Bugünkü ortamda her şey olabilir... AKP'li belediye başkanlarını "Görevden alınmak istemiyorsan istifa et" diyerek baskı altına alan iktidar, kendi kamuoyunda aleyhine hava esmesin diye galiba CHP'li belediyeleri de mercek altına aldı... Murat Hazinedar'ın dört kez savcılığa baş vurarak "Gelin beni inceleyin" dediği, karşılığında da "Ortada sizi incelemeyi gerektiren suç yok" cevabı aldığı biliniyor. Hal böyleyken Soylu, hayal hanesinde ürettiği suçlarla bu görevden alma işlemini tamamlıyor... AKP anlaşılan kısas peşinde... İşin acı yanı adamın eşine ve çocuklarına da yurt dışına çıkış yasağı koymaları.. Oysa, çağdaş ceza hukukunun en önemli ilkelerinden biri, suç ve cezanın şahsiliği ilkesidir. İçişleri Bakanı bu ilkeden bîhaber olmalı ki Hazinedar'ın eşini ve zürriyetini de cezalandırmaya kalkıyor. Hem ayıp, hem günah, hem suç!Haberin var mı? AKP'nin işine gelmeyen kararları ne yaptığına, nasıl karşıladığına dikkat ettiniz mi... Ya yok sayıyorlar... Ya da "Bizi bağlamaz" diyerek üstüne hükmü yoktur damgasını vuruyorlar...
…***
Faruk Çakır, 6 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Tersine gitmeseniz olmaz mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bir yerde yanlışlar çok sık tekrarlanıyorsa sistemde bir arıza olduğu anlaşılır. Ülkemizde de çoğu işler deneme yanılma yoluyla yapılmak isteniyor ve bu hataların faturasını da millet olarak hepimiz ödüyoruz.Eğitimden sağlığa, ekonomiden dış politikaya kadar bu deneme adımlarını görmek mümkün.Çok kısaca eğitimdeki deneme yanılma adımlarını hatırlamak gerekirse sadece TEOG konusunda yaşananları akla getirmek yeterlidir. Neredeyse haftada bir kararlar değişti ve iş, içinden çıkılmaz bir hal aldı. Aynı şekilde üniversiteye giriş sistemleriyle de çok sık ve çok plansız değişiklikler yapıldı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Sağlık konusunda da birbirine zıt adımlar atıldı. Önce reform denilerek “Kamu Hastaneleri Kurumu” kuruldu, ardından bu kurum bir KHK ile kapatılıp eski sisteme dönüldü. Bir kurumu, bir kuruluşu ihdas ederken ve aynı kurumu, kuruluşu kapatırken ikisinde de ‘reform’ yapılmış oluyor. Bu durum, atılan benzer adımların plansız ve programsız olduğunu göstermez mi?
Meselâ, yakın zaman önce İstanbul’un değişik semtlerine metro yapılacağı ilân edildi ve bunların ihaleleri yapıldı. Yeni belediye başkanı göreve başlayınca bu projelerden 6’sının ihalesinin iptal edildiği duyuruldu.
Giden belediye başkanı da gelen başkan da aynı siyasî partiden olduğu halde böyle bir değişikliğin sebebi ne olabilir? Eğer bu ihaleler en baştan yanlış ise niçin kabul edildi? O günkü idareciler bu ihalelere niçin itiraz etmedi? Burada derin bir çelişki yok mudur? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nca yapılan açıklamada “Metro hatlarının uzatılıp yeniden projelendirilerek, daha ekonomik ve daha hızlı bir şekilde yapılabilmesi için söz konusu ihaleler iptal edilmiştir” denilmiş.
Sadece çevre konusunda değil, çok daha önemli olan hal, hukuk, adalet ve KHK gibi konularda da yanlışlar yapılıyor ve itirazlar dinlenmiyor. Kanun Hükmünde Kararnamelerle Türkiye’yi idare etmenin doğru olmadığını çoğu hukukçu ifade ettiği halde idareciler bu beyanları dikkate almıyor. Hele hele yürürlükteki kanunlara aykırı olduğu halde bebeklerin ve çocuklu annelerin hapse tıkılmasının kabul edilebilir bir izahı var mı? Bu yanlış adımlardan belki daha sonra geri adım atılacak, ama bu insanların mağduriyeti nasıl telâfi edilecek?Eğer böyle bir kanun yoksa Türkiye’yi idare edenler çıksın ve “Böyle bir kanun yok. Bebekler de, yeni doğum yapmış anneler de hapse tıkılabilir” desinler. Yok, böyle bir kanun varsa ve halen yürürlükteyse lütfen yarın geri adım atılması muhakkak yanlışlarda ısrar etmenin, ters yöne gitmenin bir anlamı var mı?
…***
Sabri Durmaz, 6 Ocak tarihli Evrensel gazetesinde, “2018’in emek mücadelesi yılı olması sürpriz olmaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“2017’ye şöyle uzaktan bakıldığında, emek mücadelesinin “iyi bir yıl geçirmediğini” söyleyenlere pek itiraz edilemez. Ancak bu sadece mücadeleye uzaktan bakanlar ve işçi sınıfı mücadelesini, mücadele ortamını “steril” bir ortam sananlar için böyledir.Ama, OHAL koşullarında çeşitli toplum kesimlerinin kitlesel eylemlerinin büyük ölçüde baskılandığı, emek mücadelesine yakın duran kesimlerin eylem alanlarının olağanüstü sınırlandığı dikkate alındığında, bu alandaki mücadelenin bütün diğer alanlardaki mücadelelere göre, kesintisiz ve yaygın biçimde sürdüğünü söylemek bir abartı olmaz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Çünkü yıl boyunca işçiler, bazen şu işletmede, bazen bu iş kolunda, bazen şu talep bazen bu talep etrafında bir araya gelerek, bazen sendikalarını geride bırakıp bazen önlerine katarak, bazen de sendikalarına rağmen grevlerden alanları dolduran eylemlere, mitinglerden basın açıklamalarına, işyerleri etrafındaki küçük etkinliklere kadar çeşitli eylemlerle yıl boyunca mücadelenin içinde oldular. Nitekim 2017’ye dair veriler; grevlere katılan işçi sayısının 2016’da greve katılan işçi sayısından fazla oluğunu da göstermektedir.
2017 yılı emek mücadelesi için de bir “OHAL yılı” oldu. İşçilerin, talepleri etrafında mücadele için girişimleri, “OHAL var” gerekçesiyle önemli ölçüde engellendi.
2017’nin Ocak ayında Hükümet, Birleşik Metal-İş’e üye 22 fabrikadaki grevi yasaklarken, Mayıs ayında da cam fabrikalarında çalışan işçilerin grevi Hükümet tarafından yasaklandı. Ama işçiler ve sendikaları grev yasağını tanımayacaklarını ilan edince, patronlar sözleşmeleri, işçilerin isteklerine yakın bir çerçevede imzalamak zorunda kaldılar.
İşçilerin “sendikalaşma girişimleri” başta olmak üzere haklarını savunmak için giriştikleri pek çok eylem, yerel idareciler ve emniyet güçleri tarafından “OHAL var” denilerek engellenmeye çalışıldı. Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan, patronların karşısına çıkıp; “...OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz... Grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz” diyerek, niyetini açıkça ortaya koydu.
Elbette OHAL baskısı, mücadelenin yayılmasını ve çeşitli eylem biçimleriyle zenginleşmesini engellemişse de, işçiler OHAL tehdidine karşın mücadele alanını terk etmemişlerdir. Tersine pek çok eylemde işçiler, OHAL’i, OHAL’in kimin için ilan edildiği konusunu da gündemlerine alarak, “OHAL kaldırılsın” diyen bir çizgiye yönelmişlerdir.